Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2014/13415 E. 2016/9090 K. 04.10.2016 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/13415
KARAR NO : 2016/9090
KARAR TARİHİ : 04.10.2016

MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL

Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 04.10.2016 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat … ile temyiz edilen davalı … vekili Avukat … geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı … vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

-KARAR-

Dava, vekâletnamenin hile ile alındığı ve kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir.
Davacı, 40975 ada 1 parsel sayılı taşınmazın 5/12 paydaşı iken davalılardan …’ın, payını tapuda adına tescil ettireceği, kredi alacağı, borçlarını kapattıracağı vaatleri ile kendisini kandırıp hileye düşürüp vekâletname aldığını ve bu vekâletname ile taşınmazdaki payını diğer davalı …’e sattığını, …’in eşi …’in arkadaş olduklarını, kendisine taşınmazın satış bedelinin de ödenmediğini ileri sürerek tapu iptal ve tescile karar verilmesini istemiştir.
Davalı …, davacıyı kandırmadığını, satış işlemini davacının talimatı doğrultusunda yaptığını para alış verişinin kendisi dışında olduğunu, ayrıca adına tapu kaydı bulunmadığını öne sürerek davanın reddini savunmuştur.
Davalı …, vekâletin veriliş biçiminden haberdar olmadığını, eve kendileri bakarken davacı …’in de orada olduğunu satış bedelinin nakden ve ayın olarak ödendiğini savunmuş ve davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, üzerinde üç ayrı girişli bir adet 4 katlı(4. katı kaba inşaat halinde) bina, bir adet 2 katlı bina ve bir adet tek katlı bina mevcut olan davaya konu 40975 ada 1 parsel sayılı taşınmazın 5/12 payı davacı adına kayıtlı iken; bu payın, davacının 24.02.2011 tarihli vekâletnamesiyle vekil kıldığı davalı … tarafından önce 30.03.2011 tarihinde iştirak hali müşterek mülkiyete çevrilerek 18.04.2011 tarihli resmi akitte 30.000,00-TL’ye diğer davalı …’ya satış yoluyla devredildiği; anılan payın dava tarihindeki gerçek değerinin 120.000,00-TL olduğunun keşfen saptandığı; diğer taraftan, davalı … ile davalı …’in kocası …’in oto işiyle iştigal ettikleri ve daha önceden birbirlerini tanıdıkları; öte yandan, satış nedeniyle davacıya herhangi bir bedel ödendiğine ilişkin sübuta yarayan bir delilin de davalılarca ibraz edilemediği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere, Borçlar Kanununun temsil ve vekâlet akdini düzenleyen hükümlerine göre, vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda(TBK) sadakat ve özen borcu vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde (818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 390. maddesi) aynen; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse görülecek işin niteliğine göre belirlenir(TBK’nin 504/1). Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil, değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilinin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun(TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekâlet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekâlet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re’sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötüniyeti teşvik etmek, en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötüniyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Yukarıda değinilen olgular ve yargılama sırasında dinlenen tanık anlatımları, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde; vekil davalı …’in vekâlet görevini kötüye kullandığı ve kendisiyle el ve işbirliği içerisinde hareket eden diğer davalı … ile birlikte davacıyı zararlandırdıkları sonuç ve kanaatine varılmaktadır.
Hâl böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile reddedilmesi isabetsizdir.
Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 21.12.2015 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.350.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 04.10.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.