Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2013/18679 E. 2014/5193 K. 10.03.2014 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/18679
KARAR NO : 2014/5193
KARAR TARİHİ : 10.03.2014

ESAS NO : 2013/18679
KARAR NO : 2014/5193
MAHKEMESİ : KOCAELİ 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 30/04/2013
NUMARASI : 2011/303-2013/288

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi ..’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

-KARAR-

Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptal ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu 1118 parsel sayılı taşınmazın temlik konusu yapılmadığı ve payların halen davacılar adına kayıtlı olduğu, dava konusu 1126 parsel sayılı taşınmazın ise dava dışı kişiler adına kayıtlı olduğu saptanmak ve tapu iptal, tescil davalarının kayıt malikine karşı açılacağı gözetilmek suretiyle bu parseller bakımından davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacı tarafın bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.
Davacı tarafın diğer temyiz itirazlarına gelince, Kocaeli 3. Noterliğinin 01/11/2000 tarihli vekaletnamesiyle davacılar İlmiye, Sebahattin ve dava dışı Hasan’ın, Kocaeli 2. Noterliğinin 15/08/2001 tarihli düzenleme şeklinde vekaletnamesiyle davacı Ahmet’in; yine Kocaeli 3. Noterliğinin 01/04/2002 tarihli vekaletnamesiyle davacı Sebahattin’in, bir kısım davacıların mirasbırakanı Hüseyin ve dava dışı Hasan’ın, intikal ve adlarına intikal edecek taşınmazların satışı konusunda dava dışı G.. E..’u vekil tayin ettikleri, vekil tarafından davacılara ait 1119 parseldeki payın 30.04.2003 tarihinde, 1112, 1113, 1114 ve 1127 parsellerdeki payların ise 08.03.2006 tarihinde davalıya temlik edildiği kayden sabittir.
Bilindiği üzere, Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; mahkemece hükme yeterli bir araştırma ve inceleme yapıldığını söyleyebilme imkanı bulunmamaktadır. Ayrıca mahkemenin, vekaletnamenin resmi nitelikte belge olduğu, davacıların iradelerinin hata veya hile nedeniyle fesada uğratıldığına ilişkin delil sunulmadığı satış işlemlerinde herhangi bir usulsüzlük bulunmadığı, vekaletnamenin verildiği tarihten çok sonra ve değişik tarihlerde satış işlemlerinin yapıldığı ve davanın da aradan bir yıldan fazla zaman geçtikten sonra açılması nedeniyle 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 31. maddesi uyarınca sözü edilen işleme davacıların onay verdiklerinin kabul edilmesi gerektiği yönündeki gerekçesi doğru değildir.
Hal böyle olunca, yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılması, tarafların gösterdiği ve gösterecekleri tüm delillerin toplanması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.
Davacı tarafın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,10.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.