YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2022/6113
KARAR NO : 2023/2395
KARAR TARİHİ : 26.04.2023
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil- elatmanın önlenmesi-ecrimisil davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece kararın bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemece bozma kararına uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; asıl davanın kabulüne, birleştirilen davanın reddine karar verilmiştir.
Karar asıl davada davalı-birleştirilen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Asıl davada davacı, maliki olduğu 4138 ada 4 parsel sayılı taşınmazda yer alan 1 no.lu bağımsız bölümü davalının bankadan temin edeceği kredinin teminatı olarak davalıya satış suretiyle devrettiğini, bir kısım kredi taksidinin kendisi tarafından, bir kısmının da davalı tarafça ödendiğini, davalının yatırmış olduğu kredi bedelini ödemeyi teklif etmesine rağmen davalının taşınmazı iadeye yanaşmadığını ileri sürerek tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiş, birleştirilen davaya yönelik, iddiaların yersiz olduğunu bildirip, davanın reddini savunmuştur.
II. CEVAP
Davalı-birleştirilen davada davacı; çekilen kredi sebebiyle kendisinin mağdur olduğunu, davacının 1 yıl içinde kredi borcunu ödeyemediğini belirterek asıl davanın reddini savunmuş, birleştirilen davada ise davacının taşınmazda kira ödemeden haksız olarak kalmaya devam ettiğini ileri sürerek el atmanın önlenmesi ve ecrisimil istemiştir.
III. MAHKEME KARARI
Mahkemenin 13.12.2011 tarihli ve 2011/254 E, 2011/492 K. sayılı kararıyla; tüm dosya kapsamı ve getirtilen tapu kayıtlarına göre, davacının iddia etmiş olduğu tapu kaydının satım yolu ile davalıya geçmiş olduğu, bu satışın anlaşmalı bir satış olmadığı, davacının bir belge, satış sözlemesi vs. belgeler ile davasını destekleyemediği, yani ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. İlk Bozma Kararı
1. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Dairenin 24.09.2012 tarihli ve 2012/5774 E -2012/9962 K. sayılı kararı ile “…Bilindiği ve 05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararında belirtildiği üzere, değinilen türdeki bir dava ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Ancak, davacı bu tür bir delil bildirmiş değildir. Ne var ki, davacı dava dilekçesinde yemin deliline dayanmamakla birlikte 03.12.2011 günlü oturumda yemin deliline de dayanmış, davalı buna karşı koymamış ve aynı oturumda teklif edilen yemini kabul ederek “davacının kendisini arayarak bankadan kredi alırsan evimin tapusunu sana vereceğim, sana olan borcumu da bir yılda ödeyeceğim dediğini, Oyakbankdan 25.000 lira kredi aldığını, bu parayı davacıya verdiğini, davacının da evi sattığını, evin tapusunu üzerime aldıktan sonra 1 yıl muhafaza edeceğini, kredi borcu kapatıldığında tapunun iade edileceğinin kararlaştırıldığı” şeklinde yemin etmiştir. Davalının, ettiği yemin metninde taşınmazın davalıya alınan kredinin teminatı olarak verildiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davalı tarafından bankadan alınan kredinin davacıya verilip verilmediğinin, kredi borcunun kim tarafından ödendiğinin, taşınmaz kaydına konulan ipotek bedelinin kim tarafından yatırıldığının açıklığa kavuşturulması, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 81, 6098 sayılı … Borçlar Kanunu’nun 97. maddeleri uyarınca davacının, davalıya ödemesi gereken bir bedel var ise Mahkeme veznesine depo ettirilmesi ve ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B. Mahkemece Bozma Kararına Uyularak Verilen Karar
Mahkemenin 03.03.2015 tarihli ve 2013/67 E- 2015/164 K. sayılı kararıyla; asıl davanın kabulü ile tapu iptali ve tescile, birleştirilen davada ise el atmanın önlenmesi isteğinin kabulüne, ecrimisil isteğinin reddine karar verilmiştir.
C. İkinci Bozma Kararı
1. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl davada davalı-birleşen davada davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Dairenin 07.09.2020 tarihli ve 2019/1416 E, 2020/3801 K. sayılı kararı ile; “…Asıl dava yönünden, hükmüne uyulan bozma kararında gösterildiği şekilde araştırma ve işlem yapılarak karar verildiğinden, davalının işin esası ve aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmediğinden, reddine. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacı … …’ın maliki olduğu dava konusu 1 no.lu bağımsız bölümü 20.06.2006 tarihinde davalı …’a satış yoluyla devrettiği, davalı … tarafından Oyakbankdan 20.06.2006 tarihinde 96 ay vadeli 25.000,00 TL bedelli konut kredisi kullanıldığı ve banka lehine dava konusu taşınmaz üzerine ipotek tesis edildiği; banka hesap hareketleri ve dekontlar incelendiğinde, toplamda 11.905,00 TL kredi bedelinin davacı tarafından ödendiği ve bu ödemenin davalının da kabulünde olduğu, yine davacı tarafından 06.10.2008 tarihinde kredi hesabına “şubeden yatan” açıklamasıyla 7.500 TL para yatırıldığı, davalı tarafından ise kredi kapama tutarı olarak toplam 21.073,96 TL bedelin ödendiği anlaşılmaktadır. Somut olayda; bozma ilamında da belirtildiği şekilde, kredi borcuna mahsuben davacı tarafından ödendiği anlaşılan toplam 19.405,00 TL (11.905 TL + 7.500 TL) bedel dışında kalan ve davalı tarafından yatırıldığı tespit edilen 21.073,96 TL bedel esas alınarak 6098 sayılı … Borçlar Kanunu’nun (TBK) 97. maddesi uyarınca mahkeme veznesine depo ettirilmesi için önel verilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, hatalı olarak hesaplanan değer üzerinden depo kararı verilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.
Birleştirilen davaya gelince; bilindiği üzere, duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hakimin, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 298. maddesi uyarınca kararı gerekçesi ile birlikte tam olarak yazması ve hüküm sonucunu 6100 sayılı Kanun’un 297/2. maddesinde öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır. Ne var ki, uygulamada 6100 sayılı Kanun’un 294. maddesinin getirdiği imkândan faydalanarak bazı zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağa geçirilip tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır. İşte bu gibi hallerde, tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukuki varlık kazanan kısa karara daha sonra yazılan gerekçeli kararın uygun olması zorunludur. Esasen kısa kararı yazıp, tefhim etmekle davadan elini çekmiş olan hakimin artık bu kararını değiştirmesine yasal olanak yoktur. Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması, yargılamanın aleniyeti, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasa’nın l4l. maddesi ile 6100 sayılı Kanun’un yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki maddelerine de aykırı bir durum oluşturur. Ayrıca anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama yargının, hakimin ve kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz. 10.04.1992 tarihli 1991/7-1992/4 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında; kısa karar ile gerekçeli kararın çelişkili bulunmasının bozma nedeni oluşturacağı, bozmadan sonra yerel mahkemenin önceki kısa kararla bağlı olmaksızın çelişkiyi kaldırmak kaydı ile karar verebileceği öngörülmüştür. Somut olayda, Mahkemece; kısa kararda el atmanın önlenmesi isteği yönünden davanın kabulüne karar verilmiş, gerekçeli kararda ise el atmanın önlenmesi davası yönünden aslında davanın reddedileceği ancak kısa kararda hatalı olarak kabulü yönünde hüküm kurulduğu belirtilerek kısa karar ile gerekçe arasında çelişki yaratılmıştır. Diğer taraftan, gerek 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 16. maddesi, gerekse 1953 tarih 10/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil istekli davalarda dava değerinin her üç isteğinin toplamından ibaret olacağı, belirlenen bu değer üzerinden Harçlar Kanunu’nun 26, 27, 28, 30 ve 32 maddelerinin öngördüğü şekilde işlemlerin yerine getirileceği ve gerekli olan harcın alınacağı tartışmasızdır. Harçlar Kanunu harç alınması veya tamamlanmasını yanların isteklerine bırakmamış, değinilen yönün mahkemece kendiliğinden (re’sen) gözetilmesini ve harcı yatırılmaması halinde de ne gibi bir işlem yapılacağını 30. ve 32. maddelerinde hükme bağlamıştır. Ne var ki, birleştirilen dava, dava değeri gösterilmeden açılmış ve harç alınmaksızın yargılamaya devam edilerek hüküm kurulmuştur. Bu nedenle Mahkemece davanın harçsız görülmesi sonucunu doğuracak şekilde, ikamesi ve yürütülmesi yasal olarak olanaklı değildir. Hal böyle olunca, asıl dava yönünden TBK.’nın 97. maddesi hükmü uyarınca yukarıda açıklandığı şekilde işlem yapılması; birleştirilen dava yönünden ise, öncelikle Harçlar Kanunu’nun 16. ve 30. maddeleri gereğince işlem yapılması, harç tamamlandığı takdirde 10.04.1992 tarihli ve 1991/7 Esas-1992/4 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı uyarınca bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
D. Mahkemece İkinci Bozmaya Uyularak Verilen Karar
Mahkemenin 15.06.2022 tarihli ve 2020/587 E.- 2022/369 K. sayılı kararıyla; asıl davanın kabulüne, birleştirilen davanın reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl davada davalı- birleştirilen davada davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı-birleştirilen davada davacı vekili temyiz dilekçesinde, çekişme konusu 1 no.lu bağımsız bölümün … adına tescil edilmesi yönünde verilen kararın hatalı olduğunu, usulsüz şekilde yapılan yemine dayalı olarak davanın kabulüne karar verilmemesi gerektiğini, 08.04.2022 ve 15.06.2022 tarihli duruşmalarda yemine ilişkin usulüne ve esasına yönelik olarak yaptıkları itirazların hatalı olarak reddedildiğini, TBK.nın 97. maddesi gereği davacı tarafından davalıya ödenmek üzere tespit edilen ve Mahkeme veznesine depo edilen miktarın denkleştirici adalet ilkesi gereğince paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi gerektiğini, birleştirilen davanın reddine karar verilmesinin de usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, asıl davada inançlı işlem hukuki nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, birleştirilen dava el atmanın önlenmesi ve ecrimisil istemlerine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. Bilindiği üzere, inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir.
Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
İnanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de TBK’nın 26 ve 27. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan belgenin sözleşmeye taraf olanların veya inanılanın imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur. Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.
2. 4721 sayılı … Medeni Kanunu’nun 683. maddesinde; “Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.
Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.” düzenlemesi mevcuttur.
3. 6100 sayılı Kanun’un 190. maddesi şöyledir:
“İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.”,
4721 sayılı Kanun’un 6. maddesi şöyledir:
“Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.”
3. Değerlendirme
1. Temyiz olunan nihai kararların bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 … maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen incelenen Mahkeme kararının bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozmaya uyulmakla karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkân bulunmadığı anlaşılmakla; temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Asıl davada davalı- birleştirilen davada davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA,
Aşağıda yazılı 99,20 TL bakiye onama harcının birleştirilen davada davacıdan, 3.841,25 TL bakiye onama harcının temyiz eden asıl davada davalıdan alınmasına,
Kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,
26.04.2023 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Birleştirilen dava yönünden: Asıl dava yönünden: