Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2009/8106 E. 2009/12021 K. 17.11.2009 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/8106
KARAR NO : 2009/12021
KARAR TARİHİ : 17.11.2009

MAHKEMESİ : İZMİR 6. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 27/04/2009
NUMARASI : 2007/487-2009/166
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, miras bırakanlarının tasarruf ehliyetinin bulunmadığı dönemde vekil tayin ettiği H.T.. isimli kişi aracılığıyla maliki olduğu 9 parselde yer alan 3 nolu bağımsız bölümün satış suretiyle ve düşük bedelle davalıya temlik ettiğini, vekil ve davalının karı, koca olup vekâletnamenin doktor ve noter eve getirilmek suretiyle alındığını, edimler arasında aşırı nispetsizlik bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı, taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığını, iddiaların yerinde olmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, taşınmazın temliki tarihinde miras bırakanın fiil ehliyetine haiz olduğu, davalının bedelini ödeyerek çekişme konusu yeri satın aldığı, olayda herhangi bir kandırma olgusu bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 17.11.2009 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vs. Vekili Avukat O. A.. ile temyiz edilen vekili Avukat D. F.. geldiler, davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz eden vekili avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; özellikle dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçiminden miras bırakan L. K..’ın maliki olduğu taşınmazı davalıya temlik ettiği tarihte ehliyetsiz olduğu ileri sürülmek suretiyle eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Ehliyetsizlik iddialarının, 2659 Sayılı Yasanın 7 ve 16. maddeleri hükmü gereğince Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesinden alınacak raporla saptanması gerekeceği tartışmasızdır.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kâğıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hâkimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hâkimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Somut olaya gelince davacıların murisin satış işleminin zorunlu ve gerekli kıldığı derecede ciddi düşünmek ve hareket etmek yeteneğinden yoksun olduğunu iddia etmelerine, dinlenen davacı tanıklarının ise 2006 yılında deprosyana girdiğini, ruhsal sorunları bulunduğunu ve ölüm korkusu yaşadığını belirtmelerine karşın, mahkemece iddianın nitelendirilmesinde hataya düşülerek ehliyetsizlik hukuksal nedeni yerine iddianın Borçlar Kanununun 28.maddesinde düzenlenen “hile” olarak vasıflandırılmak suretiyle ehliyetsizlik yönünden bir araştırma yapılmadan ifade edilen sağlık sorunlarının akli melekeleri etkileyecek nitelikte olmadığı, taşınmazı bedel karşılığı sattığı, kandırılmadan söz edilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki, HUMK.’nun 76.maddesi gereğince vakaları bildirmek ve ileri sürmek taraflara, nitelemeyi yaparak uygulanacak yasal düzenlemeyi tespit edip tatbik etmek hakime aittir. O halde, mahkemenin hukuki tavsifinin doğru ve yerinde (matluba muvafık) olduğu söylenemez.
Hal böyle olunca, öncelikle ve kamu düzeni ile ilgili olması sebebiyle akit tarihinde miras bırakanın hukuki ehliyete haiz olup olmadığının yukarıda açıklanan ilkeler ve yasa hükümleri çerçevesinde araştırılması, tüm delillerin birlikte değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davacılar vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün belirtilen nedenlerle, HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 19.12.2008 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 625.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 17.11.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.