Danıştay 13. Daire Başkanlığı 2018/3323 E. , 2022/4159 K.
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONÜÇÜNCÜ DAİRE
Esas No:2018/3323
Karar No:2022/4159
TEMYİZ EDEN (DAVACI) : … Grup Otomasyon Turizm Temizlik Tekstil
Medikal Gıda İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi
VEKİLİ : Av. …
KARŞI TARAF (DAVALI) : … Büyükşehir Belediyesi …
VEKİLİ : Av. …
İSTEMİN_KONUSU : … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’nin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Samsun İl Özel İdaresi İnsan Kaynakları ve İdari İşler Daire Başkanlığı’nca 14/11/2011 tarihinde açık ihale usulüyle gerçekleştirilen … ihale kayıt numaralı “Veri Girişi ve Otomasyon, Aşçı, Garson ve Temizlik Personeli Hizmeti Alım İşi” ihalesine katılan ve ihale uhdesinde kalan davacı tarafından, anılan ihalenin 15/08/2012 tarih ve 2012/MK-269 sayılı Kamu İhale Kurulu (Kurul) kararıyla iptal edildiğinden bahisle 15/02/2021 tarihinde akdedilen sözleşmenin feshi nedeniyle uğranıldığı iddia olunan 71.375,68-TL maddi, 70.000,00-TL ise manevi tazminatın işletilecek yasal faizleriyle birlikte ödenmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesi’nce verilen … tarih ve E:…, K:… sayılı kararda; uyuşmazlığın, davalı idare tarafından Mahkeme kararının uygulanması gerekçesiyle feshedilen sözleşmeden kaynaklandığı, … İdare Mahkemesi’nin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararında, “idarece tekliflerin alınması ve açılması aşamasında, zarf açma ve belge kontrol tutanağına ilişkin olarak, 15 dakika arayla iki farklı tutanak düzenlenmiş olması sonucunda isteklilerde tereddüt hasıl olduğu, bu itibarla idarece tesis edilen söz konusu işlemin 4734 sayılı Kanun’un 5. maddesinde belirtilen güvenirlik ilkesine aykırılık teşkil ettiği anlaşıldığından, ihalenin iptal edilmesi gerektiği sonucuna varılmış olup, düzeltici işlem belirlenmesine ilişkin dava konusu Kamu İhale Kurulu kararında hukuka uyarlık görülmemiştir.” gerekçesine yer verildiği, anılan gerekçeden, idarenin, mevzuatta belirtilen şekilde tekliflerin değerlendirilmesinde hatalı işlem tesis ettiği, hukuka aykırı olarak tesis edilen işlemin idarenin hizmet kusuruna yol açtığı;
Davacının, işlem nedeniyle uğradığı zararın tespiti için Mahkemelerince 02/03/2017 tarihinde yapılan ara kararıyla uzman bilirkişiden alınan rapor ve dosyanın incelenmesinden, uyuşmazlık konusu ihalenin iptalinde davacıya yüklenebilecek herhangi bir kusur veya sorumluluk bulunmadığı, davalı idarenin hizmet kusuru bulunduğu, davacının müspet zararının tazmin edilmesi gerektiği, davacının zararının taraflar arasında akdedilen sözleşme düzenlemelerine göre belirlenmesi gerektiği, sözleşmede, davacının dava dilekçesinde tazminini istediği zarar kalemlerine ilişkin olarak istediği giderlerin ihale bedelinin % 3 oranında olduğu yönünde düzenleme bulunduğundan bu kalemlere ilişkin olarak davacının ayrı bir zararının olmadığı, davacının sözleşme düzenlemelerine göre tazmin edilmesi gereken zararının 223.436,05-TL olduğu, sözleşmeye göre hak edişlerin ilgili ayı takip eden 7 (yedi) gün içerisinde ödenmesi gerektiği hâlde sözleşme gereğinin yerine getirilemediği, 16 aylık süre için 07/11/2012 tarihinden başlamak üzere 31/12/2013 tarihine kadar ay bazında yapılması gereken miktarlara yasal faiz işletilmek suretiyle davalı idarece tazmin edilmesi gerektiği;
Manevi tazminat istemi yönünden yapılan incelemede, davacının manevi tazminat istemine konu idari işlemin Mahkeme kararının uygulanması amacıyla tesis edildiği, sözleşmenin feshine ilişkin işlemin ağır bir hizmet kusuru olarak değerlendiremeyeceği, sonucu itibarıyla ağır üzüntü ve eleme sebebiyet veren bir yönünün bulunmadığı, ağır üzüntü ve eleme sebebiyet verecek nitelikte bir olayın yaşandığı yönünde dava dosyasına yansıyan bir belge ve bilgi bulunmadığı, hukuken tazmini gereken bir manevi zararın bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Belirtilen gerekçelerle, davacının maddi tazminat isteminin kabulü ile 223.436,05-TL’nin 07/11/2012 tarihinden başlamak üzere 31/12/2013 tarihine kadar ay bazında ödeme yapılması gereken miktarlara yasal faiz işletilmesi suretiyle ödenmesine, davanın manevi tazminat isteminin ise reddine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’nce; davacının, maddi zararını, ihale sürecine ilişkin teminat mektubu, dosya ücreti, katılım payı, pul gideri ve vergi harcamaları, işçiler için yapılan kıyafet harcamaları ve kâr kaybı olarak tanımladığı, Mahkemece alınan bilirkişi raporunda; davacı tarafından ihale aşamasında ve sonrasında yapılan harcamaların bedelinin (43.742,03-TL) fazlasıyla (98.321,80-TL) işçilik maliyetleri içinde davacıya peşinen ödendiği, yine iş yaptığı döneme ilişkin olarak hak edişlerinin ödendiği, müspet zararın 2011 işçilik birim fiyat maliyetleri ile ihale tutarı arasındaki farkın kalan 16 ay süresince elde edilememesinden kaynaklandığı, sonraki yıllarda kâr farkı oluşmadığı, 01/09/2012-31/12/2013 tarihleri arasındaki kâr yoksunluğunun 223.436,05-TL olduğu tespitlerine yer verildiği, bu doğrultuda Mahkemece, işlem nedeniyle herhangi bir menfi zararı bulunmayan davacının müspet zararı olarak belirlenen (ıslah edilen miktarla birlikte) 223.436,05-TL’nin tazminine karar verildiğinin görüldüğü,
İdarenin tazmin sorumluluğundan söz edebilmek için ortada gerçekleşmiş ve kesin bir zararın bulunması gerektiği, davacının, istinaf incelemesine konu yoksun kalınan kâr talebinin gerçekleşmiş ve kesin bir zarar olduğundan söz edilemeyeceği, bu nedenle, maddi tazminat isteminin reddi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Belirtilen gerekçelerle, davalı tarafın istinaf başvurusunun kabulü ile İdare Mahkemesi kararının maddi tazminat isteminin kabulüne ilişkin kısmının kaldırılmasına, bu kısma ilişkin davanın reddine; reddedilen manevi tazminat istemi yönünden davalı idare lehine vekâlet ücreti hükmedilmemesine ilişkin kısmında kaldırılmasına ve davalı idare lehine maddi ve manevi tazminat istemlerinin reddi nedeniyle ayrı ayrı vekâlet ücretine hükmedilmesine karar verilmiştir.
TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacı tarafından, ihale sürecinde davalı idarenin kusurlu işlemi nedeniyle sözleşmenin feshedildiği, sözleşmenin feshinde kendisine yüklenen bir kusurun bulunmadığı, giderler yapıldığı, bu giderlerin belgelendiği, idarenin kusurlu işlemi nedeniyle kazanç kaybına uğradığı, idarenin vermiş olduğu müspet ve menfi zararlardan sorumlu olduğu, zararların bilirkişi raporuyla ortaya konulduğu ileri sürülmektedir.
KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Davalı idare tarafından, herhangi bir hizmet kusurunun bulunmadığı, ihalenin iptalinin mahkeme kararından kaynaklandığı, ihalenin Kurul tarafından iptal edildiği, Kurul kararına dayanılarak sözleşmenin feshedildiği, davacıya gereken iadelerinin yapıldığı, davacının alacağının kalmadığı, davacının ıslahının hukuka aykırı olduğu, fesih sürecinin durdurulmasına yönelik açmış olduğu davanın … Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından reddedildiği, iş yapılmayan dönem için ödeme yapılamayacağı, alınan bilirkişi raporunun hukuka aykırı olduğu belirtilerek istemin reddi gerektiği savunulmuştur.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ …’IN DÜŞÜNCESİ :
1.Temyize konu Mahkeme kararının olumsuz zarar ve manevi zarar istemi yönünden davanın reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine yönelik kısmında hukuka aykırılık olmadığı düşünülmektedir.
2.Temyize konu Mahkeme kararının olumlu zararın tazmini istemi yönünden davanın kabulüne ilişkin İdare Mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun kabulü, kararın kaldırılması ve davanın reddine ilişkin kısmının incelenmesinden ise;
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 125. maddesinin 7. fıkrasında, “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” kuralına yer verilmiştir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, “İdari dava türleri şunlardır: (…) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, (…)” kuralına yer verilmiştir.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinin 2. fıkrasında, “Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler.” kuralına yer verilmiştir.
Tam yargı davaları 2577 sayılı Kanun’da tanımlanmakla birlikte, davaların nasıl yürütüleceği ve sonuçlandırılacağı, idarenin işlem ve eyleminden doğan zararların nasıl hesaplanacağı ve hüküm altına alınacağı Kanun’da düzenlenmemektedir. Bu bakımdan, idari yargı hukukunun birçok alanında olduğu gibi, tam yargı davalarına ilişkin öğreti de yargı kararları ve özellikle Danıştay içtihatlarıyla geliştirilmektedir.
Zarar, kişinin malvarlığından meydana gelen eksilmedir. Zarar kavramı, doğrudan-dolaylı, olumlu-olumsuz, mevcut-müstekbel-muhtemel, fiili-mahrum kalınan kâr-normatif zarar olarak bir çok ayrıma tâbi tutulmaktadır. Fiili zarar, mal varlığının aktifinde bir azalma veya pasifinde bir artma olması hâli, yoksun kalınan kâr ise ileride ortaya çıkması muhtemel, mal varlığının aktifindeki artmanın veya pasifindeki azalmanın engellenmesi olarak tanımlanmaktadır. (M. Kemal Oğuzman, Nami Barlas, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C.II, 11. Baskı, İstanbul, Vedat Kitapçılık, 2014, s.,40.)
İdari yargı içtihatları uyarınca, tam yargı davalarında, idarenin hukuka aykırı işlem veya eylemlerinden doğan ve dava açma tarihi itibarıyla ortaya çıkmış olan fiili zararların tazmin edileceği, yoksun kalınan kârın ise fiili zarar olmadığı ve ileri doğması muhtemel bir zarar olduğu, bu nedenle tazminine karar verilemeyeceği anlaşılmaktadır. İdari yargıda tazmin edilecek zarar, fiili zarar, yani gerçek zarardır. (Bu konuda Bkz.: Turgut Candan, Açıklamalı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 8. Baskı, Ankara, Yetkin Yayınları, 2020, s. 229 vd.)
Yoksun kalınan kâr, Roma Hukuku’nda “lucrum cessans” olarak adlandırılmaktadır. Roma Hukuku’nda kural olarak tazminat fiili zarara ilişkindir. Yoksun kalınan kârın tazmin edilmesi Roma Hukuku’nun son devirlerinde ve istisnai olarak kabul edilmiştir. Fakat çağdaş özel hukukta fiili zarar ile yoksun kalınan kârın tazmini arasında fark kalmamıştır. Fiili zararın hesaplanmasında sorun bulunmamaktaysa da yoksun kalınan kârın hesaplanmasında zorluklar bulunmaktadır. (Murat Topuz, “İsviçre ve Türk Borçlar Hukuku ile Karşılaştırmalı Olarak Roma Borçlar Hukukunda Maddî Zarar ve Bu Zararın Belirlenmesi”, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2010, s. 42 vd.)
Yoksun kalınan kârın hesaplanmasındaki zorluğu dikkate alan kanun koyucu 6098 sayılı Kanun’un 50. maddesinin 2. fıkrasında, hâkime olayların olağan akışı ve zarar görenin aldığı önemleri dikkate alarak hakkaniyete göre yoksun kalınan kârı serbestçe takdir etme imkânı tanımıştır.
Hâkim, mahrum kalınan kârın hesabında, yalnız zarar verici olay meydana gelmeseydi kesinlikle ortaya çıkacak kârı göz önüne almamalı ancak davacı tarafından ileri sürülen aşırı ve abartılı meblağları da kabul etmemelidir. Yine yoksun kalınan kârın hesabında muhtemel zarar dikkate alınmamalıdır. Zira muhtemel zarar ile fiil arasında uygun illiyet bağı bulunmamaktadır. (Halûk Tandoğan, Türk Mes’uliyet Hukuku, 1961 yılı 1. Baskıdan Tıpkı Baskı, İstanbul, Vedat Kitapçılık, 2010, s. 66 vd.) Bu hususların hâkim tarafından takdir edileceği anlaşılmaktadır.
Mevzuatta, tam yargı davalarında, yoksun kalınan kârın tazmine karar verilemeyeceğine yönelik düzenleme bulunmamaktadır. Bilakis Anayasa’nın 125. maddesinin 7. fıkrasıyla idarenin vermiş olduğu zararları tazmin etmekle yükümlü olduğu ve 6098 sayılı Kanun’da olduğu gibi sınırlayıcı düzenlemelere yer verilmediği göz önüne alındığında idari yargı hâkiminin tazminatı belirleme konusunda adlî yargı hâkimine göre daha geniş takdir yetkisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Özel hukuk uyarınca adlî yargı yerlerince tazmine karar verilen yoksun kalınan kârın idari yargı yerlerince tazminine karar verilmemesi, zarar verenin niteliğine göre, benzer fiiller nedeniyle zarar görenlerin farklı tazminat almalarına yol açacaktır. Bu durumun ise adalete ve hakkaniyete aykırı olduğu düşünülmektedir.
Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararları da göz önüne alındığında, idari yargı yerlerinin yoksun kalınan kâra yönelik içtihatlarını değiştirmeleri gerekliliği daha da net görülmektedir. Anayasa Mahkemesi mülkiyet hakkının ihlâline karar verdiği bir kararında, “Somut olayda başvurucunun idare tarafından yapılan ihalede mülkiyetini edindiği aracının trafik siciline tescil edilmemesi yönündeki müdahalenin kanuna aykırı olduğu İdare Mahkemesince kabul edilmiştir. Nitekim bu karar doğrultusunda aracın başvurucu adına trafik siciline tescil edildiği görülmüştür. Ancak bu aracın trafik siciline tescil edilmiş olması tek başına başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmamaktadır. Başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kalkması için ileri sürülen ihlâlin hem zamanında hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi edilmesi gerekmektedir. (…) Başvurucunun açtığı tam yargı davasında İdare Mahkemesi iki gerekçeyle tazminat talebini reddetmiştir. Mahkeme, aracın tamiri için yapılan masrafların hizmet kusurundan kaynaklanmadığını belirtmiş; ayrıca aracın ticari faaliyette kullanılıp kullanılmayacağı belirli olmadığı için zararın kesin olarak tespit edilemeyeceğine dayanmıştır. Hâlbuki başvurucunun şoför olarak hayatını idame ettirdiği ve şehirler arası taşımacılık alanında faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır. Buna göre başvurucunun satın aldığı kamyonun mesleki ve ticari faaliyeti açısından önem taşıdığı ve ekonomik bir değer ifade ettiği, bundan yararlanamadığı dönem bakımından başvurucunun kendisi açısından önemli bir kazançtan yoksun kaldığı açıkça ortadadır. Başvurucunun söz konusu dönemde aracı ticari faaliyette kullanıp kullanamayacağı veya devamlı surette iş bulup bulamayacağı gibi hususları mutlak bir biçimde gösterebilmesi, bu dönemde aracı kullanması olanaksızlaştırıldığı için mümkün görülmemektedir. Bununla birlikte başvurucunun idareye güvenerek satın aldığı kamyonunu yine idarenin hatası sebebiyle yaklaşık bir yıl boyunca kullanamadığı ve bunun da başvurucunun zararına yol açtığı bir tereddüde yer vermeyecek biçimde açıktır. Elbette ki söz konusu zararın nasıl hesaplanacağı ve miktarının ne olacağı gibi hususlar, ilk elden delilleri değerlendirme imkânına sahip olan ve bu konuda uzmanlaşmış bulunan derece mahkemelerinin takdirindedir. Ancak zararın varlığı kabul edildiği hâlde miktarının ispatının somut olayda olduğu gibi katı koşullara bağlanması idarenin hatasından doğan mağduriyetin giderilmemesine yol açmaktadır. Sonuç olarak başvurucunun idarenin düzenlediği bir açık artırmada iyi niyetli olarak satın aldığı aracın yaklaşık bir yıl boyunca trafik siciline tescil edilmemesinin başvurucunun mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği, bu müdahale sebebiyle oluşan zararın ise giderilmediği anlaşılmaktadır. Bu durumda herhangi bir tazminatın da ödenmediği dikkate alındığında somut olayda müdahale ile başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfetin yüklendiği, kamu yararı amacı ile mülkiyet hakkının korunması arasında olması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu ve müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna varılmıştır.” (…) (Ali Rıza Akarsu, B. No: 2015/6999, 12/9/2018, § 45 vd.) gerekçesine yer vermiştir. Yine benzer bir kararında, “Somut olaydaki müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilmesi bakımından asıl önem taşıyan ölçüt orantılılıktır. Öngörülen tedbirin maliki olağan dışı ve aşırı bir yük altına sokması durumunda müdahalenin orantılı ve dolayısıyla ölçülü olduğundan söz edilemez. Bu itibarla, uygulanan tedbirle başvuruculara aşırı ve orantısız bir yük yüklenip yüklenmediğinin tespiti gerekmektedir.
Başvurucular, iş yeri olarak kiraya verdikleri taşınmazın bulunduğu sokağın araç ve yaya trafiğine kapatılmasının, bu taşınmazın normal koşullardaki rayiç bedeli üzerinden kiraya verilme potansiyelini önemli ölçüde zayıflattığını ileri sürmüş; tedbirin uygulanmaya başlandığı dönemden sonra elde edilen kira gelirinin 3.000 TL’den 1.000 TL’ye düştüğünü gösteren bazı banka dekontlarını başvuru dilekçesine eklemişlerdir. Taşınmazın kira gelirinin düştüğüne ilişkin olarak yetkili makamlar tarafından aksi bir itiraz öne sürülmediği gibi derece mahkemeleri tarafından da aksine bir tespitte bulunulmamıştır.
Kamu yararına dönük ve neticelerinden tüm toplumun yarar sağladığı kamusal müdahalelerin olumsuz sonuçlarına belli sayıdaki kişi veya kişilerin katlanması, müdahaleyle ulaşılmak istenen kamu yararı ile bireylerin hakları arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi zedeleyebilir; bireye aşırı ve katlanılamaz bir külfet yüklenmesi sonucunu doğurabilir. Uygulanan önlemle hedeflenen olumlu sonuçlardan toplumun tümü yarar elde ettiğine göre bu önlemle hakkına müdahale edilen kişi veya kişilerin yüklendiği külfetin de tüm topluma pay edilerek kamu yararı ile bireylerin mülkiyet hakkının korunması arasındaki dengenin sağlanması gerekir. Aksi takdirde idarenin bir işlem veya eyleminin nimetlerinden toplumun tamamı yararlanırken bunlardan kaynaklanan külfete ise sadece belli kişi veya kişiler katlanmış olur. Diğer bir ifadeyle hakkına müdahale edilen kişi veya kişiler toplumun diğer bireylerinden daha fazla bir fedakârlığı göğüslemek mecburiyetine düçar olabilirler. Bu durum, fertlerin eşitliği temeline dayanan demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Kira gelirinin düşmesi nedeniyle kiralanan taşınmazdan elde edilen ekonomik değerin azalmış olmasının başvuruculara külfet yüklediği ortadadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerinin bir gereği olarak uygulanan İsrail Büyükelçiliğinin bulunduğu sokağın araç ve yaya trafiğine kapatılması önlemiyle başvuruculara tahmil edilen bu yükün telafi edilmesi, orantılılık ilkesinin bir gereğidir. Ancak olayda İlk Derece Mahkemesince idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesine dayanılarak başvuruculara, zararın ve zararla fiil/işlem arasındaki illiyet bağının varlığını ispatlama fırsatı tanınmaksızın dava reddedilmiştir. Mahkemenin idarenin sorumluluğunu kusurunun bulunması şartıyla sınırlayan bu yorumu, başvuruculara yüklenen külfetin hafifletilerek dengelenmesini önlemiştir.
Oysa Anayasa’nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, kanuni dayanağı bulunan ve hukuka uygun olan müdahalelerde dahi malikin menfaatini dengeleyici birtakım imkânların getirilmesini zorunlu kılmaktadır. Malikin menfaatinin de korunması amacına matuf olan bu imkânlar -zorunlu bir unsur olmamakla beraber- somut olayın koşulları çerçevesinde tazminat ödenmesini içerebilmektedir. Tazminat ödenmesi gerekip gerekmediği, zararın ve müdahale teşkil eden önlem ile zarar arasında illiyet bağının varlığı hususunda edinilecek kanaate bağlı olarak derece mahkemesinin takdirinde olmakla birlikte tazminatın kusur şartına tabi kılınması, Anayasa’nın 35. maddesi mucibi olan orantılılık denetiminin yapılmasını daha baştan engellemiş olmaktadır. (…)
Sonuç olarak Mahkemenin, sokağın araç ve yaya trafiğine kapatılması nedeniyle meydana geldiği ileri sürülen zararın tazminine yönelik olarak açılan tazminat davasında zarar ve illiyet bağının varlığına yönelik bir inceleme yapılmasının idarenin kusurunun bulunması koşuluna bağlayan yorumu sebebiyle başvurucular, uğradıkları zararı ve idarenin fiiliyle zarar arasındaki illiyet bağının varlığını ispatlayarak tazminat elde etme ve bu suretle yüklendikleri külfeti dengeleme imkânından mahrum kalmışlardır. Başvurucuların toplumun tümünün menfaatine olan bu tedbirden doğan külfete tahammül gösterme mecburiyetiyle karşı karşıya bırakılmaları, kamu yararı amacı ile malikin mülkiyet hakkı arasında kurulması gereken makul dengenin malik aleyhine bozulması sonucunu doğurmakta ve mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi orantısız kılmaktadır.” (…) gerekçelerine yer verilerek başvurucunun mülkiyet hakkının ihlâl edildiği sonucuna varıldığı görülmektedir.
Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının sınırlanması durumunda, mülkiyet hakkı sahibinin aşırı külfet altında kalmaması için miktarı ilk derece mahkemelerinin takdirinde olan bir tazminatın verilmesini aramaktadır. Fiili zararın bulunmadığı durumlarda, yoksun kalınan kârın tazminine karar verilmesinin mülkiyet hakkı sahibinin aşırı külfet altında kalmaması için zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.
Dosyanın incelenmesinden, davacı ile idare arasında 15/02/2012 tarihinde kurulan sözleşmenin, ihalenin iptal edilmesi nedeniyle 31/08/2012 tarihinde feshedildiği, ihalenin iptali sebebinin ise, idare tarafından, tekliflerin değerlendirilmesi aşamasında birbirine çelişkili tutanaklar tutulması olduğu anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, hayatın olağan akışında, idarenin kusurlu şekilde tutanaklar tutmaması ve ihalenin iptaline dolayısıyla sözleşmenin feshine sebebiyet vermemesi durumunda, davacının 16 ay boyunca sözleşmeden belli bir kâr elde edeceği ve bu kârdan yoksun kaldığı, anılan kârdan yoksunlukla idarenin işlemleri arasında uygun illiyet bağının bulunduğu dikkate alındığından soyut olarak davacının yoksun kalınan kârına yönelik tazminat talebinin kabul edilebilir olduğu sonucuna varılmaktadır.
Öte yandan, Mahkeme tarafından alınan 28/04/2017 tarihli bilirkişi raporunun, ihale uyarınca teklif edilen bedeli, sözleşmeden doğan borçların ifası sayesinde elde edilecek kârı, bu kârın hesaplanış biçimini, sözleşme uyarınca yapılan ve yapılacak ve sözleşmenin feshi sayesinde davacının yapmaktan kurtulduğu masrafları dikkate alarak düzenlenmediği, anılan hususları göz önüne alarak yaptırılacak yeni bilirkişi incelemesi uyarınca karar verilmesi ve anılan gerekçelerle temyize konu Mahkeme kararının işbu bölümde incelenen kısmı yönünden bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onüçüncü Dairesi’nce, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
HUKUKİ DEĞERLENDİRME :
Bölge idare mahkemesi kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacının temyiz isteminin reddine,
2. Davanın maddi tazminat istemi yönünden kısmen kabulü, manevi tazminat istemi yönünden ise reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun kabulü ile anılan kararın maddi tazminat isteminin kabulüne ilişkin kısmının kaldırılması ve bu kısım yönünden de davanın reddi yolundaki … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’nin … tarih ve E:…, K:… sayılı temyize konu kararında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, anılan Bölge İdare Mahkemesi kararının ONANMASINA,
3. Temyiz giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına,
4. Posta giderleri avansından artan tutarın davacıya iadesine,
5. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 50. maddesi uyarınca, bu onama kararının taraflara tebliğini ve bir örneğinin de … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’ne gönderilmesini teminen dosyanın … İdare Mahkemesi’ne gönderilmesine, 10/11/2022 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.