YARGITAY KARARI
DAİRE : 10. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/1856
KARAR NO : 2023/6895
KARAR TARİHİ : 15.06.2023
MAHKEMESİ : Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2020/1094 E., 2020/1081 K.
KARAR : Esastan Ret
İLK DERECE MAHKEMESİ : Mardin 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2016/1027 E., 2020/175 K.
Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ile kesilen aylığın kesildiği tarihten itibaren yeniden bağlanması, yersiz aylık borcu olmadığının tespiti istemine davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine verilmiştir.
Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacılar vekilinin başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi … tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde; davacıların babası olan…’a 01.09.1997 yılında davalı kurumdan emekli aylığı bağlandığını, …’ın 05.12.2015 yılında vefat ettiğini, yaklaşık olarak 18 yıl emekli aylığı aldığını, …’ın vefatından sonra … kız çocukları … ve …’ın emekli aylığını aldıklarını, 19.08.2016 tarihinde… adına Kurum tarafından 30.487,91 TL borç çıkarıldığını, davacıların babalarının borçları olmadığına dair SGK İl Müdürlüğüne itirazda bulunduklarını, SGK İl Müdürlüğü tarafından vergi kayıtlarında farklılık olduğundan dolayı…’ın emekli olmadığı, 5400 günlük süre dolmadığından yaşlılık aylığının iptal edildiği cevabı verildiğini, yaşlılık aylığı kesilmesine ilişkin Kurum işleminin hukuka aykırı olduğunu belirterek yaşlılık aylıkları ile bunların yasal faizine ilişkin toplam borcun haksız olduğu ve borcun iptaline, yapılan ve dava süresince kesilecek paranın faizleri eklenerek davacılara ödenmesini talep ve dava etmiştir.
II. CEVAP
Davalı Kurum vekili cevap dilekçesinde; müvekkili kurum müfettişinin düzenlediği rapor doğrutusunda işlemlerin yapıldığını, yapılan işlemin kanuna uygun olduğunu beyanla, davanın reddini talep etmştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacıların babası olan…’ın 01.09.1997 yılında davalı kurumdan emekli aylığına bağlandığı, …’ın 05.12.2015 yılında vefat ettiğini, yaklaşık olarak 18 yıl emekli aylığı aldığını, …’ın vefatından sonra … kız çocukları … ve …’ın emekli aylığını aldıkları, 19.08.2016 tarihinde… adına 30.487,91 TL borç çıkarıldığı, davacıların babalarının borçları olmadığının tespiti için mahkememizde dava açtıkları, mahkememizce yapılan yargılama neticesinde davacının SGK’ya yaptığı başvuruların incelendiği, yargılamamız sırasında alınan bilirkişi raporundan davacılar adına çıkarılan borcun sigortalının hizmetlerinin iptali sonucu aylığa hak kazanılamadığının tespit edilmesi sebebiyle doğduğunun, davacılarca ödenmesi gereken Kurum alacağının 30.687,88 TL anlaşıldığı, davacıların davacıların dava değerini 30.487,91 TL olarak belirlemek suretiyle buna göre harçları yatırdıkları, bu borcun iptalini talep ettikleri dikkate alınarak borçlarının dava değerinden fazla olması…” gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacılar vekili; Kurumun aradan 17 yıl geçtikten sonra geriye dönük borç çıkarmasının hatalı olduğunu, alacağın zamanaşımına uğradığını, devletin kendi hatası neticesinde aylığının kesilemeyeceğini, Kurumun davacıların murisi babası…’ın oda kaydının olmaması nedeni ile bir kısım sigortalılığını iptal ettiğini ancak oda kayıt tarihinin 02.08.1984 olduğunu, davacının olmayan bir odaya kaydının mümkün olmadığını, Kurumun kendi hatasından kaynaklı işlem nedeni ile davalarının reddine karar verilmesinin hatalı olduğunu belirterek kararı istinaf etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile “Somut olayda, vergi dairesi ve odadan gelen cevabi yazılarda davacılar murisi…’ın 05.02.1986 – 20.04.1987, 25.09.1989 – 31.12.1990, 16.12.1991 – 17.12.1993, 26.10.1994 – 15.07.1996, 17.09.1997 – 22.12.1999 tarihleri arasında vergi kaydının, 13.11.1989 – 15.03.2001 tarihleri arasında esnaf sicil kaydının bulunduğu açıktır.
Kurumca 11.08.1975 tarihinde vergi kaydının bulunmadığının anlaşılması üzerine, vergi kaydının başladığı 05.02.1986 tarihinden itibaren sigortalılık verildiği, 13.11.1989 tarihinden önce oda kaydının da bulunmadığı gerekçeleriyle sigortalılık durumunun vergi kaydına göre güncellendiği görülmüştür.
Sigorta kayıtlarına göre sigortalının 1997 affından yararlanarak prim borcunu ödediği görülmüştür.
20.04.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesi ile değişik 1479 sayılı Kanun’un 24 üncü maddesinde; zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olmak için, ticari kazanç veya serbest meslek kazancı dolayısıyla gerçek veya götürü usulde gelir vergisi mükellefi olma, gelir vergisinden muaf olanların da meslek kuruluşuna kayıtlı olması hükmü yer almaktadır. Yine, 22.03.1985 tarihinde 3165 sayılı Kanunla getirilen düzenleme ile de, kendi nam ve hesabına çalışanlardan vergi mükellefi olan, esnaf siciline veya meslek kuruluşuna kaydı olanların Bağ- Kur sigortalısı olacağı belirtilmiştir.
Açıklanan yasal düzenlemeler çerçevesinde; vergi, meslek kuruluşu ve esnaf sicil kaydı olmayan 20.04.1982 – 05.02.1986 tarihleri arasında kalan dönemde davacılar murisinin 1479 sayılı Kanun kapsamında zorunlu sigortalı olarak kabulü mümkün değildir.
Öte yandan davacılar murisi, tecil ve taksitlendirme Kanunundan yararlanmak suretiyle geçmişe yönelik olarak dava konusu döneme ilişkin Kuruma prim ödemesinde bulunmuşsa da; gerek 4247 gerekse, 5458 sayılı Kanunlar, kazanılmış ve mevcut sigortalılığa ilişkin olarak tahakkuk etmiş prim borçlarının ödenmesine ilişkin olup; Kurumun hatalı işlemi ile bu Kanunlardan yararlanmak suretiyle geriye yönelik olarak primlerin ödenmesinin, sigortalı olmadığı süreler yönünden davacı yararına usulü kazanılmış hak yaratması mümkün değildir.Ayrıca, 1479 sayılı Kanun’un 79 uncu maddesi hükmüne göre, isteğe bağlı Bağ-Kur sigortalısı olmak için Kuruma yazılı başvurunun ya da isteğe bağlı sigortalı olma iradesini ortaya koyacak şekilde Kuruma prim ödemesinin varlığı koşul olup, 1997 yılında ilk prim ödemesi bulunan davacının, dava konusu dönemde yazılı talebi veya isteğe bağlı sigortalı olma iradesini ortaya koyacak şekilde prim ödemesi olmadığı anlaşıldığından, dava konusu sürenin isteğe bağlı sigortalılık süresi olarak değerlendirilmesinden ve ilk prim ödemesini 1997 yılında yapmış olmasına göre Kurumca yatırılan primlerin uzun süre kullanılması da söz konusu olmadığından MK 2. maddesinin uygulamasından söz edilemez. (Yargıtay 21. HD’nin 06.06.2013 t., 2012/5862 E., 2013/11961 K. sayılı ilamı da aynı doğrultudadır.)
O halde, Kurumun yaşlılık aylıklarının iadesini talep etmesi yerinde olup, yersiz ödemenin Kurumun hatalı işleminden kaynaklandığı ve iade kapsamının 5510 sayılı Kanun’un 96/1-(b) bendine göre belirlendiği dikkate alındığında Mahkeme kabulü yerindedir.” gerekçeleriyle davacılar vekilinin istinaf isteminin 6100 sayılı HMK’nın 353/1-b.1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacılar vekili, istinaf dilekçesi aynı sebeplerle eksik incelemeye dayalı kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, aksine Kurum işleminin iptali ile kesilen aylığın kesildiği tarihten itibaren yeniden bağlanması, yersiz aylık borcu olmadığının tespiti istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri ile 5510 sayılı Kanun’un 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 56 ncı maddesinin ikinci fıkrası ve 96 ncı madde hükümleridir.
3. Değerlendirme
1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacılar vekilinin temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin ilgililerden alınmasına,Üye …’ın muhalefetine karşı, Başkan … ve Üyeler …, … ve …’ün oyları ve oy çokluğuyla15.06.2023 tarihinde karar verildi.
KARŞI OY GEREKÇESİ
1. Çoğunluk ile aradaki temel uyuşmazlık “hak sahipleri davacıların 01.09.1997 tarihinde af kapsamında ödediği prim sonrası aynı yıl yaşlılık aylığı bağlanan ve öldüğü 2015 yılına kadar aylık alan murislerinin 1479 sayılı Kanun kapsamında zorunlu sigortalılığının 1975 tarihinde vergi kaydının olmadığı, vergi kaydının 05.02.1986, oda kaydının ise 20.12.1989 olduğunun anlaşılması ve 20.04.1982-05.02.1986 arası zorunlu sigortalılığın iptalinin ve kurum hatası nedeni ile son beş yıl yersiz ödenen aylıkların geri istenip istenmeyeceği” noktasında toplanmaktadır.
2. İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiş, davacı tarafın istinaf etmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiştir.
3.Kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine çoğunluk görüşü ile kararın onanmasına karar verilmiştir.
4. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Dürüst davranma” başlıklı 2 nci maddesinde; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre; dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlâklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlâk kuralları, günün adet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (Dural, M./Sarı, S.: Türk Özel Hukuku, 6. Baskı, … 2011, s. 226-227). Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. TMK’nın 2/I. maddesi herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder.
5. Bunun yanında aynı Kanun’un “İyiniyet” başlıklı 3. maddesinde de: “Kanun’un iyi niyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır.Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz.” düzenlemesi yer almaktadır. Buna göre iyi niyet, bir hakkın kazanılması veya bir hukuki sonucun doğması yönünden mevcut bir engeli, bir eksikliği veya benzeri bir olguyu bilmemek ve hâlin gerektirdiği özen gösterilse dahi … durumda olmamaktır. Ancak TMK’nın 2 nci maddesinde yer alan dürüstlük kuralı, aynı Kanun’un 3 üncü maddesinde düzenlenen iyi niyet ile birebir aynı niteliği de taşımamaktadır. TMK’nın 3 üncü maddesinde düzenlenen iyi niyet “hakların kazanılması” ile ilgili olduğu hâlde, Kanun’un 2 nci maddesinde yer alan dürüst davranma “hakların kullanılması” ve “borçların yerine getirilmesinde” söz konusu olur.
6. Güven teorisi, her iki tarafın menfaatleri arasında denge kurmayı amaçlar ve kaynağını dürüstlük kuralından alır. Kendine özgü mahiyet arz eden güven sorumluluğu bir kişinin veya kuruluşun davranışlarıyla başkalarında yarattığı haklı beklentiler nedeniyle oluşan güven ilişkisinden kaynaklanır. Temeli Alman Borçlar Kanunu’nda yer alan, borçlar hukuku mevzuatımızda düzenlemesi bulunmamakla birlikte gerek Türk hukukunda gerekse İsviçre hukukunda kendisine uygulama yeri bulan bu teori bir kimsenin kendi yarattığı dış görünüşün meydana getirdiği sonuçlara kendisinin katlanmasının gerekliliği, aksi yönde bir düşüncenin iyi niyet kurallarına aykırılık teşkil edeceği kabulüne dayanır. Bu kapsamda yorum sırasında güven teorisinin uygulanması TMK’nın 2 nci maddesinde düzenlenen dürüstlük ilkesinin gereğidir. Kanunun getirdiği güvenin korunmasına ilişkin hükümler yanında, tarafların sözlü veya yazılı davranışları bu güven ortamını sağlayabilir. Sağlanan güvenin, güven sorumluluğu kapsamında, hukuken korunması gerekir. Güven sorumluluğunda taraflar birbirlerinden bekledikleri güveni boşa çıkarmamalıdır. Bu itibarla güven teorisi hukuki güven, istikrar ve hakkaniyet düşüncesini esas alır. Hukukun bir amacı da kişilerin gerek birbirleriyle gerekse devletle olan ilişkilerde güven ve sürekliliği sağlamaktır. Yasaya aykırı sakat bir işlemin uzun bir süre sonra geri alınması adalet, hakkaniyet, kamu düzeni ve istikrar ilkelerine dolayısıyla hukuka aykırı olur. Topluma ve kişiye hizmetle yükümlü bir hukuk devleti kişiye haksızlık yapmamak ve kendisinin yararlandığı bir süreden kişiyi de yararlandırmak zorundadır.
7. Devletin, iyi niyetli vatandaşın sosyal güvenlik hakkını koruması önemli bir güvencedir. Sosyal güvenlik hakkı, bireylerin geleceğe güvenle bakmalarını sağlayan bir insan hakkı olup aynı zamanda sosyal hukuk devleti içerisinde yer alan ve bu ilkeyi oluşturan temel kavramlardan birisidir. Bu nedenle de sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan davalarda Kurum tarafından icra edilen işlemlerin anayasal bir hak olan sosyal güvenlik hakkını zedelememesine dikkat edilmelidir. Nitekim aynı esaslar Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 06.10.2020 tarih ve 2016/10-1602 Esas, 2020/711 Karar sayılı ilamında kabul edilmiştir.
8. Genel olarak idarenin, özel olarak da somut uyuşmazlıkta Sosyal Güvenlik Kurumun hukuki sorumluluğu idare işlevinden kaynaklanmaktadır. Varlık nedeni hizmet ve edim sunmak olan idare(kurum), hizmetten yararlanan, hizmete katılan veya hizmetten etkilenen birey ile ilişkisini hukukun genel ilkeleri doğrultusunda hakkaniyet ve dürüstlüğü gözeterek hukuk çerçevesinde yürütmekle ve ortaya çıkan hak ihlallerini de mümkün olduğunca dava yoluna gidilmeden gidermekle yükümlüdür.
9. Yargıtay’ın 27.01.1973 gün ve E.1972/6, K.1973/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı ile Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun 22.12.1973 gün ve A.1968/8, K.1973/14 sayılı kararında belirtildiği gibi, çok ciddi ve ağır ölçüde hukuka aykırı olmaları nedeniyle hiçbir hukuki değere sahip olmayan ve hukuken yok hükmündeki idari işlemler, yönetilenlerin gerçek olmayan beyan ve bilgilerle idareyi aldatarak yaptırdıkları işlemler, hile ile elde edilmiş işlemlerle idare edilenlerin kolayca anlayabileceği açık hataya dayalı işlemler hukuka aykırı olacakları için bir hak doğurmazlar ve idarece her zaman geri alınabilir.
10. Somut uyuşmazlıkta davacıların murisinin ilk sigortalılık tescili 1975 tarihli vergi kaydı ile 20.04.1982 tarihinden itibaren Bağ-kur sigortalılığı başlatılmış ve 12.08.1997 tarihinde bu tarihten itibaren 15 yıl 4 ay 10 gün üzerinden prim ve gecikme zammı af kapsamında tahsil edilmiştir. Davacıların murisine 01.09.1997 tarihine yaşılık aylığı bağlanmıştır. Davacılar murisi 05.01.2015 tarihinde ölmüş, davacı mirasçılarının hak sahipliği itibari ile ölüm aylığı bağlanması için başvurmaları üzerine ise kurumca vergi kaydının 05.02.1986 tarihinde başladığının tespit edildiğini, bu nedenle 20.04.1982-05.02.1986 arası sigortalılığın iptal edildiğini belirterek, kurum hatası nedeni ile son beş yıl için murise bağlanan aylıklar için mirasçılara borç çıkarılmıştır.
11. Kurumun ilk tescil işlemi, 1975 tarihli vergi kaydına istinaden olup af ile 1997 yılında 15 yıl 4 ay 10 gün üzerinden prim ve gecikme zammı tahsil edip, yaşlılık aylığı bağladıktan 18 yıl sonra sigortalı ve hak sahiplerinin kusuruna dayanmayan kayıtlardan dolayı iptal etmesi kazanılmış duruma aykırıdır. Zira kurum iptal edilen dönemle ilgili prim ve gecikme zammını af kapsamında tahsil etmiştir. Primi ödenmiş sigortalılık vardır. Bu aynı zamanda temel hak olan mülkiyet hakkının ihlalidir.
12. Yukarda açıklanan nedenlerle kararın bozulması gerektiği düşüncesinde olduğumdan çoğunluğun onama gerekçesine katılınmamıştır.