YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/236
KARAR NO : 2014/16903
KARAR TARİHİ : 05.11.2014
MAHKEMESİ : ÜRGÜP ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 02/04/2013
NUMARASI : 2012/389-2013/79
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davalı Şükrü’nün kayıt maliki olmaması nedeniyle hakkındaki davanın reddine, davalılar arasındaki devir işleminin danışıklı olduğu gerekçesiyle davalı Mustafa’ya yönelik davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı M.. T.. tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
-KARAR-
Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkin olup mahkemece; davalı Şükrü’nün kayıt maliki olmaması nedeniyle hakkındaki davanın reddine, davalılar arasındaki devir işleminin danışıklı olduğu gerekçesiyle davalı Mustafa’ya yönelik davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davacı, 903 ada 6 parsel sayılı kargir apartman vasfındaki taşınmazın 3/4 payının adına kayıtlı iken Ş.. Ş..’den aldığı borç para karşılığında bu kişiye devrettiğini, Şükrü tarafından verilen belgede ” iş bu tapu borç karşılığı alındı, bana borcunu ödediği zaman iade etmeyi kabul ediyorum” şeklinde beyanda bulunduğunu, ancak davalı Şükrü’nün taşınmazdaki payını geri vermemek için diğer davalı Mustafa’ya devrettiğini, davalılar arasındaki işlemin de muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Davalı Mustafa, tapu sicilindeki kayda güvenerek işlem yapan iyiniyetli üçüncü kişi olduğunu; davalı Şükrü ise davacının kendisine olan borçlarını ödemeden karşılıklı rızaya dayanan bu inançlı işlemden dolayı tapunun devrinin istenemeyeceğini savunmuşlardır.
Hemen belirtilmelidir ki; inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (818 sayılı Borçlar Kanunu mad.81 6098 sayılı TBK’nun 97) md. Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanununun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ ifa uğruna edim “ olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur.
Dosya kapsamına ve incelenen delillere göre, inançlı işlem olgusunun varlığı imzası inkar edilmeyen ve kabul edilen tapu senedi arkasındaki davalı Şükrü’nün beyanı ile sabittir. Bir başka deyişle, borç ihtilafsızdır. İkinci el konumundaki Mustafa’nın da davacının taşınmazla ilgisini, durumunu bilen ve bilmesi gereken kişi konumunda olduğu, davalı Şükrü’ye satış bedelini ödediğinin kanıtlanamadığı, taşınmazın bulunduğu yerde yaşamadığı, diğer davalı ile arkadaş oldukları gibi olgular karşısında Türk Medeni Kanunu’nun 1023.maddesi koruyuculuğundan yararlanamayacağı kuşkusuzdur.
Somut olayda, davacının kayden maliki bulunduğu çekişme konusu 903 ada 6 parsel sayılı kargir apartman vasıflı taşınmazın 3/4 payını 30.4.2001 tarihli akitle ve satış yoluyla davalı Şükrü’ye temlik ettiği, Şükrü’nün tapu senedinin arkasına ”iş bu tapu borç karşılığı alındı, bana borcunu ödediği zaman iade etmeyi kabul ediyorum” şeklinde yazıp imzaladığı, daha sonra Şükrü’nün taşınmazdaki diğer paydaşın 1/4 payını da 1.8.2002 tarihinde icraen satın aldıktan sonra tamamını aynı tarihte davalı Mustafa’ya sattığı, davalı Şükrü vekilinin 07/12/2004 tarihli celsedeki beyanında; taraflar arasında gerçekleşen sözleşmenin inanç sözleşmesi olduğunu, davacının borcunu mahkeme veznesine depo etmesi için önel verilmesi, borç ödendikten sonra iptal-tescil kararı verilmesi gerektiğini beyan ettiği, bu beyanın satışın gerçek satış olmadığı yönünde ikrar niteliği taşıdığı tartışmasızdır.
Ancak, davacının karşılıklı edimler içeren inanç sözleşmesine dayanarak taşınmazın tapu kaydının iptali ile adına tescilini isteyebilmesi için 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 81. maddesi (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 97 m.) uyarınca öncelikle kendi edimini yerine getirmesi zorunludur. Ne var ki, davacının davalı Şükrü’den aldığı borcun miktarı ve ne kadarlık kısmının ödendiği noktasında hükme yeterli bir araştırma yapılmış değildir.
Hal böyle olunca; öncelikle, borcun miktarının tespiti, davacının ne miktar borcu ödediğinin açıklığa kavuşturulması, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 97.maddesi ( 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 81.maddesi) gereğince borcun tespiti halinde borcu mahkeme veznesine depo etmesi için davacıya önel verilmesi, borç para miktarını yatırdığı takdirde bu paranın davalıya ödenmesi koşuluyla tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesi gerekirken, değinilen bu yön üzerinde durulmaksızın yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davalı Mustafa’nın temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle, hükmün 12.01.2011 tarihinde kabul edilen ve 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 05.11.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.