YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/8172
KARAR NO : 2009/12019
KARAR TARİHİ : 17.11.2009
MAHKEMESİ : FETHİYE 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 31/07/2008
NUMARASI : 2006/494-2008/424
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, kayden maliki bulunduğu 1987 ada 2 parsel sayılı taşınmazı oğlu davalının bina yapmak suretiyle işgal ettiğini ileri sürerek, el atmanın önlenmesine ve binanın yıkımına karar verilmesini istemiştir.Davalı, dava konusu taşınmaza davacının rızasıyla ve yerin mülkiyetinin kendisine verileceği vaadine güvenerek iyi niyetle bina yaptığını, otuz yıldır bu yeri kullandığını, bina değerinin arazi değerinden fazla olduğunu belirtip, davanın reddini savunmuş; birleşen davasında ise, 1987 ada 2 parsel sayılı taşınmaza iyi niyetle yapılandığını ileri sürüp, taşınmazın temliken tesciline, olmadığı takdirde bina bedelinin tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.Mahkemece, davalının çekişme konusu taşınmazı yapılanmak suretiyle işgal ettiği, bina yapımına katkıda bulunduğundan sadece malzeme bedelini isteyebileceği gerekçesiyle davanın kabulüne, birleşen davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.Karar, davacı ve davalı tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 17.11.2009 Salı günü saat 9.30 da daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, çaplı taşınmaza el atmanın önlenmesi, yıkım, birleşen dava ise temliken tescil, olmadığı takdirde tazminat isteklerine ilişkindir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacının kayden maliki olduğu 1987 ada, 2 parsel sayılı taşınmaz üzerine oğlu olan davalının ev yaptığı, 82,08 m2 alanlı tek katlı yığma bina nitelikli konutun üç oda, mutfak, banyo ve tuvaletten ibaret ve uzun süredir davalının kullanımında bulunduğu, davacı tarafından akdedilen 18.08.2006 tarihli kat karşılığı inşaat sözleşmesine binaen dava dışı yüklenicinin davalıdan taşınmazın tahliyesini istediği, yerin kendisine verileceği inancı ve davacı babanın rızasıyla evin yapıldığını savunan davalının, birleşen davada temliken tescil, olmadığı takdirde tazminat talebini ileri sürdüğü anlaşılmaktadır.
Davacının Türk Medeni Kanununun 683. maddesinden kaynaklanan mülkiyet hakkına değer verilmek suretiyle mahkemece elatmanın önlenmesine karar verilmesi kural olarak isabetli ise de; tarafların baba-oğul oldukları, davalının uzun süredir çekişme konusu evde oturduğu halde davacının ihtarname göndermediği gibi taşınmazdan çıkmasını da istemediği, bir kısım tanıkların davacı babanın iki oda bir mutfak yaptığını beyan etmeleri karşısında kötü niyetli sayılamayacak davalının temliken tescil ve tazminat talepleri yönünden yıkımın aşırı zarar doğurup doğurmayacağı hususu önem arzetmekte ancak mahkemece bu konuda yapılan araştırma, inceleme ve değerlendirmenin hükme yeterli olduğu söylenemez. –
Bilindiği gibi; başkasının taşınmazına, temelli ve kalıcı nitelikte yapı yapılması durumunda, Medeni Kanunun 684. ve 718.maddeleri hükümleri gereğince yapının üzerinde veya altında bulunduğu taşınmazın tamamlayıcı parçası(mütemmim cüzü) haline geleceğinden ana taşınmazın mülkiyetine tabi olur. Yasa koyucu bu konumdaki taşınmaz maliki ile yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi genel hükümlere bırakmamış Medeni Kanunun 722,723,724 maddelerinin özel hükümleri ile düzenlemeyi uygun bulmuştur.
Bir kimse kendi malzemesi ile başkasının taşınmazına sürekli esaslı ve tamamlayıcı (mütemmim cüz) nitelikte yapı yapmışsa ve (Medeni Kanunun 724 maddesine göre), “…yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa iyi niyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini isteyebilir…” Söz konusu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere taşınmazın mülkiyetinin yapı malikine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi inançtır. Öngörülen iyi inancın Medeni Kanunun 3. maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyi inanç olduğunda kuşku yoktur. Bu kural, el attığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşın bilecek durumda olmamasını; ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebin bulunmasını ifade eder. Böyle bir davada iyi inançlı olduğunu iddia eden kişinin 14.2.1951 tarih 17/1 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi bu iddiasını ispat etmesi gerekir. İkinci koşul ise, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul, dava gününe ve objektif esaslara göre saptanmalı fazlalık ilk bakışta kolayca anlaşılmalıdır. Üçüncü koşul olarak ta yapıyı yapan, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemelidir. Uygun bedel genellikle yapı için lazım olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de, büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde meydana gelecek noksanlıklar, varsa taşınmaza bağlı öteki zararlar göz önünde bulundurularak bu bedelin aşılması hak ve nesafet kuralı gereğidir. Hemen belirtmek gerekir ki, temliken tescil isteme hakkı ancak, yapı yapıldığı sıradaki taşınmazın maliki olan kişiye karşı açılacak davada ileri sürülebilecek bir kişisel hak olup, yenilik doğurucu bu dava sonunda, verilen kararın kesinleşmesinden sonra ayni hakka dönüşebilir.Öte yandan, Medeni Kanunun 722. maddesi taşınmaz malikine rızası olmaksızın yapılmış ve yıkımı aşırı zarar doğurmayan yapının yıkımını isteme hakkı tanımış, yıkım masrafının yapı malikine ait olacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki, yasada aşırı zarar kavramı tanımlanmadığından yasa koyucunun bu yöndeki asıl amacının göz önünde tutulmasında yarar vardır. Değinilen maddenin düzenlemesine yol açan asıl neden, meydana getirilen yapının korunmasındaki mevcut olan genel iktisadi yarardır. Diğer bir söyleyişle yapının yıkımı halinde dava tarihine göre objektif ölçüler içerisinde tespit edilecek zararın çok fazla olması aşırı zararın varlığını gösterir. Bununla birlikte gerektiğinde özel ve teknik hususlarda uzman bilirkişilerin bilgisine başvurulmak suretiyle taşınmaz sahibinin o yapıdan yararlanma derecesi arsanın bütünlüğünün bozulup bozulmaması taşınmazın değerinde doğacak noksanlık gibi sübjektif olgularda dikkate alınmalıdır.Aşırı zarar doğması sebebiyle yapı yıkılamadığı takdirde taşınmaz malikinin mamelekinde sebepsiz bir zenginleşme meydana geleceğinden, taşınmaz malikinin malzeme malikine (muhik) bir tazminat vermesi gerektiği, malzeme maliki iyi niyetli değilse tazminat miktarının, levazımın en az kıymetini geçemeyeceği, aynı yasanın 723. maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda, 4.3.1953 tarih 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararının gerekçesinde benimsenen ve uygulamada kararlılık kazanmış ilke uyarınca aşırı zarar nedeniyle yapı yıkılamıyorsa, iyi veya kötü niyete göre, haklı (muhik) tazminat veya en az levazım bedelini ödeyip ödemeyeceği, arsa malikinden sorulmalı, kabul ettiği takdirde bu bedel karşılığı yapının taşınmaz malikine aidiyeti kabul edilmeli, aksi halde yıkım isteği reddedilmelidir. Maddedeki (muhik tazminat) sözcüğünden salt inşaat bedeli değil olayın özelliğine göre, Medeni Kanunun 4.maddesinden aldığı yetkiye dayanarak hâkimin takdir edeceği en uygun bedel (asgari levazım bedeli) ise, taşınmaz maliki yönünden yapının sübjektif (öznel) olarak taşıdığı değer anlaşılmalıdır.
Hal böyle olunca, mahkemece yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılmadan, eksik inceleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Taraf vekillerinin bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edenlere geri verilmesine, 17.11.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.