YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/10456
KARAR NO : 2009/12031
KARAR TARİHİ : 18.11.2009
MAHKEMESİ : TEKİRDAĞ 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 25/05/2009
NUMARASI : 2007/402-2009/158
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, davalı M..’e, aldığı borcun teminatı olarak tapuda satış göstermek suretiyle 13 parsel sayılı taşınmazını temlik ettiğini, borcunu ödemesine karşın taşınmazın iade edilmeyerek muvazaalı olarak davalı H..’e devredildiğini ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur. Davalı H.., taşınmazı iyiniyetle edindiğini belirterek, davanın reddini savunmuş, diğer davalı Mehmet davaya yanıt vermemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, inanç sözleşmesi hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davalı Mehmet hakkındaki davanın husumetten, davalı H.. hakkındaki davanın ise iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir.
Davacının, çekişmeli taşınmazını 21.09.2000 tarihinde davalı M..’e satış suretiyle temlik ettiği, M..’inde 25.02.2003 tarihinde diğer davalı H..’e yine satış yoluyla aktardığı kayden sabittir.
Kayıt maliki olmayan davalı M.. hakkındaki tapu iptal ve tescil istekli davanın husumet yokluğundan reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazı yerinde değildir. Reddine.
Davalı H.. hakkındaki temyizine gelince; inanç sözleşmesi iddialarının, 05.02.1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı delil ile kanıtlanabileceği yargısal uygulamalar gereğidir. Davacı, 21.09.2000 tarihli kendi imzası ile birlikte davalı M..’in de imzasını taşıyan belgeyi ibraz etmiş; Mahkemece, davacının dava konusu taşınmazı davalı M..’e, aldığı borcun teminatı olarak temlik ettiği kabul edilmiş, davalı M.. tarafından karar temyiz edilmemekle taşınmazın teminat amaçlı verildiği hususu artık kesinlik kazanmıştır.
Taşınmazı inanç sözleşmesi ile temellük eden kişinin, üçüncü kişiye temlikine yasal bir engel yoktur. Nitekim, davalı M..’te taşınmazı diğer davalı H..’e satış yoluyla aktarmıştır.
Bilindiği üzere; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri
insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır işte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarakta tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur.Belirtilen ilke Türk Medeni Kanununun 1023 .maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin l.fıkrasına göre “Bir ayni hak yolsuz olarak tesçil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür.
Ne var ki, tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması,bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle “kötü niyet iddiasının defi değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı Inançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda ise; mahkemece, ikinci el durumundaki davalı H..’in taşınmazı ediniminde iyiniyetli olup olmadığı yönünde hükme yeterli bir araştırma ve soruşturma yapılmaksızın, davacı ile davalı M.. arasında düzenlenen 21.09.2000 tarihli sözleşme de taraf olmadığı, kötüniyetli olduğunun yazılı belge ile kanıtlanamadığı gerekçesiyle hakkındaki davanın reddine karar verildiği görülmektedir.
Hal böyle olunca; davalı H..’in taşınmazı ediniminde iyiniyetli olup olmadığının yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca araştırılması bu yönde tarafların bildirecekleri tüm delillerin toplanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken anılan husus gözardı edilerek kötüniyet hususunun yazılı belge ile kanıtlanması gerekir şeklinde yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davacının temyiz itirazları yerindedir.Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 18.11.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.