Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2009/10400 E. 2009/12407 K. 26.11.2009 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/10400
KARAR NO : 2009/12407
KARAR TARİHİ : 26.11.2009

MAHKEMESİ : SAKARYA 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 29/01/2009NUMARASI : 2006/81-2009/27Taraflar arasında görülen davada;Davacı, davalı oğlunun yaşlılığından ve saflığından istifade ederek maliki bulunduğu 12 parsel sayılı taşınmaza kavak dikeceğini, izin için tapuda imza atması gerektiğini söyleyip kendisini kandırarak satışın gerçekleştirdiğini öğrendiğini, iki kere beyin felci geçirmiş,79 yaşında hasta bir kadın olup davalı oğlu tarafından bakılıyorken tarlasının hile ile elinden alınıp kapı dışarı ettiğini ileri sürerek satış işleminin iptali ile adına tescilini istemiştir.Davalı, dava konusu yeri para karşılığında satın aldığını bildirip davanın reddini savunmuştur.Mahkemece, ehliyetsizlik hile ve muvazaa iddialarının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, ehliyetsizlik ve hile hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 12 parsel sayılı taşınmazın davacı tarafından 16.1.2001 tarihli akitle davalıya temlik edildiği anlaşılmaktadır.Davacı söz konusu bu işlemin ehliyetsizlik ve hile hukuksal nedenleri ile sakat olduğunu ileri sürmüştür. Bir davada 11.4.1990 tarih ve 1990/1-152 236 sayılı Hukuk Genel Kurulu Kararında da belirtildiği üzere birden ziyade hukuksal sebebe dayanılması olanaklıdır. Bu halde , mahkemece önem sırası dikkate alınmak suretiyle herbir hukuki sebep yönünden araştırma yapılması zorunludur.Ehliyetsizlik iddiası kamu düzeni ile de ilgilidir. Bu bakımdan mahkemece re’sen dikkate alınması ve incelenmesi gerekir. HUMK’nun 415. maddesi hükmü dikkate alındığında bu konudaki giderlerin re’sen karşılanabilirliği düşünülmelidir. Buna göre yapılacak inceleme sonunda davacının ehliyetli olduğunun saptanması halinde ise davada dayanılan diğer sebep yönünden gerekli araştırma yapılmalıdır.Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler ve yasa hükümleri çerçevesinde bir araştırma yapılarak Adli Tıp Kurumundan alınacak raporla tüm delillerin birlikte değerlendirilip davacının akit tarihi olan 16.1.2001 tarihinde tasarruf ehliyetine sahip olup olmadığının saptanması, ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde hile hukuksal nedeni üzerinde durularak bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturmayla yetinilerek yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir.Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 26.11.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.