Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2014/16698 E. 2014/17011 K. 06.11.2014 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/16698
KARAR NO : 2014/17011
KARAR TARİHİ : 06.11.2014

MAHKEMESİ : HENDEK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 15/05/2013
NUMARASI : 2011/365-2013/226

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

-KARAR-

Dava vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden Hendek Noterliği’nin 25.09.2000 tarihli vekaletnamesiyle davacılar Sevim ve Sevinç’in dava konusu 116 ada 53, 59 ve 61 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin intikal işlemlerinin yapılması ve taşınmazların satışı konusunda kardeşleri Aysel’i vekil tayin ettikleri; 03.08.2005 tarihinde ise dava konusu taşınmazların davacıların annesi Esma tarafından Aysel’in eşi olan davalıya satış suretiyle temlik edildiği; davacıların, vekil tayin ettikleri Aysel’in vekalet görevinin kötüye kullanarak taşınmazları anneleri Esma’ya devrettiğini, annelerinin de davalıya temlik ettiğini ileri sürerek eldeki davayı açtıkları ancak dosya iki kez geri çevrilmesine rağmen anılan taşınmazları anne Esma’nın ne şekilde edindiğini gösteren dayanak kayıtlar getirtilmediğinden yapılan temlikte vekaletnamenin kullanılıp kullanılmadığının tespit edilemediği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere Türk Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Türk Borçlar Kanunu’nda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve anılan kanunun 506/2. maddesinde “Vekil, üstlendiği iş ve hizmetleri, vekalet verenin haklı menfaatlerini gözterek sadaket ve özenle yürütmekle yükümlüdür…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekilin bundan sorumlu olacağı da açıktır.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi emredici nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince, dava konusu taşınmazları anne Esma’nın kimden ve ne şekilde edindiği, edinim sırasında vekaletnamenin kullanılıp kullanılmadığı belirlenmemiş ve davacılar adına vekâleten devredilen paylar bulunması halinde yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda hükme yeterli bir araştırma yapılmadan sonuca gidilmiştir.
Kabule göre de; mahkemece, vekalet görevinin kötüye kullanılmadığı belirtildiği halde vekille işlem yapan davalının iyiniyetli olmadığından bahisle davanın kabul edilmesi de doğru olmadığı gibi davacı tarafın muris muvazaasına yönelik açık bir talebi bulunmadığı ve davacıların varsa devredilen payları da belirlenmediği halde miras payı oranında iptal tescile karar verilmiş olması da isabetli değildir.
Ayrıca, kabul edilen dava değeri üzerinden nisbi karar ve ilam harcı tahsili yönünde hüküm kurulması gerekirken, harç yönünden hüküm kurulmaması da hatalıdır.
Hâl böyle olunca davacı tarafın iddiası ve değinilen olgular dikkate alınarak gerekli araştırma ve incelemenin yapılması özellikle davacılar adına vekaleten işlem yapılıp yapılmadığının belirlenmesi şayet yapılmışsa yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde ve eksik inceleme sonucunda karar verilmesi doğru değildir.
Davalı tarafın temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 06.11.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.