Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2009/8913 E. 2009/11624 K. 09.11.2009 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/8913
KARAR NO : 2009/11624
KARAR TARİHİ : 09.11.2009

MAHKEMESİ : ŞANLIURFA 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 22/04/2009
NUMARASI : 2005/147-2009/160
DAVACI : SALİH ÖNCEL VS.
Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;
Davacılar, vekalet verilen davalı E. D..’ın vekalet görevini kötüye kullanarak ve diğer davalılarla işbirliği içerisinde vekalet verilmeyen 10 ve 43 parsel sayılı içerisinde fıstık ağaçları olan taşınmazlarını davalılar S. ve F..’a sattığını, bu satışın geçersiz olduğunu, ayrıca davalı S..’nin 10 sayılı parseldeki fıstık ağaçlarını sökerek taşınmazına zarar verdiğini, bu taşınmazdan sökülen ağaçların bir kısmını 43 parsel sayılı taşınmazına dikerek bu taşınmazlarına haksızca müdahale ettiğinin ileri sürerek, tapu iptali ve tescil ile elatmanın önlenmesi ve tazminat isteğinde bulunmuştur.
Davalı taraf, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacı tarafın vermiş olduğu vekaletnamede belirtilen miktardan fazla hisse temliki yapılmadığı gerekçesiyle açılan elatmanın önlenmesi, tazminat ve tapu iptal tescil davalarının reddine, davalı E.. hakkında açılan davanın ise HUMK 409/5 maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava ve birleşen dava; tapu iptali ve tescil ile elatmanın önlenmesi ve tazminat isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davaların reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacıların satış yetkisini de içerir şekilde davalı E..’ü vekil tayin ettikleri ve E.. tarafından davacıların 3, 4, 6, 7, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 21, 23, 24, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 41, 43, 45, 48, 58, 59, 60 ve 63 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarının 13.10.2004 tarihli satış işlemi ile davalılar F.. ve S.. Ö..’e temlik edildiği anlaşılmaktadır.
İddianın ileri sürülüş biçimine ve dava dilekçesinin içeriğine göre, birleşen davada dayanılan hukuki sebebin, vekalet görevinin kötüye kullanılmasına ilişkin bulunduğu görülmektedir. Oysa mahkemece bu konuda hükme elverişli olacak yeterli bir araştırma yapılmaksızın bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun
hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Hal böyle olunca özellikle yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde iddia ve savunma doğrultusunda taraf delillerinin toplanması, hükme elverişli olacak şekilde delillerin değerlendirilmesi, satışın vekalet görevi kötüye kullanılarak yapılıp yapılmadığının duraksamaya yer bırakmayacak şekilde açıklığa kavuşturulması, gerçekten de vekalet görevinin kötüye kullanıldığının anlaşılması halinde asıl ve birleşen davaların, istenen tazminat talebi de değerlendirilmek ve belirlenmek suretiyle, kabulü gerektiğinin düşünülmemesi, aksi halde davaların reddine karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye dayalı hüküm kurulması doğru olmadığından yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.
Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 09.11.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.