Yargıtay Kararı 10. Hukuk Dairesi 2020/9110 E. 2021/12485 K. 19.10.2021 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 10. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2020/9110
KARAR NO : 2021/12485
KARAR TARİHİ : 19.10.2021

Bölge Adliye
Mahkemesi : … Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi
No : 2018/806-2020/470

İlk Derece
Mahkemesi : Mardin 1. Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi

Dava, iş kazasından sigortalının sürekli iş göremezliği nedeniyle hak sahiplerinin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.
İlk Derece Mahkemesince, hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kısmen kabul ve kısmen reddine dair verilen karara karşı, davacı ve davalı vekillerinin istinafa başvurması üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 10.Hukuk Dairesince istinaf istemlerinin davacı yönünden kabulü davalı yönünden ise kısmen kabulü ile yeniden esas hakkında kısmen kabul ve kısmen redde karar verilmiştir.
… Bölge Adliye Mahkemesi 10.Hukuk Dairesince verilen kararın davalı vekili tarafından süresi içersinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
I- İSTEM:
Davacı vekili 20.03.2014 tarihli dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin 26.12.2013 tarihinde iş kazası geçirmesi nedeniyle FİTHS 3.000 TL maddi ve 40.000 TL manevi tazminatın kaza tarihinden faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davacı vekili 11.02.2016 tarihli ıslah dilekçesiyle; maddi tazminat istemini 136.386,51 TL olarak artırmıştır.
II- CEVAP:
Davalı vekili, olayda davalının herhangi bir kusurunun bulunmadığını, istenen tazminat miktarının çok yüksek olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
III- MAHKEME KARARI:
A-İLK DERECE MAHKEME KARARI
İlk derece mahkemesince; “1-Davanın kısmen kabulüne,
2-Davacı tarafın maddi tazminat talebinin kabulü ile fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak üzere 136.386,51 TL’nin olay tarihi olan 26/12/2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine,
3-Davacı tarafın manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 20.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 26/12/2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine,” karar verilmiştir.
B-BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI:
Bölge Adliye Mahkemesince “Tefhim edilen kısa kararda ve gerekçeli kararın hüküm fıkrasında; “Davacı tarafın maddi tazminat talebinin kabulü ile fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak üzere 136.386,51 TL’nin olay tarihi olan 26.12.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine,” şeklinde karar tesis edilmiş iken, bu defa gerekçeli kararın gerekçe bölümünde ”davacının maluliyet zararının 152.785,25 TL olduğuna kanaat getirilmiştir” denilmek suretiyle kısa kararla çelişki yaratılmıştır. Açıklanan sebeple mahkemece HMK’nin 297. maddesi kapsamında çelişki içermeyen, taraflar hakkında infazı mümkün ve usule uygun bir kısa karar ile bu kısa karara uygun şekildeki bir gerekçe yazarak hüküm kurulması gerekirken, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve esas yönlerden hukuka aykırıdır. 01.04.2016 tarihli hesap raporunda zararın 136.386,51 TL olarak hesaplandığı ve bu hesap raporuna göre davacı tarafından ıslah yapıldığı, gerekçe ve hesap raporu gözetildiğinde kararın belirtilen rapora göre tesis edildiği ve kabul edilen zarar miktarının 136.386,51 TL olduğu, gerekçe yanlışlığı nedeniyle kararın kamu düzeni kapsamında re’sen düzeltilmesi gerektiği kabul edilerek yeniden esas hakkında karar verilmiştir.
Öte yandan tarafların ekonomik ve sosyal durumları, davacının %10 oranındaki birleşen kusuru ile %30,2 sürekli iş göremezlik derecesi, manevi tazminatın amacı, kapsamı ve caydırıcılık uyandıracak miktarda olması gerekliliği, ve tüm dava dosyası kapsamı dikkate alınarak; davacı vekilinin manevi tazminat miktarına yönelik istinaf başvuru sebep ve gerekçesinin yerinde olduğu ve davacı lehine hükmolunan manevi tazminat miktarının az olduğunun kabulü ile davacı lehine dava dilekçesiyle istenen manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 35.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesinin, yukarıda belirtilen hususlar ile somut olaya ve manevi tazminatın kapsam ve amacına uygun olacağı sonucuna varılmış ve hükmolunan manevi tazminat miktarının fazla olduğuna yönelik davalı vekilinin istinaf başvuru sebep ve gerekçesine itibar edilmemiştir.” gerekçesiyle “A-)Davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ve davalı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile; Mardin 1. Asliye Hukuk (İş) Mahkemesinin 09.05.2017 tarih ve 2014/116 Esas – 2017/296 Karar sayılı kararının, HMK’nin 353/1-b maddesinin (2) numaralı alt bendi uyarınca kaldırılarak, düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle;
B-1-)Davacı tarafın maddi tazminat talebinin kabulü ile fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak üzere 136.386,51 TL’nin olay tarihi olan 26.12.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine,
2-)Davacı tarafın manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 35.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 26.12.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine,” karar verilmiştir.
IV-TEMYİZ KANUN YOLUNA BAŞVURU VE NEDENLERİ:
Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle: SGK Müfettiş Raporuyla bu dosyadaki kusur raporu arasında çelişki olup olmadığının denetlenmediğini, Tanıklarının dinlenmesi sağlanmadan davacı tanık anlatımları ile rapor düzenlendiğini, öte yandan davacı işçinin kendisinin yapamayacağı işi reddetme imkânı varken yapması nedeniyle %10 kusurlu kabulünün hatalı olduğunu gelirin rucuya kabil kısmi tazminattan tenzil edilmeden hükmedilen tazminat miktarının dahil olarak hükmedildiğini, maluliyet raporları arasında çelişki olduğunu Mardin Devlet Hastanesi raporunda %14, Adli tıp Kurumu raporunda %30 kabul edilmişken ATK Genel Kurulundan rapor alınmadığını, vekalet ücreti takdirinde hata olduğunu, ıslahın zamanaşımına uğradığını beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir.
V-İLGİLİ HUKUK KURALLARI VE İNCELEME:
1- Dava 26.12.2013 tarihli iş kazasında sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddi ve manevi zararlarının giderilmesine ilişkindir
2-Taraflar arasında olayın gerçekleşme şekli kusurun aidiyeti ve oranı noktasında uyuşmazlık bulunduğu anlaşılmaktadır.
6100 sayılı HMK’nun 25.maddesinde düzenlenen “Taraflarca Getirilme İlkesi” kapsamında “(1) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. (2) Kanunla belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz.” Öte yandan aynı Kanunun 27. Maddesinde düzenlenen “Hukuki Dinlenilme Hakkı”na göre
(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler.
(2) Bu hak;
a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını,
b) Açıklama ve ispat hakkını,
c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir. Bu hakkı kuvvetlendirecek şekilde aynı kanunun 31.maddesinde Hâkimin davayı aydınlatma ödevi başlığı altında” (1) Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.” Hukuki düzenlemesine yer verilmiştir.
Kusurun aidiyeti noktasında ise bilindiği üzere 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 74. maddesi hükmü gereğince, hukuk hâkimi kesinleşen ceza mahkemesi kararındaki maddi olgu ile bağlıdır. Ceza mahkemesi kendine has usuli olanakları nedeniyle hükme esas aldığı maddi olayların varlığını saptamada daha geniş yetkilere sahiptir. Bu nedenle, hukuk hâkiminin, ceza hâkiminin fiilin hukuka aykırılığını ve illiyet bağı saptayan maddi vakıa konusundaki kabulü ve ceza mahkemesinin kabul ettiği olayın gerçekleşme şekli diğer bir deyişle maddi vakıanın kabulü konusunda kesinleşmiş olan bir mahkûmiyet veya maddi vakıa tespiti yapan beraat hükmüyle bağlı olacağı hem ilmi (Prof Dr. Kemal Gözler, “Res Judicata’nın Türkçesi Üzerine”, … Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 56, Sayı 2, 2007, s.45-61) hem de kökleşmiş kazai içtihatlarla benimsenmiş bulunmaktadır.
Öte yandan, insan yaşamının kutsallığı çevresinde işverenin, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu 4857 sayılı İş Kanunu’nun 77. maddesinin açık buyruğu iken, 4857 sayılı Kanun’un 77. ve devamı bir kısım maddeleri 30.06.2012 tarih ve 28339 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 37. maddesiyle, 01.01.2013 tarihinde yürürlüğe girmek üzere yürürlükten kaldırılmış olup, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, işverenin sağlık ve güvenlik önlemlerini alma yükümünü daha ayrıntılı bir biçimde düzenlemiştir.
Buna göre, 6331 sayılı Kanun’un “İşverenin Genel Yükümlülüğü” kenar başlıklı 4. maddesinde:
“İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;
a)Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dahil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.
b)İş yerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.
c)Risk değerlendirmesi yapar ve yaptırır.
ç)Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu gözönüne alır.
d)Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışında ki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.” hükmü düzenlenmiştir.
Aynı Kanun’un 5. maddesinde de risklerden korunma ilkeleri düzenlenmiştir. Buna göre maddede, “İşverenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde aşağıdaki ilkeler göz önünde bulundurulur:
a)Risklerden kaçınmak,
b)Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek,
c)Risklerle kaynağında mücadele etmek,
ç)İşin kişilere uygun hale getirilmesi için iş yerlerinin tasarımı ile iş ekipmanı, çalışma şekli ve üretim metotlarının seçiminde özen göstermek, özellikle tekdüze çalışma ve üretim temposunun sağlık ve güvenliğe olumsuz etkilerini önlemek, önlenemiyor ise en aza indirmek,
d)Teknik gelişmelere uyum sağlamak,
e)Tehlikeli olanı, tehlikesiz veya daha az tehlikeli olanla değiştirmek,
f)Teknoloji, iş organizasyonu çalışma şartları, sosyal ilişkiler ve çalışma ortamı ile ilgili faktörlerin etkilerini kapsayan tutarlı ve genel bir önleme politikası geliştirmek,
g)Toplu korunma tedbirlerine, kişisel korunma tedbirlerine öncelik vermek,
ğ)Çalışanlara uygun talimatlar vermek.” hükmü yer almaktadır.
Görüldüğü üzere, işverenin çalışanlarla ilgili sağlık ve güvenliği sağlama yükümünün genel çerçevesi, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. maddesinde çizilmiştir. Bu çerçevede işverenin, “çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü” olduğu belirtildikten sonra, yapacağı ve uymakla yükümlü bulunacağı birtakım esaslara yer verilmiştir. Bunun gibi 5. maddede, işverenin anılan yükümlülükle gerçekleştireceği korunma sırasında uyacağı ilkeler belirlenmiştir. 10. maddede ise, işyerinde sağlık ve güvenlik sağlanırken, işverenin yapacağı risk değerlendirmesi çalışmasında dikkate almakla yükümlü bulunduğu hususlar belirlenmiştir (Hukuk Genel Kurulu’nun 09.10.2013 tarih 2013/21-102 Esas 2013/1456 sayılı kararı).
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. ve 5. maddeleri ile bunu uygun olarak çıkarılan iş güvenliği yönetmelikleri hükümleri, işverenin sorumluluğunu objektifleştiren kriterler olarak değerlendirilmelidir. Bu sebeple mevzuatta yer alan teknik iş güvenliği kurallarına uyulmaması işverenin kusurlu davranışı olarak kabul edilmelidir. Ancak, işveren sadece anılan yazılı kurallara değil, yazılı olmayan ve teknolojinin gerekli kıldığı önlemlere aykırı davrandığında da kusurlu görülerek oluşan zararı karşılamalıdır.
Aynı zamanda, objektifleştirilen kusur, kusur sorumluluğunu kusursuz sorumluluğa yaklaştırsa da, onu kusursuz sorumluluk haline dönüştürmez. Çünkü, bu halde dahi işverenin sorumluluğu için kusurun varlığı şarttır. Kusurun objektifleştirilmesi kriterinin yanısıra, Türk Borçlar Kanunu’nun 417/2. maddesinin, Anayasa hükümleri ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. maddesi kapsamında yorumlanması da işverenin sorumluluğunu oldukça genişletecektir.
Somut olayda davacı iddia ve tanık anlatımlarına göre Davalı şirket tarafından işletilen makarna fabrikasında makinelerin yenilenmesi veya monte edilmesi sırasında boruların hilti olarak tabir edilen iş aracıyla kırılması işinin patron tarafından davacı ve iş arkadaşına verildiği bu sırada iddiaya göre trans palet adı verilen iş aracıyla tutulması gereken makine malzemesinin doğru şekilde tutulmaması nedeniyle davacı üzerine devrilmesi neticesinde davacının bu malzeme altında kalarak omurilik zedelenmesi oluşacak şekilde iş kazası geçirdiği iddia edilmiş mahkemece bu iddiayı esas alan kusur raporuna göre davalıya %90, davacıya %10 oranında kusur verilmek suretiyle kusurun aidiyeti belirlenmiş ise de; davalı cevap dilekçesinde iddiaları reddederek davacının müterafik / birlikte kusurunun da değerlendirilmesi gerektiğini Cumhuriyet Savcılığında beyanında kusurlu olduğunu kabul ettiğini beyan ederek dayandığı delilleri göstermiş ise de mahkemece davalının gösterdiği bu deliller toplanmadan sonuca gidilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur.
O halde mahkemece yapılacak iş davalının gösterdiği delillere göre tanık listesini ibraz etmesi için süre vermek ve ibraz edilen tanık listesine göre tanıkları usulünce çağırıp dinlemek, öte yandan iş kazası olayı ile ilgili Cumhuriyet Savcılığı nezdindeki dosya ile SGK Müfettişinin olay hakkındaki tahkikat raporunu dosya kapsamına dahil edip inceleyerek olayın gerçekleşme şeklini her türlü şüpheden uzak olarak belirlemek, öte yandan tarafların ve olaya etkisi olan üçüncü kişilerin kusur oranlarının aidiyeti noktasında, yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde ve kaza tarihinde davaya konu işyerinde yürürlükte bulunan ve uygulanma ihtimali bulunan mevzuat hükümlerine göre alınması gereken iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerin neler olduğu, hangi tedbirlerin alındığı, hangilerinin alınmadığı noktasında somut tespitlere dayanır nitelikte rapor düzenlenmesi için dosyanın kazanın gerçekleştiği alanda uzman A Sınıfı iş güvenliği uzmanlardan oluşturulacak üçlü heyete tevdii ile kusur oranlarının belirlenmesinin istenmelidir.
Öte yandan alınacak kusur raporunda kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmemiş olması nedeniyle itibar edilen kusur raporuna göre davacıya verilen %10 oranındaki kusur oranı üzerinden davalı lehine oluşan usuli kazanılmış hakkın da kusur oranın aidiyeti noktasında gözetilmesi, devamla tazminat miktarı üzerinde temyiz eden davalı lehine oluşan usuli kazanılmış hakkı da gözeterek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir.
3- Somut olayda davacıya bağlanan gelirin tenzili noktasında da uyuşmazlık bulunduğu anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere maddi tazminatın hesabında SGK’dan bağlanan gelirin ve yapılan ödemenin de dikkate alınması gerektiği, bu hususta davanın yasal dayanağını, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 55. maddesinin oluşturduğu anılan maddede “Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez.” hükmüne yer verildiği açıktır.
O halde hükme esas alınan ve davacının ıslahının dayanağını oluşturan 01.04.2016 tarihli hesap raporundan SGK tarafından bağlanan gelirin davalıya rucu edilebilecek olan kısmının tenzil edilmesi gerekirken yazılı şekilde tenzil edilmeden yapılan hesabın hükme esas alınması hatalı olmuştur.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve … Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun kabulüne ilişkin kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: … Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi kararının yukarıda açıklanan nedenlerle HMK’nın 373/2 maddesi gereği BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 19.10.2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.