YARGITAY KARARI
DAİRE : 10. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/5965
KARAR NO : 2022/10869
KARAR TARİHİ : 20.09.2022
Mahkemesi : Tavşanlı İş Mahkemesi
Dava, iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
İlk Derece Mahkemesince, hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kısmen kabulüne dair verilen karara karşı taraflar vekillleri tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesince tarafların istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
… Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesince verilen kararın, taraflar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
I-İSTEM
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, kazalı sigortalının geçirdiği iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe uğradığı iddiasıyla 5000,00-TL maddi, 250.000,00-TL manevi tazminatın kaza tarihinden işleyecek faiziyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davacı vekili 04/09/2019 tarihli talep artırım dilekçesi ile maddi tazminat talebini 942.754,45-TL’ ye çıkarmıştır.
II-CEVAP
Davalılar vekilleri cevap dilekçelerinde özetle; davanın reddine karar verilmesini talep etmişlerdir.
III-MAHKEME KARARI
A-İLK DERECE MAHKEME KARARI
Davanın kısmen kabulü ile,
1-360.324,21 TL Maddi tazminatın kaza tarihi olan 31.08.2015 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine,fazlaya ilişkin istemin reddine,
2-75.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 31.08.2015 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin REDDİNE,, karar verilmiştir.
B-BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI
Tarafların istinaf başvurularının 6100 sayılı HMK’nın 353/1-b-1 maddesi gereğince ayrı ayrı esastan reddine, karar verilmiştir.
IV-TEMYİZ KANUN YOLUNA BAŞVURU VE NEDENLERİ:
Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; aktüerya hesap raporlarında hesaplamaya esas alınan kazanç, gelir sosyal yardım tutarlarının düşük olduğunu, ek raporun çok hızlı hazırlandığını 2020 yılı asgari ücrette artışın ne kadar olacağının belirlenmesine çok kısa süre kala hazırlandığını, 2020 yılı asgari ücretinin belirlenmesinin beklenilmesi gerektiğini pmf yaşam tablosu yerine TRH 2010 ve daha lehe yaşam tablolarının nazara alınması gerektiğini, rücu edilebilir alacakların hesabında aleyhe hata yapıldığını, davacının olayın meydana gelmesinde kusurunun olmadığını, davalılarca kaza öncesi son derece basit tedbirlere başvurulmadığının aşikar olduğunu, davacı işçiye kusur izafesinin hakkaniyete aykırı olduğunu, davacının kaza neticesinde sol gözünü kaybettiğini, kaynakçılık yapan müvekkilinin ekonomik geleceğinin de sarsıldığını, kaynakçılık yapma imkanının ortadan kaybolduğunu hükmedilen manevi tazminat miktarının az olduğunu manevi tazminatının aynen kabulü gerektiğini,
Davalılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; müvekkili şirket bünyesinde kaynakçı olarak çalışma gerçekleştiren davacının esasen kaza olayının meydana gelmesinden evvel defaatle iş sağlığı ve güvenliği kurallarına aykırı olarak çalışma gerçekleştirdiği, kendisine zimmetlenen Kişisel Koruyucu Ekipmanları usulüne uygun olarak kullanmadığı, işin görümü sırasında iş güvenliği kurallarına aykırı olarak yapmış olduğu çalışmaları sosyal paylaşım sitesinde dahi yayınladığı hususlarında uyarıldığını, davacı tarafın özellikle her aşamada emsal ücretinin fazla olması gerektiği iddiasına dayanak olarak kendisinin 12 yıllık kıdeme sahip kaynakçı ustası olduğunun beyan edilmesine rağmen mesleki tecrübesi ve kendisine verilen iş güvenliği eğitimlerine aykırı olarak, kaynakçı dahi olmayan bir kimsenin görebileceği ihmalkar ve tedbirsiz davranışlarına devam ederek iş kazasının oluşumuna ağır kusuru ile sebebiyet verdiğini, somut olayın özelliklerine aykırı olarak taraflarına %80 oranında kusur atfedilmiş olması hatalı olduğunu, müvekkilleri … ve …’un işveren vekili sıfatı bulunmadığını ve ceza yargılamasında yer alan soyut ifadelere yer vermek suretiyle ikame edilen kararın kabul edilemeyeceğini pasif husumet ehliyetinin yokluğu dikkate alınarak reddine karar verilmesi gerektiğini, kaza olayı neticesinde davacı tarafın uğramış olduğu maluliyete ilişkin olarak yeterli şekilde inceleme ve değerlendirme yapılmadığını davacı tarafın uğramış olduğu iş kazası neticesinde bizzat kendi imkanları ile davacıyı ivedi olarak … Anadolu Hastanesine götürüldüğünü ve burada hastane imkanlarının da yetersiz olması nedeniyle akabinde davacıyı … Üniversitesi Hastanesine götürüldüğünü burada mesai saatinin sona erdiği ve uzman doktorun ertesi gün geleceği belirtilerek davacı tedavi edilmediğini acil durumdaki hasta bir gün boyunca tedavisiz kalmak durumunda kaldığını ertesi gün yapılan tetkik ve tedaviler neticesinde hastanın sağlık durumunun iyiye gittiği ifade edilerek, davacı taburcu edildiğini kontrol muayenesine kadar davacının dikkatli olması, gözünü steril tutması konusunda uyarılarda bulunulduğunu ancak daha sonra gidilen muayenede yapılan incelemelerde davacının gözünün enfeksiyon kaptığı, bu nedenle göz silikonu konulması gerektiğinin beyan edilmesi karşısında, davacı derhal Retina Göz Hastanesi’ne sevk edildiğini ve tekrar ameliyat edilmesi sağlandığını ancak yapılan tüm işlemlere rağmen sol gözde önemli oranda görme kaybı sonucu meydana geldiğini ve davacı tarafın ihmali davranışları ile zararın artmasına neden olup olmadığı yahut davacıya uygulanan yanlış bir tedavinin varlığı durumunda bunun zararın artmasına neden olup olmadığı hususlarında Üniversite Hastanelerinden alanında uzman bilirkişiler vasıtasıyla yapılacak inceleme neticesinde, uygun illiyet bağı içerisinde meydana gelen zararın tespiti sağlanması ve maluliyet oranının somut olayın özelliklerine aykırı olarak fahiş nitelikte belirlenmesinin hatalı olduğunu, imzalı ücret bordrolarının aksine ve açıkça hukuka aykırı olarak yapılan emsal ücret araştırmasına atıfta bulunmak suretiyle davacının son olarak net 1.650-TL ücret karşılığında çalışma gerçekleştirdiğine karar verildiğini, emsal ücretin bildirilmesine ilişkin olarak yazılan müzekkerelerde yerleşik yargı uygulamasına aykırı olduğunu ve davacıya kaza tarihi itibariyle asgari ücretin 2 katı tutarındaki bir meblağın, ücret olarak ödenmesi imkanı bulunmadığını, davacı tarafın bilinen aktif devre işlemiş dönem zararının hesabında bir yılın 360 gün olarak hesaplamalara esas alınması gerektiğini, Davacı … ile … Emeklilik ve … A.Ş. arasında görülmekte olan tazminat istemli … Anadolu 4. Tüketici Mahkemesi’nin 2018/606 E. Sayılı dosyası üzerinden yazılan 18.2.2019 tarihli müzekkere ile Yerel Mahkeme dosyası incelenmek üzere celp edilmesi ve tazminattan mahsup edilmesi gerektiğini, davacının tedavisinin daha iyi koşullarda gerçekleştirilebilmesi amacıyla özel hastaneye dahi götürülmesi ve tüm masrafların müvekkilleri tarafından karşılanması, davacı tarafın barınma ihtiyacının dahi giderilerek kendisine ev tahsis edilmesi, çalışamadığı dönemde sürekli olarak kendisi ile ilgilenerek ihtiyaçlarının giderilmesinde yardımcı olunması dikkate alındığında manevi tazminatın fahiş olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmişlerdir.
V- İLGİLİ HUKUK KURALLARI VE İNCELEME:
1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplerle temyiz kapsam ve nedenlerine göre, davalılar vekillerinin tüm, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.
2-Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararın ödetilmesine ilişkin davalarda (tazminat davaları) öncelikle haksız zenginleşmeyi ve mükerrer ödemeyi önlemek için Kurum tarafından hak sahiplerine bağlanan gelirin peşin sermaye değerinin tazminattan düşülmesi gerektiği Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir. 5510 sayılı yasanın 21/4. maddisine göre ise “… İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir.” hükmü düzenlenmiştir.
Somut olayda, davacı için hesaplanan maddi zararlardan rücuya tabi Kurum tahsislerinin düşülmesi gerektiği hususunda ihtilaf bulunmamaktadır. İhtilaf; düşülmesi gereken bu Kurum tahsisinin rücuya tabi miktarının belirlenmesinde yaşanmakta olup 5510 Sayılı Yasa’nın 21/4 maddesinde açıkça, iş kazasının üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmesi halinde sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin “yarısının” rücuya tabi olacağı düzenlenmiştir. Burada tartışılması gereken diğer bir husus da üçüncü kişi kavramından neyin anlaşılması gerektiğidir ki; ilgili yasa metni ve başlığından anlaşıldığı üzere işveren dışındaki herkes üçüncü kişidir. Sigortalının sürekli iş göremezliğe uğraması ile sonuçlanan olayda davalı işverenin % 80 kusurlu olduğu ve bu kusur içerisinde firma sahibi …’in şirket kusuru içinde kalması kaydıyla % 3 ve işveren vekili …’un işveren kusurunun içinde kalması kaydıyla % 2 oranında kusur bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu duruma göre indirimi gereken peşin sermaye değeri üçüncü kişinin kusurunun yarısı ile işverenin kusurunun toplamıdır. Diğer bir deyişle ilk peşin sermaye değerinin % 77,5 ’inin hak sahibinin zararından indirimi gerekirken Mahkemece 18/11/2019 tarihli bilirkişi raporunda denetime elverişsiz bir şekilde hesaplanan miktarların hükme esas alınması hatalı olmuştur.
3- Öte yandan, dava niteliği itibariyle SGK tarafından karşılanmayan maddi ve manevi tazminatın giderilmesi istemine ilişkin olup, bu tür davalarda, maddi tazminat miktarının hesabı açısından, sigortalı işçinin kaza tarihindeki yaşına göre, (Dairemizin 23.02.2021 tarih ve 2020/9717 E – 2021/2003 K sayılı ilamında da açıkça işaret olunduğu üzere) TRH 2010 bakiye ömür tablosu gereğince tespit olunacak olası bakiye ömrü esas almak, sigortalının 60 yaşına kadar aktif hesap devresi içerisinde bulunduğu gözetilerek sigortalının işveren nezdinde asgari ücrete oranla aldığı ücret belirlenerek aktif devre boyunca bu oran üzerinden hesap yapmak, 60 yaşından itibaren ise davacının pasif hesap devresi içinde bulunacağını dikkate alarak asgari geçim indirimi dışlanmış asgari ücret üzerinden hesap yapmak, öte yandan bilinen dönem ücretini belirledikten sonra bilinmeyen dönem hesabında da sigortalının hak kazacağı ücretin tespiti açısından arıtırım ve iskontolama yöntemiyle sigortalının bilinmeyen devre dönemi için hak kazanabileceği ücreti binen dönem için de olduğu gibi her yıl için ayrı ayrı belirlemek, bu şekilde hesap edilecek maddi tazminat alacağından sıracıyla davacı kusuru, ve tespit olunan sürekli iş göremezlik oranında indirim yapmak akabinde ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 55.maddesi hükmü gözetilerek Kurumca davacıya geçici iş göremezlik döneminde yapılan ödeme ile yine kurumca tespit olunan sürekli iş göremezlik oranı üzerinden bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin, rücuya kabil kısımlarını tazminat alacağından tenzil etmek suretiyle davacının hak kazanabileceği maddi tazminat alacağını hesaplamaktan ibarettir.
O halde mahkemece yapılacak iş, davacının maddi tazminatının hesabı noktasında hükme esas alınan 18/11/2019 tarihli hesap raporunda bakiye ömür tablosu olarak TRH 2010 tablosunu esas alarak davacının bakiye ömrünü belirlemek bu hesap raporunda esas alınan bilinen (işlemiş) dönem sonu tarihini ve mahkemece kabul gören diğer verileri gözetmek, bu tarihten sonra yürürlüğe giren asgari ücretteki değişiklikleri rapora yansıtmamak, kurumca bağlanan gelir ve ödeneğin tenzili noktasında da davalı ve 3.kişi kusuruna isabet eden miktarı esas almak suretiyle davacının maddi tazminat alacağını belirletmek, davacının talebini ve usuli kazanılmış hakları da gözeterek maddi tazminat istemi hakkında bir karar vermekten ibarettir.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması, hatalı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve … Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesince verilen hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: … Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi kararının HMK’nın 373/1 maddesi gereğince kaldırılarak temyiz edilen ilk derece mahkemesi hükmünün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının davalılardan alınmasına, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, Üye …’in muhalefetine karşı, Başkan …, Üyeler Refik Eğri, …, …’ün oyları ve oy çokluğuyla 20/09/2022 gününde karar verildi.
MUHALEFET ŞERHİ
Sayın çoğunluk tarafından temyize konu davada “Gerçek zarar hesabı özü itibariyle varsayımlara dayalı bir hesap olup, gerçeğe en yakın verilerin kullanılması esastır. Bu durumda, Dairemizin kurum tarafından açılan rücu davalarında da istikrarlı bir şekilde uyguladığı üzere, ülkemize özgü ve güncel verileri içeren, “TRH 2010” tablosunun iş kazası ve meslek hastalığından kaynaklı maddi tazminat davalarında da bakiye ömrün belirlenmesinde nazara alınması gerektiği açıktır.” Gerekçesiyle iş kazası sebebine dayalı maddi tazminat istemli davalarda, bakiye ömür tablosu olarak “TRH 2010” tablosu esas alınması gerektiğinden bahisle bozma kararı verilmiş ise de; aşağıda ifade edilen gerekçelerle çoğunluk görüşüne katılamamaktayım. Şöyle ki:
1- İş kazası ve meslek hastalığı hukuksal sebebine dayalı sigortalı ve hak sahipleri tarafından açılan dava dosyalarının maddi tazminat hesabı noktasında yasal dayanak 818 sayılı Borçlar Kanunu dönemi için anılan kanunun 41 vd. maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun dönemi için ise 49 vd. maddeleri olup, anılan maddelerde hesabın yapılacağı süre; yani bakiye ömür için esas alınması gereken tablo konusunda herhangi bir belirleme yapılmamıştır.
Anayasa Mahkemesinin 09.10.2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 17.07.2020 tarihli ve 2019/40 sayılı kararıyla Karayolları Trafik Kanunu’nun Zorunlu Trafik Sigortasına ilişkin 90 ve 92. maddelerinde yer alan “Trafik Sigortası Genel Şartları” ifadeleri iptal edilmiş bu iptal kararı ile sigorta genel şartlarında yer alan TRH 2010 isimli bakiye ömür tablosunun uygulanmasına dair zorunluluk da ortadan kalkmıştır.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 25.11.2013 Tarih, E. 2013/11532, K. 2013/16442 sayılı kararında da belirtildiği gibi “Sosyal Güvenlik Kurumunda uygulanması zorunlu olan PMF 1931 Yaşam Tablosu’nun yasal dayanağı 506 sayılı yasanın 22. maddesi olup, iş kazalarıyla meslek hastalıkları ve analık sigortaları hakkında 4722 sayılı kanuna ek olarak (Çalışma Bakanlığı ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından birlikte) hazırlamış ve 1965 yılında yürürlüğe konulmuştur. Her ne kadar 5510 sayılı yeni Sosyal Güvenlik Yasası’nda paralel bir hüküm bulunmamakta ise de; geçici 3. madde hükmü gereğince yeni düzenleme yapılıncaya kadar aykırı olmayan hükümler uygulanmaya devam edecektir.” Başka bir ifade ile SGK ile Yargı kararlarında PMF 1931 Yaşam Tablosuna göre gelir bağlanmaya ve tazminat hesaplanmaya devam edilecektir.
Somut olay bakımından, sigortalı ve hak sahipleri açısından açılan ve SGK tarafından giderilmeyen zararın işveren ve iş kazasının gerçekleşmesinde kusuru bulunanlardan tazminine yönelik davada SGK’nın taraf olmadığı dikkate alındığında, SGK’nun 2011/58 ve 2012/32 sayılı genelgeleri ile uygulanmasını zorunlu hale getirdiği “TRH 2010” isimli tablonun davamız kapsamında uygulanma zorunluluğunun bulunmadığı açıktır.
Yasal düzenlemeler bu şekilde olmakla beraber son tarihli Yargıtay daire içtihatları da değerlendirildiğinde Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 08.12.2020 tarih 2019/5969 E – 2020/7461 K, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 15.01.2020 tarih 2018/2651 E, 2020/70 K, Yargıtay11. Hukuk Dairesi’nin 09.09.2019 tarih 2018/3706 E, 2019/5177 K, Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 10.02.2020 tarih 2018/4934 E – 2020/921 K, sayılı kararlarında maddi tazminat hesabında bakiye ömür tablosu olarak “PMF 1931” isimli bakiye ömür tablosunu uygulamaya devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle “TRH 2010” tablosunun iş kazası ve meslek hastalığı tazminat davaları için uygulanmaya başlaması, tazminat davalarının tamamında aynı tablonun uygulanmasını temin açısından Yargıtay Daireleri arasındaki içtihat farklılığını gidermeyecektir.
Öte yandan, PMF (Population Masculine et Feminine) tablosunun Fransız kökenli olup, 1931 tarihli olması, aradan geçen süre nedeniyle bakiye ömür sürelerinde değişikliklerin olduğu, TRH 2010 tablosunun ise Türkiye’deki yaşam süreleri dikkate alınarak hazırlandığı yönünde öğretide ve uygulamada eleştirileriler ileri sürülmekte ise de; TRH 2010 tablosunun yayınlandığı günden kararın verildiği bu tarihe kadar 11 yıllık sürenin geçtiği ve uygulanmaya devam edilmesi halinde de bu sürenin daha da artacağı dikkate alındığında, TRH 2010 tablosu için de aynı eleştirilerin geçerli olduğunu dikkate almak gerekmektedir. Ayrıca TRH 2010 tablosunun güncellenmesine yönelik çalışmaların hali hazırda devam etmekte olduğu; güncel bir bakiye ömür tablosunun yayınlanması halinde bu tablonun TRH 2010 tablosu üzerinden karara bağlanmış dosyalara uygulanması yönünden verilecek başka bir kararın taraflar arasında oluşan hak dengesini bozucu olacağı da gözden kaçırılmamalıdır. (Bkz: TRH 2010 tablosunun güncellenmesine dair: Sevilay Açıkalın, Türkiye 2010 – 2020 Yılları Arası Erkek … Ve … Annüite Tablolarının Hazırlanması Ve Net Tek Prime Geçiş, Yüksek Lisans Tezi, Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sigortacılık Ve Risk Yönetimi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Programı, 2016)
2- Bu aşamada kararlarda belirliliği ve içtihatlarda istikrarı temin açısından hukuki güvenlik ilkesi üzerinde durmak faydalı olacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde; insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir,” hükmüne yer verilmiştir.
Anayasanın 2. Maddesinde ifadesini bulan “Hukuk Devleti”, insan haklarına saygılı ve bu haklan koruyucu adaletli bir hukuk düzeni kuran bunu sürdürmekte kendini yükümlü sayan bütün eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı olan devlettir. Hukuk devleti ilkesi; devletin tüm organlarının üstünde hukukun mutlak egemenliğinin bulunmasını, yasa koyucunun da her zaman Anayasa ve Hukukun üstün kuralları ile kendisini bağlı saymasını gerektirir. Bu bağlamda yasa koyucunun yasal düzenlemelerin yapılması sırasındaki takdir yetkisi, sınırsız ve keyfi olmayıp, hukuk devleti ilkeleriyle sınırlıdır. Hukuk Devleti ilkesi ile doğrudan ilintili olan bir diğer kavram ise “Hukuki Güvenlik İlkesidir”. Hukuki güvenlik ilkesi ise kural olarak yasaların geriye yürütülmemesini gerekli kılar.“Yasaların Geriye Yürümezliği İlkesi” uyarınca yasalar kural olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. Yürürlüğe giren yasaların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olamaması hukukun genel ilkelerinden “Kazanılmış Hakların Korunması” ilkesinin gereğidir. Bununla birlikte hukuki güvenlik ilkesi belirliliği de gerektirir. “Belirlilik İlkesi” yükümlülüğün hem kişiler, hem idare, hem de kanun kurallarını somut hukuk uyuşmazlıklara uygulayan yargı merciileri yönünden belli ve kesin olmasını, yasa kuralının ilgili kişilerin mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak şekilde düzenlenmesini gerekli kılar.
Bilindiği üzere Adli Yargı alanında İlk Derece Mahkemeleri ve Bölge Adliye Mahkemelerince verilen kararların temyiz incelemesini yapan Yargıtay’ın, davalara uygulanması gereken kuralların yorumu konusunda yeknesaklığı ve bu yorum doğrultusunda oluşturduğu içtihatlar arasında birliği sağlayarak “hukuki güvenlik ilkesini”teminle yetkili ve görevli olduğu görülmektedir.
4 Şubat 1983 tarih ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 15.maddesinin 2. fıkrasına göre, Yargıtay Hukuk ve Ceza Genel Kurulları, içtihatların birleştirilmesi yoluyla, sırasıyla hukuk dairelerinin ve cezadairelerinin kararları arasında ortaya çıkabilecek çelişkileri nihai olarak gidermekle görevlidir. Aynı Kanunun 16. maddesinin 5. fıkrasına göre, aşağıda belirtilen kararlar arasında meydana gelebilecek çelişkilerin nihai olarak giderilmesi, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun görevidir.
• Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararları,
• Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararları,
• Yargıtay Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının kararları,
• Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile bir hukuk dairesinin kararları,
• Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile bir ceza dairesinin kararları,
• Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile bir ceza dairesinin kararları,
• Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile bir hukuk dairesinin kararları,
• Bir hukuk dairesi ile bir ceza dairesinin verdiği kararlar olarak belirtilmiştir.
Aynı Kanunun 45. maddesi, Yargıtay içtihatlarının birleştirilmesi için izlenecek usul kurallarını düzenlemiştir. Bu maddeye göre :‘‘İçtihatların birleştirilmesini Birinci Başkan, doğrudan doğruya veya Yargıtay dairelerinin veya genel kurulların verdikleri karar sonucunda veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bizzat yazı ile başvurması halinde, ilgili kuruldan ister. Bu istemlerin gerekçeli olması zorunludur. Diğer merci veya kişilerin gerekçe göstererek yazılı başvurmaları halinde, içtihadı birleştirme yoluna gitmenin gerekip gerekmediğine Birinci Başkanlık Kurulu karar verir. Bu karar kesindir. İçtihadı birleştirme kararlarının değiştirilmesi veya kaldırılmasının istenmesi de yukarıdaki usule bağlıdır.
İçtihadı birleştirme görüşmeleri, alınmış olan ilke kararları çerçevesinde yürütülür ve kararları yazılır. İçtihadı birleştirme kararları benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar. İçtihadı birleştirme kararlarının niteliğini açıkça belirten özeti, kararın verilmesini izleyen en kısa zamanda Adalet Bakanlığına bildirilir. Adalet Bakanlığı bütün adliye mahkemelerine ve Cumhuriyet savcılıklarına bu kararları gecikmeksizin duyurur. İçtihadı Birleştirme Kurulları, genel kurulların veya dairelerin kararlarındaki gerekçe ve görüşlerle bağlı olmaksızın sorunu başka bir görüşle karara bağlayabilirler.’’
Yargıtay İçtüzüğünün 14.-16. maddeleri, 104. maddesinin A fıkrasının 1 ve 2. bentleri ve 108. maddenin 1, 2, 3. fıkraları ve 29. Maddesi de, içtihatların birleştirilmesi durumunda izlenecek usul kurallarını içermektedir.
Bu kapsamda yargı kararlarındaki yeknesak / belirliğe vurgu yapan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM kararlarında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasına vurgu yapıldığı, Anılan maddede “Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde, görülmesini isteme hakkına sahiptir…” düzenlemesine yer verildiği anlaşılmaktadır. (AİHM) adil yargılanma hakkının hukukun üstünlüğünün Sözleşmeci devletlerin ortak mirası olduğunu belirten Sözleşme’nin ön sözüyle birlikte yorumlanması gerektiğini belirtmektedir. Hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri, hukuki durumlarda belirli bir istikrarı garanti altına alan ve kamuoyunun mahkemelere olan güvenine katkıda bulunan hukuki güvenlik ilkesidir. Toplumun yargısal sisteme olan güveni hukuk devletinin esaslı unsurlarından biri olmasına rağmen birbirinden farklı yargı kararlarının devamlılık arz etmesi, bu güveni azaltacak nitelikte bir hukuki belirsizlik durumu yaratabilecektir (Bkz: Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], B. No: 13279/05, 20/10/2011, § 57).
Anayasa Mahkemesinin 25/12/2018 tarihli 2017/29896 başvuru sayılı, bireysel başvuru kararında da “Yargısal kararlardaki değişiklikler, hukukun dinamizmini ve mahkemelerin yaklaşımlarını yaşanan gelişmelere uyarlama kabiliyetlerini yansıtması yönüyle olumludur. Ancak uygulamadaki birlikteliği sağlaması beklenen yüksek mahkemeler içinde yer alan dairelerin benzer davalarda tatmin edici bir gerekçe göstermeksizin farklı sonuçlara ulaşması, bir kararın belirli bir daireye düştüğü takdirde onanacağı, başka bir daire tarafından ele alındığı takdirde bozulacağı gibi ihtimale dayalı ve birbirine zıt sonuçları ortaya çıkarır. Bu ise hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ters düşecektir. Ayrıca böyle bir algının toplumda yerleşmesi hâlinde bireylerin yargı sistemine ve mahkeme kararlarına duymaları beklenen güven zarar görebilir (Türkan Bal [GK], B. No: 2013/6932, 6/1/2015).” Gerekçesine işaretle hukuki güvenlik hakkıyla doğrudan irtibatlı hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine vurgu yapılarak Yüksek mahkeme kararlarının yani içtihatların birbirine zıt nitelikte olmamasına işaret edilmiştir.
İçtihat değişikliğinin Sürpriz Karar yasağı çerçevesinde de değerlendirilmesi gerekir. Sürpriz karar, ilgilinin yargılamanın o ana kadarki seyrine göre, haklı olarak beklemediği, umulmadık bir kararla karşılaşmasıdır. Sürpriz karar yasağı ise, yargılamanın adil ve hakkaniyete uygun şekilde yürütülmesi durumunda tarafların öngöremedikleri bir kararla karşılaşmamalarını ifade eder. Sürpriz karar yasağı, hukukun gelişimine ve yeni şartlara uyarlanmasına engel olacak mutlak bir yasak olarak anlaşılmamalıdır. Şüphesiz mahkemeler yeni içtihatlar geliştirebilirler, önceki içtihatlardan farklı bir karar verilebilir, hatta yeni ve özelikle somut olayda ortaya çıkan hukuki durum bunu gerekli kılabilir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesi gereğince hâkimin hukuku kendiliğinden uygulaması söz konusu olduğunda sürpriz karar yasağının ihlalinden söz edilemez. Bununla birlikte mevcut içtihatlar dışında yeni bir görüş benimsenecekse, öncelikle tarafların bu konuda bilgilendirmesi gerekir (Özekes, Muhammet, Medeni Usul Hukukunda Hukuki Dinlenilme Hakkı, … 2003, s. 185 vd.).
Öte yandan, sürpriz kararların giderilmesi yönünden yukarıda işaret edilen içtihadı birleştirme prosedürlerinin mümkün olduğu kadar kısa sürede verilebilmesi ve bu sayede çelişkili kararların uygulamada yarattığı tereddüt ve güvensizlik ortamının ortadan kaldırılması gerekmektedir. Çelişkili kararların ortaya çıkmasının önlenmesi her şeyden önemlidir. Ancak bir şekilde verilmiş çelişkili kararlar varsa, bu kararlardaki çelişki zaman geçirmeden ortadan kaldırılabilmelidir. İçtihadı birleştirme sebeplerinden birisi, Yargıtay hukuk dairesi ile bir başka dairenin içtihatları arasında çelişki bulunmasıdır (Yargıtay Kanunu m. 15/2-b). Hukuk Genel Kurulu’nun kararları, hukuk daireleri bakımından bağlayıcı değildir. Bu nedenle daireler, Hukuk Genel Kurulu’ndan farklı kararlar verebilir. Bu durumda da içtihadı birleştirme yoluna gidilmelidir (Yargıtay Kanunu m. 16/5). Üçüncü olarak Yargıtay’ın bir dairesinin yerleşik içtihadından dönmek istemesi halinde içtihadı birleştirme yoluna başvurulmalıdır (Yargıtay Kanunu m. 15/2-c). Özellikle bu sonuncu sebeple içtihadı birleştirme yoluna son yıllarda pek başvurulmamaktadır. Bu tutum hem Yargıtay Kanunu’na aykırılık oluşturmakta, hem de sürpriz karar verme yasağına aykırılık teşkil etmektedir. Yargıtay dairelerinin kendi içinde çelişik kararlar vermesi sürpriz karar verme yasağına ve dolayısıyla adil yargılanma hakkına aykırılık teşkil etmektedir. Yargıtay’ın bir dairesi yerleşik içtihadından dönmek isterse, farklı bir karar verilmesinin gerekçeleriyle birlikte, Yargıtay Birinci Başkanı’ndan içtihatların birleştirilmesini istemek zorundadır. (Pekcanıtez, Hakan, Yargıtay Yönünden Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Değerlendirilmesi, TBB Dergisi 2019- 144. Sayı)
Anlatılanlara ek olarak Yargıtay hukuk dairelerinden birisi yerleşik içtihatlarından dönmek isterse; bir Yargıtay hukuk dairesi benzer olaylarda (aynı hukuki sorun hakkında) birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa içtihatların birleştirilmesine Hukuk Genel Kurulu karar verecektir. (Arslan, Ramazan/ Yılmaz, Ejder/ Taşpınar Ayvaz, Sema, Medeni Usul Hukuku, 3. Baskı, … 2017, s. 95)
Bu açıklamalar doğrultusunda somut olaya gelindiğinde; Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu’nun 07.07.2020 tarih ve 173 sayılı kararıyla Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 02.09.2020 tarihinden geçerli olmak üzere kapatılmasına, 28.01.2020 tarih ve 31022 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 23.01.2020 tarih ve 2020/1 sayılı işbölümü kararı ile 21.Hukuk Dairesine verilen ve bu dairenin arşivinde bulunan işlerin 10. Hukuk Dairesine devrine karar verilmiştir.
Davacı tarafından açılan dava, iş kazası hukuksal sebebine dayalı sigortalının maddi ve manevi zararlarının giderilmesine ilişkin olup, bu davaların önceden beri temyiz incelemesini (Kapatılan) Yargıtay 21. Hukuk Dairesi yapmakta ve anılan daire içtihatlarında maddi tazminatın hesabı noktasında öteden beri istikrarlı bir şekilde bakiye ömür tablosu olarak “PMF 1931”isimli bakiye ömür tablosu esas alınmaktaydı. (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesi’nin “PMF 1931” isimli bakiye ömür tablosunun hesapta esas alınmasına ilişkin kararlarından başlıcaları (22/06/2020 tarih 2020/440 E- 2020/2579 K, 24/02/2020 tarih 2019/5821 E- 2020/1041 K, 13/05/2019 tarih 2018/6363 E-2019/3695 K, 16/10/2018 tarih 2017/3933 E- 2018/7427 K, 13/11/2017 tarih 2016/6805 E2017/9218 K, 28/12/2016 tarih, 2015/20499 E- 2016/15704 K, 08/03/2016 tarih 2015/8807 E-2016/3789 K, 03/11/2015 tarih 2015/6114 E- 2015/19412 K, 09/06/2014 tarih 2014/5008 E2014/12966 K, 30/09/2013 tarih 2013/11481 E- 2013/17674 K, 24/09/2012 tarih 2011/5829 E2012/15379 K, 11/03/2010 tarih 2009/2406 E- 2010/2693 K, 29/01/2006 tarih 2006/12307E2007/790 K,) şeklinde belirtilebilir.
O halde, bakiye ömür tablosu konusundaki köklü içtihattan dönülmesi için Yargıtay Hukuk Genel Kurulu veya Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu tarafından verilen bir karara ihtiyaç duyulduğu, aksi durumun kökleşmiş içtihatla taraflar lehine doğan hukuki güvenlik hakkını ihlal edeceği açıktır.
Bu durumun aksinin kabulü halinde ise; bilinen durum var iken, varsayıma dayalı olarak hesap yapılmayacağına dair ilkeden hareketle, öncelikle aktif dönem hesap sonu ve pasif dönem başlangıç tarihi olarak, her bir dava açısından bir ayrıma gidilmesi, 506 sayılı Kanuna tabi sigortalılar için bu kanunda öngörülmüş olan emeklilik yaşı ile gelirin bağlanmasına esas bakiye ömür süresinin, 5510 sayılı Kanuna tabi sigortalılar yönünden ise bu kanunda öngörülmüş olan emeklilik yaşı ile gelirin bağlanmasına esas bakiye ömür süresinin dikkate alınması gerekmektedir. Ayrıca, iş kazası ve meslek hastalığı hukuksal sebebine dayalı SGK tarafından açılan rücu davaları için temyiz inceleme mercii olan Yargıtay 10. Hukuk Dairesince uygulanmakta olan “TRH 2010” adlı bakiye ömür tablosunun sigortalı ve hak sahipleri tarafından açılan tazminat davalarına da uygulanacağının kabulü halinde ise, bu bakiye ömür tablosu içerisinde yer alan “TRHA 2010” ve “TRSH 2010” sütunlarının bakiye ömür hesabında neden dikkate alınamayacağının kararda açıklanarak açıkça belirtilmesi gerektiği kanaatindeyim.
3-Hukuki güvenirlik açısından tazminat hesabında baz alınacak yaşam tablosu değişikliğinde Yargıtay Kanunu’nun madde 15/2-c hükmü uygulanmaksızın görüş değişikliğine gidilecekse 21. Hukuk dairesinin 10.Hukuk Dairesi ile birleştiği 02.09.2020 tarihinin de verilecek bozma kararları açısından milat olarak kabul edilerek, en azından bu birleşme tarihinden sonra açılacak davalar için hukuki güvenlik hakkı kapsamında “TRH 2010” bakiye ömür tablosunun uygulanması gerektiğine işaretle karar verilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Belirtilen bütün bu açıklamalar doğrultusunda, somut olayda davacı sigortalının iş kazasına uğraması nedeniyle, PMF 1931 tablosuna göre yapılan hesapta hatanın bulunmadığı, anılan tablonun (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesinin kökleşmiş içtihatları ile geçmişten günümüze kadar istikrarlı şekilde uygulandığı, görülmektedir. Yaşam tablosunda PMF 1931 yerine TRH 2010 tablosunun uygulanması noktasında yukarıda izah edildiği gibi Yargıtay Kanununun öngördüğü prosedür izlenmeden Sosyal Güvenlik Kurumu’nun genelgelerle uyguladığı yaşam tablosunun baz alınması yerinde bulunmadığından TRH 2010 tablosunun maddi tazminatın hesabı noktasında uygulanması gereken tablo olduğunu belirten sayın çoğunluk tarafından verilen bozma kararına katılamıyorum.