Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2013/3918 E. 2014/3474 K. 18.02.2014 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/3918
KARAR NO : 2014/3474
KARAR TARİHİ : 18.02.2014

MAHKEMESİ : MANAVGAT 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 03/05/2012
NUMARASI : 2009/220-2012/320

Taraflar arasında görülen tapu iptal ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 18.02.2014 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı Al. O. vekili Avukat, davalı A. Y. gelmedi, temyiz edilen asli müdahil E. D. vekili Avukat M.E.S. A. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davacı S. ., davacı A. P. gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil ve önalım bedeli isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; davacıların paydaşı oldukları 267 parsel sayılı taşınmazın satışı için davalılardan A.. Y..’ı 13.09.2007 tarihinde vekil tayin ettikleri, vekilin anılan vekâletnameyi kullanarak davacıların toplam 12/16 payını 14.02.2008 tarihinde diğer davalı A.. O..’a satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.
Davacılar, taşınmazın murisleri M. E. P.’dan miras kaldığını, taşınmazın satışı için vekil tayin ettikleri,davalı A.. Y..’ın taşınmazı kötü niyetli olarak diğer davalı A.. O..ı’na tapuda gerçek değerinden daha az bir bedel göstererek devrettiğini, kendilerine herhangi bir ödeme yapılmadığını, maliki oldukları taşınmazın hukuka aykırı bir şekilde davalı A.. O..’a aktarıldığını, dava konusu taşınmazda payı bulunan diğer kişiler tarafından önalım davası açıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekâlet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 6098 sayılı TBK. nun 506. (818 sayılı BK. nun 390/2.) maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekâleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, mâkûl sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Türk Medeni Kanunu’nun (TMK)3. maddesi anlamında iyiniyetli ise yani vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil, vekâlet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hâkim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa, bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; hükme yeterli bir soruşturma yapılmaması yanında, yargılama sırasında davacılar tarafından dosyaya sunulan,davacılar ile dava dışı E.. D.. arasında düzenlenen 22.10.2009 tarihli protokol ve taahhütname başlıklı protokolde ”…267 ve başka taşınmazların devredileceği,ancak 267 parsel sayılı taşınmaz ile ilgili derdest tapu iptal ve tescil davası olduğundan devrinin yapılamadığı ,davanın sonucunda taşınmazın davacılar adına tesciline karar verilmesi halinde taşınmazı alıcıya devretmeyi gayrıkabıli rücu olmak kaydı ile kabul ve taahhüt ettiklerini ..” imzaları ile tasdik ederek beyan ettikleri ve aynı tarihli ve 04.01.2012 tarihli davadaki tüm haklarını E.. D..’a temlik ettiklerine dair temlikname imzaladıkları, bunun üzerine temlik alan E.. D..’ın kendi adına davayı takip ettiği ve mahkemece davanın kabulü ile taşınmazın E.. D.. adına tesciline karar verildiği görülmektedir.
Ne varki;davacıların, Erdal ile yapmış olduğu temlikname, Borçlar Kanununun 162 ve devam eden maddelerinde öngörülen “alacağın temliki” niteliğinde kabul edilemez. Anılan yasal düzenlemelerde öngörülen ve devri mümkün olan hak bir alacağa ilişkindir. Oysa; eldeki davada yapılan temlikin koşulların gerçekleşmesi halinde mülkiyetin nakline ilişkin olduğu açıktır. Böylesine taşınmazların mülkiyetinin devrini öngörecek nitelikte yapılan temliknamenin yasal olduğunu da söyleyebilme olanağı yoktur. Bu nedenle, temlik alan Erdal’ın davada yasal açıdan sıfatının varlığı da kabul edilemez.
Hal böyle olunca, davalının davayı takip ettiği ve davacıların da davadaki sıfatının devam ettiği gözetilerek, davacılar bakımından yukarıda belirtilen ilke ve olgular çerçevesinde işin esasının incelenmesi,taşınmaz başında keşif yapılıp taşınmazın değerinin belirlenmesi,toplanan ve toplanacak tüm delillerin birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
Davalıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir.Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.12.2013 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden davalı A.. O.. vekili için 1100.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenlerden alınmasına, 18.02.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.