Danıştay 13. Daire Başkanlığı 2021/4563 E. , 2021/5346 K.
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONÜÇÜNCÜ DAİRE
Esas No:2021/4563
Karar No:2021/5346
TEMYİZ EDENLER :1. (DAVACILAR)
1- S.S. … Kooperatifi
2- … Uluslararası Nakliyat Ticaret ve Sanayi A.Ş.
VEKİLİ : Av. …
2.(DAVALI) … Genel Müdürlüğü
VEKİLİ : Av. …
İSTEMİN KONUSU : … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’nin … tarih ve E:… , K:… , Temyiz No:… sayılı temyiz başvurusunun reddine ilişkin kararının temyizen incelenerek kaldırılması ve uyuşmazlığın esası incelenmek suretiyle istinaf başvurusunun reddi yolundaki … tarih ve E:… , K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü Satın Alma Daire Başkanlığı’nca 20/05/2015 tarihinde açık ihale usulü ile gerçekleştirilen “Kırka Bor İşletme Müdürlüğü’nün İhtiyacı Olan Lojistik Faaliyetleri Hizmet Alımı” ihalesi uhdesinde kalan ve işin belli bir kısmını tamamlayan iş ortaklığını oluşturan davacı şirketler tarafından, ihaleye yönelik olarak yapılan itirazen şikâyet başvurusu ve açılan dava sonucunda tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılması ve ihalenin iptal edilmesinden sonra temyiz incelemesi neticesinde Danıştay Onüçüncü Dairesi’nin 09/09/2016 tarih ve E:2016/849, K:2016/2944 sayılı kararı ile bu karara istinaden alınan tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılmasına ilişkin 03/02/2016 tarih ve 2016/MK-38 sayılı Kamu İhale Kurulu (Kurul) kararının geri alınmasına ilişkin 21/12/2016 tarih ve 2016/MK-549 sayılı Kurul kararının, davalı idarece olayda hukuki ve/veya fiili imkansızlık bulunduğundan bahisle uygulanmaması nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen kâr kaybından, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 101.000,00-TL’lik kısmının ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesi’nce verilen … tarih ve E:… , K:… sayılı kararda; her ne kadar davacı şirket tarafından, şayet imzalanmış olan sözleşme feshedilmemiş veya Danıştay ve Kamu İhale Kurulu’nca alınan karar uygulanmış olsa idi, ortak girişimlerinin sözleşme konusu işi tamamladıktan sonra yüksek miktarda iş deneyim belgesine sahip olacağı ve bu belgelerle çok daha büyük işlere istekli olarak katılabileceği, alacağı yeni işlerle daha fazla kazanç ve prestij elde etme imkanına sahip olabilecekken bu imkânlardan mahrum bırakıldığı, ortak girişimleri ile davalı idare arasında imzalanan sözleşmenin 15 ay süreli olduğu ve toplam sözleşme bedelinin 71.892.620,00-TL olduğu, sözleşmenin feshedildiği tarih itibarıyla yapılan hak edişlere göre ihale konusu işin %40’lık kısmının tamamlandığı, kalan kısmın ortak girişimlerine yaptırılması halinde bu işten yaklaşık 2.150.000-TL daha kazanç elde edileceği, bu kapsamda elde edilecek kazanç kaybından (kar kaybından) mahrum bırakılarak zarara uğratıldığı öne sürülmüş ise de, davalı idarece ihale konusu işe ait sözleşmenin feshi yönündeki kararın yargı kararının uygulanmasını teminen tesis edildiği, bu noktada davalı idarenin … İdare Mahkemesi’nce verilen iptal kararını ve akabinde iptal kararına istinaden alınan Kurul kararını uygulamaktan başka bir seçeneğinin bulunmadığı, dolayısıyla uyuşmazlığa konu ihale sözleşmesinin feshedilmesi konusunda idareye atfı kabil bir kusur bulunmadığı, bunun yanında … İdare Mahkemesi’nce verilen iptal kararının, Danıştay Onüçüncü Dairesi’nce davacı iş ortaklığının teklifi bağlamında sunduğu iş deneyim belgesinin mevzuat hükümlerine aykırı olduğuna yönelik olarak itirazen şikâyet başvurusunun reddine ilişkin kısmının iptali yolundaki Mahkeme kararının bozulmasına ve bu kısım yönünden davanın reddine karar verilmesine yönelik kararın ve bu karar üzerine Kamu İhale Kurulu’nca yargı kararının yerine getirilmesini teminen alınan Kurul kararının uygulanması istemiyle davalı idareye yapılan başvurunun reddi üzerine açılan iptal davasında, … İdare Mahkemesi’nin … tarih ve E:… , K:… sayılı kararıyla söz konusu Danıştay ve Kamu İhale Kurulu kararlarının uygulanmasının hukuki ve fiili imkansızlık nedeniyle mümkün olmadığı yönünde tespitte bulunulduğunun görüldüğü, bu nedenle anılan kararların uygulanamamasında davalı idarenin hizmet kusuru oluşturabilecek bir işleminin bulunmadığı hususunun yargı kararıyla ortaya konulduğu, hizmet kusuruna dayalı maddi tazminat istemlerinin, tazmin edilecek zararın, mal varlığında gerçek, kanıtlanabilir bir azalma veya artma olanağından yoksun kalma niteliğinde somut olarak ortaya konulabilmesi gerektiği, davaya konu edilen zararın ise gerçekleşmemiş, ihtimallere dayalı ve muhtemel zararlar kapsamında kaldığı anlaşıldığından, dava konusu olayda maddi tazminat koşullarının oluşmadığı davalı idarenin tazmin yükümlülüğünün bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Belirtilen gerekçelerle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: … Bölge İdare Mahkemesi … İdarî Dava Dairesi’nce; istinaf başvurusuna konu İdare Mahkemesi kararının usul ve hukuka uygun olduğu ve taraflarca ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği belirtilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin 6. fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar verilmiştir.
Davacılar tarafından, bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunulması üzerine, temyizi talep edilen kararın 2577 sayılı Kanun’un 46. maddesinin 6. fıkrası uyarınca kesin olarak hükme bağlandığı ve temyiz yolunun açık olmadığı gerekçesiyle … tarih ve E:… , K:… , Temyiz No:… sayılı kararla 7 (yedi) gün içerisinde Danıştay ilgili Dairesi’ne temyiz yolu açık olmak üzere temyiz isteminin reddine karar verilmiştir.
Davacılar ve davalı idare tarafından, bu kararın tebliği üzerine temyiz başvurusunda bulunulmuştur.
TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacılar tarafından, daha sonra artırılmak üzere kısmi olarak açılan davada, dava değerinin 16/03/2020 tarihinde 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca 2.150.000,00TL olarak ıslah edildiği hususu dikkat ve değerlendirmeye alınmaksızın, dava dilekçesinde belirtilen 101.000,00 TL esas alınmak suretiyle dava değerinin temyiz sınırı altında kaldığı gerekçesiyle istinaf başvurusunun kesin olarak reddine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu, mahkemeye erişim hakkının ihlâl edildiği, dava konusu olayda fiili ve hukuki imkansızlık bulunmadığı, idarenin kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince zararlarını karşılaması gerektiği, idareye atfı kabil bir hizmet kusuru olmasa dahi ortaya çıkan zararın hak ve nesafet kuralları uyarınca kendilerine yükletilemeyeceği, söz konusu işin kalan kısmının yapılması hâlinde yaklaşık 2.150.000,00 TL daha kazanç elde edileceği için zararın muhtemel olmadığı, işin yarım kalması dolayısıyla başka yerlerde kullanılamayan iş makinesi, malzeme ve benzeri ekipmanların ederinin çok altında bir bedelle elden çıkarılmak zorunda kalındığı, bu durumun malvarlığında kanıtlanabilir bir azalma teşkil ettiği, iş kapsamında elde edeceği kazancın da malvarlığında artma olanağından yoksun kalma niteliği taşıdığının açık olduğu, zararın gerçekleşmemiş, ihtimallere dayalı ve muhtemel olduğu iddiasının gerçeği yansıtmadığı, anılan bozma kararı üzerine işin kalan kısmının kendilerine verilmesi ve işin tamamlanması hâlinde oldukça yüksek oranda bir iş bitirme deneyimine sahip olabilecek iken davalı idarenin olumsuz tutumu nedeniyle bu imkândan yoksun kaldıkları, fiili ve hukuki imkânsızlık bulunduğu gerekçesiyle ilgili kararların uygulanmaması nedeniyle uğranılan zararların tazmini gerektiği, kararın usul ve yasaya aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
Davalı idare tarafından, dava konusu ihalenin yargı kararı sonucu iptal edildiği, idarelerinin bağlı yetki kapsamında yargı kararını uyguladığı hukuka aykırı bir işlemi veya kusurunun bulunmadığı, önceki ihale sözleşmesi kapsamındaki işin anılan bozma kararı ve buna istinaden alınan Kurul kararı üzerine yeniden kaldığı yerden yürütülmesinin ve feshedilen sözleşmenin canlandırılmasının fiilen ve hukuken mümkün olmadığı, dolayısıyla idarelerinin tazminat ödeme yükümlülüğünün bulunmadığı, aynı konuda … Asliye Ticaret Mahkemesi’nin E:… sayılı dosyası üzerinden devam eden davada alınan bilirkişi raporu ile davacıların haksızlığının ortaya konulduğu, esas bakımından kararın usul ve yasaya uygun olduğu, ancak temyiz incelemesi yapılması hâlinde usul açısından derdestlik itirazlarının kabul edilmesi gerektiği, aynı konuda hem adli hem de idari yargı kolunda dava açıldığı, ayrıca davanın süresinde açılmadığından süre aşımı nedeniyle reddedilmesi gerektiği, bu yönlerden kararın usul ve yasaya aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
TARAFLARIN SAVUNMALARI : Davacı ve davalı idare tarafından savunma verilmemiştir.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ … ‘NUN DÜŞÜNCESİ : Bölge İdare Mahkemesi’nin temyiz isteminin reddine ilişkin kararı kaldırıldıktan sonra, temyiz isteminin kabulü ile usul ve yasaya aykırı olan Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onüçüncü Dairesi’nce, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE :
USUL YÖNÜNDEN:
Davacı şirketler tarafından, Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü Satın Alma Daire Başkanlığı’nca 20/05/2015 tarihinde açık ihale usulü ile gerçekleştirilen “Kırka Bor İşletme Müdürlüğü’nün İhtiyacı Olan Lojistik Faaliyetleri Hizmet Alımı” ihalesinde tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılmasına ilişkin 03/02/2016 tarih ve 2016/MK-38 sayılı Kurul kararının ilgili kısmının Dairemizin 09/09/2016 tarih ve E:2016/849, K:2016/2944 sayılı kararına istinaden alınan 21/12/2016 tarih ve 2016/MK-549 sayılı Kurul kararı ile iptal edildiği, bu kararların gereğinin davalı idarece hukukî ve/veya fiilî imkansızlık bulunduğundan bahisle uygulanmaması nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen kâr kaybından, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 101.000-TL’lik kısmının ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılan dava açılmıştır.
… İdare Mahkemesi’nce E:… sayılı dava dosyası kapsamında görülen davanın 16/03/2020 tarihinde esastan karara bağlanması üzerine davacılar vekili tarafından aynı gün saat 20:02’de UYAP üzerinden gönderilen dilekçe ile fazlaya ilişkin tüm talep ve hakları saklı kalmak kaydıyla 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 16. maddesinin 4. fıkrası uyarınca davadaki talep konusu tazminat miktarının 2.150.000,00-TL olarak ıslah edildiği bildirilmiş, 17/06/2020 tarihinde artırılan değere göre gerekli harç yatırılmıştır.
İlk derece mahkemesince karar verilmiş olduğundan davacıların ıslah talebi hakkında herhangi bir işlem yapılamamış, davacılar tarafından ıslah edilen miktar üzerinden zararın tazmin edilmesi talebiyle istinaf başvurusunda bulunulmuş ise de, ıslah talebi hakkında değerlendirme yapılmaksızın istinaf başvurusu reddedilerek dava dilekçesinde belirtilen miktar üzerinden dava kesin olarak karara bağlanmıştır.
Davacıların bu karara karşı yaptıkları temyiz başvurusu ise temyizi talep edilen karar 2577 sayılı Kanun’un 46. maddesinin 6. fıkrası uyarınca kesin olarak verildiğinden temyiz yolunun açık olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
İstinaf başvurusunun reddine ilişkin kararın temyize tâbi olup olmadığının belirlenebilmesi için öncelikle ilk derece mahkemesinin davanın esası hakkında karar vermesinden sonra davacılar tarafından tazminat miktarının artırılması yönünde yapılan talebin istinaf aşamasında dikkate alınmasının mümkün olup olmadığı hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
İLGİLİ MEVZUAT:
2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasında, ”Taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler. Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usûl kuralları gözetilmeksizin nihaî karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.” kuralı yer almaktadır.
Öte yandan, Bölge idare mahkemesi kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesinde yer alan;
“a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,
b) Hukuka aykırı karar verilmesi,
c) Usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması” sebeplerinden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME :
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda ıslah müessesesi incelendiğinde;
Islah kelime olarak düzeltme, iyileştirme, eksikleri tamamlama anlamında kullanılmakta olup, hukuk terimi olarak ise, taraflardan birinin usûle ilişkin bir işlemini kısmen veya tamamen düzeltmesine olanak tanıyan bir yöntem olup; iddia ile savunmanın genişletilmesi yasağının istisnalarından biridir. (KURU, Baki, Hukuk Muhakemeleri Usûlü, Cilt II, 6. Baskı, İstanbul, 2001, s.3965). Islah, tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde yaptığı usûl işlemlerini, kanunda öngörülen sınırlar içinde düzeltmeye yarayan, iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının istisnası olan bir hukukî imkân şeklinde de tanımlamaktadır. (ÖZEKES, Muhammet, Pekcanıtez Usûl Medeni Usûl Hukuku, C. II, 15. Bası, İstanbul, 2017, s.1487)
Islah ile tarafların, iddianın veya savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağının başlamış olmasından dolayı yapamadıkları usûl işlemlerinin, karşı tarafın iznine veya hâkimin onayına bağlı olmadan tek taraflı bir irade beyanı ile kısmen veya tamamen düzeltmesi imkân dahilindedir. Her ne kadar ıslah hakkının kullanılabilmesi için hâkimin onay vermesine veya karşı tarafın muvafakat etmesine ihtiyaç duyulmasa da hukukî dinlenilme hakkı gereğince ıslah dilekçesi diğer tarafa tebliğ edilecektir. Taraf usûl işlemi olan ıslahın niteliği, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından verilen 31/10/2012 tarih ve E:2012/14013, K:2012/17049 sayılı kararda, “Islah, taraflardan birinin usûle ilişkin bir işlemini, bir defaya mahsus olmak üzere kısmen veya tamamen düzeltilmesine olanak tanıyan ve karşı tarafın onayını gerektirmeyen bir yoldur. Bir başka anlatımla, ıslah, iyi niyetli tarafın, davayı açtıktan veya kendisine karşı bir dava açıldıktan sonra öğrendiği olgularla ilgili yanlışlıklarını düzeltmesine, eksiklikleri tamamlamasına, bu çerçevede yeni deliller sunabilmesine olanak tanıyan bir kurumdur.” şeklinde ifade edilmiştir.
Davanın belli bir süre ve düzen içinde bitirilmesi ve tarafların sürekli davayı uzatacak biçimde dava sebeplerini mahkemeye sunarak dava sürecini gereksiz yere uzatmalarını engellemek maksadıyla yargılama esnasında iddia ve savunmanın belirli bir zaman diliminde getirilmesi ilkesi diğer adıyla iddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı benimsenmiştir. Bahsi geçen yasak katı şekilde uygulanırsa yargılama aşamasında yapılan hata ve eksiklikler hiçbir şekilde düzeltilemeyeceğinden veya tamamlatılamayacağından tekrar dava açılarak zaman kaybedilmesine ve yeniden masraf yapılmasına neden olunacaktır. Yargılamanın temel amaçlarından biri uyuşmazlığın olabildiğince hızlı ve daha az masrafla çözülmesi ve usûl ekonomisinin sağlanması olduğundan söz konusu yasağın istisnası olan ıslah müessesesi ile belli durumlarda bu olumsuz etkilerin giderilmesi amaçlanmaktadır. Islah bir nevi yargılamanın esas amacı olan adaletli karar vermeye ve maddi gerçekliğin ortaya çıkmasına hizmet etmektedir. Bu nedenle, ıslah imkânı kullandırılmak suretiyle tarafların daha kısa süre içinde ve daha az masrafla gerçekte istedikleri talep sonucuna ulaşabilmeleri sağlanmış olacaktır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nca verilen 29/06/2011 tarih ve E:2011/1-364, K. 2011/453 kararda, ıslahın amacının, yargılama sürecinde, şekil ve süreye aykırılık sebebiyle ortaya çıkabilecek maddî hak kayıplarını ortadan kaldırmak olduğu belirtilmiştir.
Islah müessesesi, 04/02/2011 tarih ve 27836 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) üçüncü kısmında 176 ilâ 182. maddelerde düzenlenmiş, aynı Kanun’un “Yapılamayacak işlemler” başlıklı 357. maddesinin 1. fıkrasında, “Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinde karşı dava açılamaz, davaya müdahale talebinde bulunulamaz, davanın ıslahı ve 166. maddenin birinci fıkrası hükmü saklı kalmak üzere davaların birleştirilmesi istenemez, bölge adliye mahkemesince re’sen göz önünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenemez, yeni delillere dayanılamaz.” kuralı yer almıştır.
07/10/2004 tarih ve 25606 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ve 01/06/2005 tarihinde yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un “Kuruluş” başlıklı 25. maddesinde yer alan bölge adliye mahkemelerinin kuruluşuna ilişkin kanunî düzenlemeden sonra 2011 yılında kabul edilen HMK’nın 357. maddesinde bölge adliye mahkemelerinde ıslahın istenemeyeceği kurala bağlanmıştır. Doktrinde, HMK sisteminin dar istinafı kabul etmesinden ötürü medenî usûl hukukunda istinaf aşamasında ıslahın mümkün olamayacağı, zira dar istinafta sınırlı bir inceleme yapılması söz konusu olduğundan kanun koyucunun HMK’nın 357. maddesinde ıslahın yapılmaması yönünde iradesini gösterirken esasen ilk derecede ileri sürülmeyen, tartışılmayan, incelenmeyen bir hususun istinaf aşamasında ıslah yoluyla ileri sürülmesini kanunen engellemek istemesinden kaynaklandığı belirtilmiştir. (ÖZEKES, Muhammet, Pekcanıtez Usûl Medeni Usûl Hukuku, C. III, 15. Bası, İstanbul, 2017, s. 2246, 2247. )
İdari Yargılama Usulü bakımından konu irdelendiğinde, idarî yargılamada da hukuk yargılamasında uygulanan iddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağına ilişkin olarak 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasında yer alan kural bu yasağın idarî yargılamadaki görünüm şeklidir. Ancak, 2577 sayılı Kanun’un Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na atıfta bulunduğu 31. maddesinde ıslaha yer verilmemesi sebebiyle 2013 yılında yasal düzenleme yapılana kadar idarî yargıda ıslah müessesesinin uygulanması söz konusu olmamıştır.
30/04/2013 tarih ve 28633 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasının ikinci cümlesine, ”Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usûl kuralları gözetilmeksizin nihaî karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.” kuralının, aynı Kanun’un 5. maddesi ile de 2577 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesine, ”Bu maddeyi ihdas eden Kanunla, bu Kanunun 16. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen hüküm, kanun yolu aşaması dâhil, yürürlük tarihinde derdest olan davalarda da uygulanır.” kuralının eklenmesi neticesinde, idarî yargıda ilk defa ıslah müesesesine ilişkin kanunî bir düzenleme yapılmış ve tam yargı davaları ile sınırlı olarak “miktarın artırılması” bağlamında ıslah kurumu idarî yargı düzeninde yerini almıştır.
6459 sayılı Kanun’un 4. maddesinin (Tasarının 3. maddesi) gerekçesinde, ”AİHM, devletin sorumluluğuna ilişkin tazminat davalarında, davacıların yargılamanın yavaş işlemesinden doğan zararlarını ortadan kaldıracak yeterli bir çözüm bulunmadığı yönünde ülkemiz aleyhinde ihlal kararları vermektedir. Düzenlemeyle, idarî yargıda açılan tam yargı davalarında talep edilen tazminatın daha yüksek olduğunun dava devam ederken anlaşılması durumunda, davacıya talep edilen miktarı arttırma hakkı verilmemesinin âdil yargılama hakkının ihlâli olarak kabul edilmesi sebebiyle, nihaî karar verilinceye kadar ıslah suretiyle talep edilen tazminat miktarını arttırma hakkı tanınmaktadır.” ifadeleri yer almıştır.
Anılan Kanun için tanzim edilen 04/04/2013 tarih ve E:1/748, K:19 sayılı Adalet Komisyonu Raporunda ise, “İdarî yargının tâbi olduğu hukuk rejimi, zararların tazminini ve telafisini mümkün kılacak rasyonellikten uzaktır. Adlî yargının aksine tespit ve kısmî dava seçeneklerinden yoksun idarî yargılama düzeni, kişilerin kavramakta zorlanacağı usûl öngörmektedir. İdarî yargılama usûlünün hak aramayı zorlaştıran bir özellik taşıdığı kuşkusuzdur. Ülkemiz, idarî yargılama usûlündeki bu ve benzeri kurgulama hataları nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlâl kararlarına muhatap olmaktadır. (Bkz. Okçu/Türkiye Kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Daire, 39515/03) Hâlihazırda yürürlükte bulunan usûl kurallarını mülkiyet hakkının ihlâli olarak değerlendiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı, Tasarı ile benimsenen yapının inşasını zorunlu kılmıştır. Tasarıyla benimsenen model çerçevesinde, zarar hesabının yapıldığı tarih itibarıyla dava dışı alacak yönünden sürenin dolması, hakkın talebi artırmak suretiyle ileri sürülmesine engel olmayacak ve talebi artırmak için başvuru ve benzeri diğer usûl şartları aranmayacaktır. Benimsenen usûl, adlî yargıda benimsenen usûlün ilerisindedir. Norm, bu yönüyle etkili başvuru ve âdil yargılama hakkı temelinde amaca uygun bir aşamaya işaret etmektedir. Artırmayı mümkün kılan yeni kural yalnızca bir usûl normu değil, aynı zamanda maddî hukuk normudur. Olağan dava döneminde mahkeme tarafından gözetilmesi gereken süre aşımı (altmış günlük, bir yıl, on yıl süre vb.), talep artırımında etki doğurmamaktadır. Söz gelimi, olay tarihinden itibaren on yıl geçse dahi talep artırılabilecektir. Diğer taraftan Tasarının çerçeve 1. ve 3. maddelerinde yer alan “nihaî karar verilinceye kadar” kaydının olası bozmalardan sonraki hüküm aşamasını da kapsadığı şüphesizdir. Ayrıca artırmanın bir defaya mahsus olduğu kuralı-örneğin bozma sonrası ve bozma gereği yapılan/yaptırılan bilirkişi incelemesindeki tazminat miktarındaki pozitif değişmeler bakımından- için amaçsal yorum yapılması zaruretinin doğabileceği de gözden kaçırılmamalıdır.” ifadelerine yer verilmiştir.
Söz konusu Kanun değişikliği sonrasında idarî yargıda etkili başvuru yolunun ve âdil yargılanma hakkının gerçekleşmesi amacına yönelik olarak uygulama imkânı bulan tazminat miktarının artırılması bağlamında ıslah müessesesi kanunda belirlenen sınırlı usûlî kayıtlar dairesinde kullanılabilecektir. Buna göre davacılar tarafından tam yargı davalarında süre veya diğer usûl kuralları gözetilmeksizin nihaî karar verilinceye kadar harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olarak dava dilekçesinde belirtilen miktar artırılabilecektir. Ancak usûlî dinlenilme hakkı gereğince miktar arttırımına ilişkin dilekçenin otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliği gerekmektedir.
28/06/2014 tarih ve 29044 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 18/04/2014 tarih ve 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 19. maddesiyle, 2577 sayılı Kanun’da yapılan değişiklik ile idarî yargıda istinaf kanun yolu uygulanmaya başlanmıştır. 2577 sayılı Kanun’da istinaf kanun yoluna ilişkin kanunî düzenleme, ıslah müessesesine ilişkin olarak 2013 yılında yapılan söz konusu Kanun değişikliğinden sonra yapılmış olmasına rağmen kanun koyucunun idarî yargıda HMK’nın 357. maddesinde olduğu gibi istinaf aşamasında ıslah yapılmasını yasaklayan bir kurala yer vermediği, başka bir anlatımla bu yönde irade göstermediği anlaşılmaktadır.
Kanunda istinaf aşamasında tazminat miktarının artırılmasını yasaklayan bir kurala yer verilmediği göz önüne alındığında, 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasına, 30/04/2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile eklenen cümlede yer verilen nihaî karar verilinceye kadar bir defaya mahsus miktar artırımında bulunulabileceği kuralının, 18/06/2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun ile getirilen ve fiilen 20/07/2016 tarihinden itibaren uygulamaya giren istinaf kanun yolunun getirmiş olduğu yenilik ve değişikliklerle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nihaî karar davayı sona erdiren karardır. Yargılamanın sonunda verilen ve davaya bakan yargı yerinin işten el çekmesi sonucunu doğuran kararlar “nihaî karar” olarak adlandırılır. Yargılama esnasında verilen kararlar, yani ara kararlar “nihaî karar” sayılmaz ve bunlara karşı temyiz yoluna başvurulması söz konusu olamaz (YENİCE Kazım/ESİN Yüksel, Açıklamalı-İçtihatlı-Notlu İdari Yargılama Usulü, 1983, Ankara, s.721). Bu tanımlamaya göre nihaî karar yargı merciinin davayı sona erdiren kararıdır.
2577 sayılı Kanun’un “İstinaf” başlıklı 45. maddesinde, istinaf mercii olan bölge idare mahkemesinin, yaptığı inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulursa veya karardaki maddî yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise gerekli düzeltmeyi yaparak istinaf başvurusunun reddine karar vereceği, kararı hukuka uygun bulmadığı takdirde ise istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırmasına karar verileceği, bu hâlde işin esası hakkında yeniden bir karar vereceği, inceleme sırasında ihtiyaç duyulması hâlinde kararı veren mahkeme veya başka bir yer idare ya da vergi mahkemesinin istinabe olunabileceği kurala bağlanmıştır.
İstinaf kanun yolunda, hem ilk derece mahkemesince verilen kararların hukukî olarak doğruluğunun incelenmesi ve denetlenmesi hem de ilk derece mahkemesince önüne getirilen uyuşmazlığın nihaî olarak karara bağlanması yani uyuşmazlığın sona erdirilmesini sağlamak gibi ikili bir işlev yerine getirilmektedir. Çünkü, istinaf mercii başvuru konusu kararı yanlış bularak bozması veya kaldırması durumunda ilk inceleme konularına ilişkin hususlar haricinde uyuşmazlığın esası hakkında kendisi karar vererek uyuşmazlığı sonlandırmaktadır. (KAPLAN, Gürsel, İdari Yargılama Hukuku, 7. Baskı, Bursa, 2020, s.535.) İstinaf yargılamasında sadece hukukîlik denetimi yapılmamakta aynı zamanda maddî vakıa ve delillerin değerlendirilmesi suretiyle davanın esası hakkında yeni bir karar verilebilinmektedir. (AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA Cemil, Açıklamalı-İçtihatlı İdari Yargılama Hukuku, Ankara, 2019, s. 1720,1721.)
İstinaf mercii tarafından temyiz incelemesinden farklı olarak, olayın hem maddî hem de hukukî yönü incelenebildiğine ve kararda isabet görülmemesi hâlinde ilk derece mahkemesinin verdiği karar kaldırılarak esas hakkında yeni bir karar verildiğine göre, istinaf merciince verilen karar nihaî karar hüviyetini taşımaktadır.
Mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Anayasa’nın 36. maddesine “adil yargılanma” ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan âdil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Sözleşme’yi yorumlayan AİHM, Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmektedir (AYM, Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).
Mahkemeye erişim hakkı ilk derece mahkemesine dava açma hakkının yanı sıra itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise anılan yollara başvurma hakkını da içerir (Ali Atlı, B. No: 2013/500, 20/3/2014, § 49).
Bu itibarla, nihaî karar ibaresinin istinaf kanun yoluna geçilmesiyle birlikte istinaf mercilerince verilen kararlar şeklinde yorumlanmasının, hak arama özgürlüğü kapsamında mahkemeye erişim hakkının etkili şekilde kullanılması ve ıslah müessesesiyle ulaşılmak istenen âdil yargılanma hakkının gerçekleştirilmesi amacına da uygun olacağı sonucuna ulaşılmıştır.
Dava dosyasının incelenmesinden, davacıların davalı idarece gerçekleştirilen ihale sonrasında sözleşme imzalayarak yapmaya başladıkları işin kalan kısmını yapmaları hâlinde elde edecekleri 2.150.000-TL kâr kaybı ve anılan iş dolayısıyla uğradıklarını iddia ettikleri diğer zarar kalemlerinden fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 101.000-TL’lik kısmının tazminini talep ettiklerini dava dilekçesinde belirttikleri, mahkemece yapılacak keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda gerçek zarar miktarı belirlendiğinde veya tespit edildiğinde davadaki talep miktarının 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrası uyarınca arttırılacağının belirtildiği, davacının baştan itibaren davadaki miktarı arttırma yönünde iradesinin olduğu ve bu hakkını saklı tuttuğu, dava açmaktaki asıl muradının söz konusu iş nedeniyle oluştuğunu ileri sürdüğü bütün zararların tazmini olduğu, aslında davanın asıl değerinin de talep konusu zararların bütününden oluştuğu anlaşılmaktadır.
–
Tam yargı davalarının açılması esnasında mevcut zarar tam olarak tespit edilemediğinden veya hesaplanamadığından ya da davacılar tarafından yargılamanın başında fazla yargılama harcı masrafı yapılmak istenmemesi veya zarar miktarı tam kestirilemediğinden kısmen davanın reddedilmesiyle karşılaşmamak gibi farklı saiklerle davadaki talep sonucu düşük bir miktar olarak gösterilmekte, ayrıca zaten nihaî karara kadar tazminat miktarının artırılması bağlamında ıslah imkânı tanındığı için yargılama esnasında yapılan araştırmalar sonucunda gerçek zararın tespit edilmesi durumunda talep sonucunun bu miktara kadar arttırılabileceği ve herhangi bir hak kaybı yaşanmayacağı öngörülmektedir. Ancak ilk derece mahkemesince davada talep edilen tazminattan idarenin sorumlu olmadığı kanaatine varılması hâlinde davacıların beklediği gibi zarar miktarının araştırılması ve tespit edilmesi gereği duyulmadığı için dosya tekemmül ettikten sonra davanın reddi yönünde karar verilmesi durumunda, davacılar hem mahkemenin idarenin tazminattan sorumluluğu konusundaki kanaatini hem de ne zaman karar verileceğini bilmedikleri için davalarını bu yönüyle ıslah edememekte, buna bağlı olarak da düşük olan dava miktarı nedeniyle davasını daha üst yargı mercilerine taşıyarak istinaf veya temyiz incelemesine tabî tutma imkânını kaybetme sonucuyla karşılaşabilmektedirler.
Bakılan davada da, davacılar tarafından gerçekte talep edilmek istenilen tazminat miktarı daha yüksek olmasına ve bu miktarın mahkemece yaptırılacak keşif veya bilirkişi incelemesi neticesinde ıslah yoluyla arttırılma beklentisi varken, mahkemece idarenin tazminat sorumluluğu bulunmadığı kanaati ile zarar miktarının tespitine yönelik bir araştırma yapılması gereği duyulmadığı için dosya tekemmül ettikten ve duruşma yapıldıktan sonra karar verilmiş, dolayısıyla davacıların ilk derece mahkemesince karar verilmeden önce tazminat miktarını artırma imkânını kullanamadığı anlaşılmaktadır.
Davacıların dava dilekçesinde talep ettikleri tazminat miktarını ıslah yoluyla artırma yönünde irade göstermiş olmalarına rağmen ilk derece mahkemesince zarardan idarenin sorumlu olmadığı kanaati ile zarar miktarının tespitine yönelik bir araştırmaya girilmeyerek eldeki bilgi ve belgeler ile uyuşmazlığın karara bağlandığı, dolayısıyla davacıların ıslah imkânını ilk derece mahkemesince karar verilinceye kadar kullanamadığı görülmekte olup, idarî yargıda hukuk yargılamasında olduğu gibi istinaf aşamasında ıslah yapılmasını yasaklayan bir kuralın bulunmadığı, istinaf incelemesi sonucunda verilen kararların da uyuşmazlığı sona erdiren “nihaî karar” niteliğinde olduğu, böyle bir nitelendirmenin hak arama hürriyeti kapsamında âdil yargılanma ve mahkemeye erişim hakkının gerçekleşmesi amacına uygun düşeceği, davacının dava açarken ulaşmak istediği amacın dava dilekçesinde açıkladığı zarar kalemlerinin toplam miktarının tazmini olduğu ve bu miktarın gerçek dava değerini ifade ettiği, tazminat miktarının artırılması bağlamında ıslah imkânının tanınmaması hâlinde davacıların bahsedilen zarara ilişkin taleplerinin tamamını mahkeme önünde dava yoluyla ileri sürmekten veya uyuşmazlığın esasına girilerek yeniden bir nihaî karar verilmesi seçeneğinin bulunduğu istinaf aşamasında inceletmekten yoksun bırakılacağı, bundan dolayı bakılan davada ilk derece mahkemesince karar verildikten sonra davacılar tarafından istinaf aşamasında tazminat miktarının artırılabileceğinin kabulü gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Öte yandan, ıslah talebi diğer tarafın veya mahkemenin kabulü veya muvafakatine ihtiyaç duymayan, tek taraflı irade beyanıyla yapılan ve harcı yatırılmak suretiyle mahkemeye iletilmekle sonuç doğuran taraf usûl işlemi olduğundan, ıslahın yapılmasıyla birlikte davadaki talep sonucu da ıslah ile artırılan miktara yükselecektir. Bunun sonucu olarak da dava değeri ve davanın tâbî olduğu yargı mercii ve kanun yolu artırılan miktar üzerinden tespit edilecektir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 6545 sayılı Kanun’un 19. maddesiyle değiştirilen “İstinaf” başlıklı 45. maddesinin birinci fıkrasında, idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde istinaf yoluna başvurulabileceği; altıncı fıkrasında, bölge idare mahkemelerinin 46. maddeye göre temyize açık olmayan kararlarının kesin olduğu belirtilmiştir.
2577 sayılı Kanun’un 6545 sayılı Kanun’un 20. maddesiyle değiştirilen “Temyiz” başlıklı 46. maddesinde, “Danıştay dava dairelerinin nihaî kararları ile bölge idare mahkemelerinin aşağıda sayılan davalar hakkında verdikleri kararlar, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştay’da, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde temyiz edilebilir: (…) b) Konusu yüz bin Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idarî işlemler hakkında açılan davalar.(…)” kuralı yer almıştır.
2577 sayılı Kanun’un “Temyiz dilekçesi” başlıklı 48. maddesinin altıncı fıkrasında, temyizin kesin bir karar hakkında olması hâlinde, kararı veren merciin, temyiz isteminin reddine karar vereceği; ilgili merciin bu kararına karşı, tebliğ tarihini izleyen günden itibaren yedi gün içinde temyiz yoluna başvurulabileceği kurala bağlanmıştır.
Aktarılan düzenlemelere göre, ilk derece mahkemelerince verilen kararlara karşı kural olarak istinaf kanun yoluna başvurulabileceği, ancak 2577 sayılı Kanun’un 46. maddesinde tahdidî olarak sayılan uyuşmazlıklarla ilgili kararlara karşı istinaf kanun yolundan sonra temyiz kanun yoluna da başvurulabileceği açıktır.
Bölge idare mahkemelerinin hangi davalar hakkında verdikleri kararların temyiz edilebileceği 2577 sayılı Kanun’un 46. maddesinde tahdidi olarak sayılmış olup, davacılar tarafından istinaf aşamasında yapılan miktar artırımı talebinin geçerli olarak kabul edilmesi gerektiğinden, ıslah yoluyla talep edilen tazminat miktarı 2.150.000-TL’ye artırılan davanın, anılan Kanun’un 46. maddesinin (b) bendi kapsamında belirtilen miktarı aşan tam yargı davalarından olduğu ve bu nedenle Bölge İdare Mahkemesi’nce verilen kararın temyiz incelemesine tabî olacağı anlaşıldığından, kararın kesin olduğu gerekçesiyle temyiz başvurusunun reddine ilişkin Bölge İdare Mahkemesi kararında usûle uygunluk bulunmadığından, … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’nin … tarih ve E:… , K:… , Temyiz No:… sayılı kararı kaldırılarak temyiz incelemesine geçildi:
İlk derece mahkemesince karar verildiği gün davacılar tarafından verilen tazminat miktarınının artırılmasına ilişkin dilekçenin istinaf merciince geçerli olarak değerlendirilmesi ve diğer yönlerden usûlüne uygun olup olmadığı incelendikten sonra karşı tarafa bu talebe ilişkin beyanlarını sunması için tebliğ edilmesi ve usulî işlemler tamamlandıktan sonra artırılan talep konusu miktar üzerinden davanın konusu belirlenerek uyuşmazlığın karara bağlanması gerekmekte iken, davacıların tazminat miktarının artırılmasına ilişkin talebine göre temyiz yolunun açık olduğu göz önünde bulundurulmadan temyiz kanun yolunun kapalı olduğu yönünde kesin karar verilmesinde usûl hükümlerine uygunluk bulunmamaktadır.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Tarafların temyiz istemlerinin kabulüne;
2. Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararına yönelik olarak yapılan istinaf başvurusunun reddi yolundaki temyize konu … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’nin … tarih ve E:… , K:… sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca BOZULMASINA,
3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın … Bölge İdare Mahkemesi … İdarî Dava Dairesi’ne gönderilmesine, 27/12/2021 tarihinde kesin olarak oyçokluğuyla karar verildi.
(X) KARŞI OY :
2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasında, ”Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.” düzenlemesi yer almakta olup, anılan düzenlemenin gerekçesinde ise, ”AİHM, devletin sorumluluğuna ilişkin tazminat davalarında, davacıların yargılamanın yavaş işlemesinden doğan zararlarını ortadan kaldıracak yeterli bir çözüm bulunmadığı yönünde ülkemiz aleyhinde ihlal kararları vermektedir. Düzenlemeyle, idarî yargıda açılan tam yargı davalarında talep edilen tazminatın daha yüksek olduğunun dava devam ederken anlaşılması durumunda, davacıya talep edilen miktarı arttırma hakkı verilmemesinin adil yargılama hakkının ihlali olarak kabul edilmesi sebebiyle, nihai karar verilinceye kadar ıslah suretiyle talep edilen tazminat miktarını arttırma hakkı tanınmaktadır.” ifadesine yer verilmiştir.
İdarî yargıda açılan tam yargı davalarında talep edilen tazminatın daha yüksek olduğunun yargılama devam ederken anlaşılması durumunda, ıslah ile nihai karar verilinceye kadar bir kez dava konusu miktarın arttırılması imkânı tanındığı anlaşılmaktadır. İstinaf aşamasında ilk derece mahkemesinin kararı kaldırılmak suretiyle davanın esası hakkında bir inceleme yapılıp bilirkişi incelemesi veya başka şekilde dava konusu edilen talebin daha yüksek olduğunun tespit edilmesi durumunda davacıların ıslah imkânının olabileceği açıktır.
Bu kapsamda dava konusu uyuşmazlık incelendiğinde, davacıların dava dilekçesinde zarar miktarından söz konusu işin kalan kısmının kendileri tarafından yapılması durumunda elde edecekleri kâr kaybı olan 2.150.000, 00 TL şeklinde bahsettiği, esasen davasını baştan bu miktar üzerinden açmasında bir engel bulunmadığı, yargılama devam ederken tazminatın daha yüksek olduğunun tespit edilmesi gibi bir durumun somut olayda gerçekleşmediği, istinaf aşamasında da ilk derece mahkemesi kararı kaldırılmak suretiyle işin esası hakkında bir inceleme yapılmadığı görülmekte olup, bakılan davada davacıların ilk derece mahkemesi kararı verildikten sonra yaptıkları ıslah talebinin kabul edilmesini gerektiren bir durumun bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Bu itibarla, ortada geçerli bir ıslah talebi bulunmadığından ve dava dilekçesinde talep edilen dava konusu miktarın 2577 sayılı Kanun’un 46. maddesinin (b) bendi kapsamında belirtilen miktarı aşmadığı dikkate alındığında, dava konusu uyuşmazlığın istinaf aşamasında kesin olarak karara bağlanacak olan ve temyize tabî olmayan tam yargı davalarından olduğu anlaşılmakla, kesin olarak verilen Bölge İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan temyiz başvurusunun reddine ilişkin kararda usûle aykırılık bulunmadığından, temyize konu söz konusu Bölge İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği oyuyla karara katılmıyorum.
(XX) GEREKÇEDE KARŞI OY :
Dosyanın incelenmesinden; davacıların fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 101.000,00-TL tazminatın ödenmesi talebiyle tam yargı davası açıldığı; idare mahkemesince bilirkişi incelemesi veya zarar hesabı yapılmadan davanın reddine karar verildiği; davacılar vekili tarafından kararın verildiği gün saat 20:02’de UYAP üzerinden gönderilen dilekçe ile davadaki talep konusu tazminat miktarının 2.150.000,00 TL olarak ıslah edildiği; Bölge İdare Mahkemesince de istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar verildiği; temyiz talebinin de temyiz yolunun açık olmadığı gerekçesiyle temyiz isteminin reddine karar verildiği ve bu kararın temyiz edildiği anlaşılmaktadır.
Söz konusu kararın temyize tabi olup olmadığının belirlenebilmesi için öncelikle ilk derece mahkemesi kararından sonra yapılan ıslah talebinin kabul edilip edilemeyeceğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasında, ”Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.” kuralı yer almakta olup, bu kural gereği idare Mahkemesince karar verilinceye kadar ıslah talebinde bulunulması gerekmektedir.
Tam yargı davalarında, davanın açılması esnasında mevcut zarar tam olarak belirlenebilir olmadığından veya kısmen davanın reddiyle karşılaşmamak gibi farklı saiklerle davacılar tarafından davadaki talep sonucu düşük bir miktar olarak gösterilebilmekte ve yargılama esnasında zarar miktarının belirlenmesi durumunda nihai karara kadar ıslah imkânı tanındığı için herhangi bir hak kaybı yaşanmayacağı yönünde haklı beklenti oluşmaktadır. Ancak bazı durumlarda ilk derece mahkemesince zarar hesabı yapılmadan karar verilmektedir.
Bu durumda, 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasında yer alan, “… nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir.” kuralının çok katı yorumlanması hâlinde davacılar, mahkemece zarar hesabı yapılacağı ve gerekirse ıslah yapılabileceği beklentisinde oldukları ve ne zaman karar verileceğini bilmedikleri için mahkeme kararından önce davalarını ıslah etme ve buna bağlı olarak da istinaf ve/veya temyiz yoluna gitme hakkını yani mahkemeye erişim hakkını kaybetme durumunda kalabileceklerdirler.
Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı mutlak olmayıp sınırlamalara konu olabilir. Ancak Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi uyarınca anılan sınırlamaların mahkemeye erişimi imkânsız hâle getirmemesi ya da aşırı derecede zorlaştırmamalıdır. Başka bir ifadeyle, mahkemeye erişim hakkı, sınırlandırılabilen bir hak olmakla birlikte getirilecek sınırlandırmaların, hakkın özünü zedeleyecek şekilde kısıtlanmaması, meşru bir amaç izlenmesi, açık ve ölçülü olması, dava açmak isteyen bir kişinin mahkemeye erişim hakkının özüne zarar verecek seviyeye ulaşmaması gerekmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına göre; mahkemeye erişim hakkı sadece ilk derece mahkemesine dava açma hakkını değil eğer iç hukukta itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise üst mahkemelere başvurma hakkını da içermekte olup, adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmekte, hukukun üstünlüğü ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul edilmekte ve bu hak gereğince mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olması gerektiği ifade edilmekte, bu sebeple hukukî belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir.
Ayrıca mahkemeye başvuru hakkının yasal bir takım şartlara tabi tutulması kabul edilebilir bulunsa da, mahkemelerin usul kurallarını uygularken bir yandan âdil yargılanma hakkını ihlâl edebilecek aşırı şekilcilikten, diğer yandan da yasalar tarafından düzenlenen usul kurallarının ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı gevşeklikten kaçınmaları gerektiği, kuralların belirlilik ve iyi adalet yönetimini sağlama amacına hizmet etme işlevlerini yitirmesi hâlinde ve davaların esasının yetkili mahkeme tarafından karara bağlanmasını önleyecek birtakım bariyerler oluşturma fonksiyonu görmesi durumunda mahkemeye erişim hakkının zedeleneceği kabul edilmektedir.
Açıklanan ilkeler uyarınca mahkemece zarar miktarı konusunda herhangi bir araştırmaya gidilmeden veya davacıya ıslah imkanı tanıyan herhangi bir bildirim yapılmadan karar verilmiş olması hâlinde; 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasında yer alan, “… nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir.” kuralının adil yargılanma hakkının ihlâl edilmemesini teminen çok katı yorumlanmaması ve mahkemece zarar hesabı yapılacağı ve gerekirse ıslah yapılabileceğine dair haklı beklenti içinde olan davacının mahkeme kararından sonra en geç istinaf başvurusuyla birlikte ıslah talebinde bulunulabileceğinin kabulü gerekmektedir.
İstinaf aşamasında da ıslahın yapılabileceği yönündeki yoruma ise, “yasalar tarafından düzenlenen usul kurallarının ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı gevşeklikten kaçınılması gerektiği” prensibine aykırılık teşkil edeceği için katılmıyorum.
Bu nedenlerle; davacıların mahkeme kararından sonra, istinaf başvurusundan ise önce ıslah talebinde bulunduğu gözetildiğinde yapılan ıslah talebinin geçerli kabul edilerek istinaf safhasında değerlendirmeye alınması gerekmekte olup, temyiz sınırının belirlenmesinde ıslah edilen miktar dikkate alındığında bakılan davanın temyiz incelemesine tabi olduğu anlaşıldığından temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararının yukarıda açıklanan gerekçe ile bozulması gerektiği oyu ile, karara gerekçe yönünden katılmıyorum.