YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/13157
KARAR NO : 2014/17394
KARAR TARİHİ : 11.11.2014
MAHKEMESİ : KUMRU ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 25/03/2013
NUMARASI : 2008/76-2013/31
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece M.. A.. mirasçıları yönünden karar verilmesine yerolmadığına, diğer davacıların davalarının kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
-KARAR-
Dava; M.. A.. mirasçıları yönünden hile hukuksal nedenine , diğer davacılar yönünden ise vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davacılar; maliki oldukları dava dışı 103 ada 13 parsel sayılı taşınmazı davalıya satış yoluyla devrettiklerini, paralarını aldıklarını, ancak anılan taşınmazın satışı sırasında iradelerinin hileli yollarla fesada uğratılarak satış iradeleri olmadığı halde 102 ada 2, 112 ada 47, 132 ada 12, 131 ada 16 parsel sayılı taşınmazların da davalıya satışının yapıldığını ileri sürerek iptal ve tescil isteğinde bulunmuşlardır.
Davalı; iddiaların asılsız olduğunu, yazılı belge ile ispatlanması gerektiğini, temlik tarihinden 7 yıl sonra davanın açıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; yerel bilirkişi ve tanıkların çekişmeli taşınmazların davalıya satıldığını bilmedikleri, davacıların satış iradeleri olmadığı halde davalının iradelerini fesada uğratmak suretiyle adına tescil ettirdiği gerekçesiyle M.. A.. mirasçıları dışındaki davacıların davalarının kabulüne, M.. A… mirasçıları yönünden davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan tüm delillerden; 102 ada 2, 112 ada 47, 132 ada 12, 131 ada 16 parsel sayılı taşınmazlar ile dava dışı 103 ada 13 parselin Abdurrahman çocukları H.. Ç.., A.. P.., H.. D.. , F.. A.. F.. .. ve M.. A.. adlarına kadastro yoluyla 16.01.2001 tarihinde tapuya tescil edildiği, M.. A.. dışındaki tüm kayıt maliklerinin … Noterliğince düzenlenen 25.06.2001 tarih 1062, 1066, 1068, 1074, yevmiye nolu vekaletnamelerle … ilçesi …Mahallesinde bulunan taşınmazlarını dilediği kişiye dilediği bedelle satış yönünde Mehmet oğlu Z.. C..i vekil tayin ettikleri, Z.. C..’in anılan vekaletnameleri kullanarak H.. D.., H.. Ç.., A.. P.., F..A.. ve F… B..’in vekili sıfatıyla tapu maliklerinden M.. A…ise asaleten çekişmeli taşınmazlar ile dava dışı 103 ada 13 parseldeki paylarının tamamını 26.06.2001 tarihinde 7.500.000.000ETL bedelle Mustafa oğlu R.. A..’ya sattıkları, M.. A..’nın 22.03.2002 tarihinde öldüğü, mirasçılarından Halim, Hikmet, Kezban, Veysel, Sabri ve Pembe’nin dava açtıkları, diğer mirasçıların ibraname ve feragat dilekçesi verdikleri, tapudaki maliklerden H.. Ç..’ın 07.06.2002, Fatma Aslan’ın 05.11.2005 tarihinde öldükleri, anılan kişilerin tüm mirasçılarının yine paydaşlardan Ayşe, Hanife ve Fahriye’nin ise hayatta olup hile hukuksal nedenine dayanak 27.05.2008 tarihinde temyize konu davayı açtıkları anlaşılmaktadır.
Tüm davacılar hile hukuksal nedenine dayanmışlar ise de, 6100 sayılı HMK 33. (1086 sayılı HUMK 76.) maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak mahkemeye aittir.
İddianın ileri sürülüş biçimi, dava dilekçesinin içeriği ve dosyadaki mevcut deliller birlikte değerlendirildiğinde; M.. A.. çekişmeli taşınmazlardaki payını vekil kullanmaksızın bizzat, oğlu olan davalı Rahim’e sattığından M.. A.. mirasçıları yönünden hile hukuksal nedenine dayanıldığı, diğer paydaşlar ise paylarını vekilleri Z.. C.. aracılığıyla davalıya sattıklarından vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanıldığı açıktır.
Hile (aldatma), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma, hilede ise yanıltma söz konusudur. 6098 s. Türk Borçlar Kanununun (TBK) 36/1. (818 s. Borçlar Kanunun (BK) 28/1.) maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse yanılma (hata) esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.
Öte yandan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Aldatmanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir.
6098 sayılı Türk Borçlar Yasasının 39. ((818 Sayılı Borçlar Kanununun 31.) maddesi hükmü uyarınca, hata ve hileye maruz kalan kimsenin hata ve hileyi öğrendiği tarihten itibaren 1 yıl içerisinde davasını açması öngörülmüş olup, anılan sürenin hak düşürücü süre olduğu tartışmasızdır.
Hak düşürücü süre kamu düzeni ile ilgili bulunduğundan mahkemece, davanın her aşamasında tarafların ileri sürmesine gerek kalmadan resen gözetilmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Bilindiği üzere Borçlar Kanununun temsil ve vekalet aktini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
6098 s. Türk Borçlar Kanununda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde (818 s. Borçlar Kanununun 390.) maddesinde aynen; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.
Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.
Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. (TBK’nin 504/1) Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış tescil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilinin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 s. Türk Medeni Kanunun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Ne varki; mahkemece yapılan inceleme ve araştırmanın yukarıda değinilen ilkeler gözetildiğinde hükme yeterli ve elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur.
Somut olaya gelince , M.. A.. mirasçılarından H.. A.. 13.11.2008 günlü oturumda davacıya yapılan devir işleminden 2003 yılında haberdar olduğunu bildirmiştir. Dolayısı ile H.. A..’nın devir işlemini 2003 yılında öğrendiğinin kabulü gerekir.
Hal böyle olunca; 6098 sayılı Türk Borçlar Yasasının 39. ((818 Sayılı Borçlar Kanununun 31.) maddesi hükmü uyarınca, hileli işlemin öğrenildiği tarihten itibaren 1 yıllık hakdüşürücü süre geçirildikten sonra 27.05.2008 tarihinde dava açıldığından H.. A..’nın davasının hakdüşürücü süre yönünden reddine karar verilmesi gerekirken anılan husus gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmadığı gibi M.. A..’nın mirasçıları olan davacılardan Halim, Kezban, Veysel, Sabri ve Pembe’nin hile , M.. A.. mirasçıları dışındaki diğer davacıların ise vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiaları bakımından yukarıda açıklanan ilke ve olgular uyarınca araştırma ve inceleme yapılması, taraf delilleri toplanarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken hukuki nitelemede yanılgıya düşülüp noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı biçimde hüküm tesisi isabetsizdir.
Davalı vekilinin bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenle (6100 sayılı HMK’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 11.11.2014 günü oybirliğiyle karar verildi.