YARGITAY KARARI
DAİRE : 10. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2023/694
KARAR NO : 2023/1773
KARAR TARİHİ : 28.02.2023
MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi 33. Hukuk Dairesi
HÜKÜM/KARAR : Esastan ret
İLK DERECE MAHKEMESİ: … Anadolu 5. İş Mahkemesi
Taraflar arasındaki iş kazası olmadığının tespiti istemi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi … tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
1-Davacı vekili dava dilekçesinde; alt yüklenici ve davalı …’nin, dava dışı … Alüminyum A.Ş. firması için yapılacak olan boya tesisi platformu yapımı için davacı şirket ile 13.12.2012 tarihli bir sözleşme akdettiğini, 18.01.2013 tarihinde gece vardiyasının başında işçilerini kontrol edeceğini söyleyerek iş sözleşmesine aykırı olarak boyanacak yüzeylerin temizliğini yapmaya başladığını, sözleşme uyarınca kendisinin yapmaması gerektiği temizlik işlerinin sürdürürken 2 nci katta bulunan ve üzeri plywood ile kapatılan açıklığı temizlemek için plywood’u bizzat kendisi kaldırdığını ancak yerine koymayı unuttuğundan söz konusu açıklıktan 1. katta bulunan silindir makinesinin üzerine düştüğünü, 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinde sayılan hususlara göre kazaya uğramadığını, davacı şirketin, …’nin ne işvereni olduğunu, ne de … kaza geçirdiği gün şirket tarafından yürütülmekte olan bir iş dolayısıyla olay yerinde bulunmadığından, olay yerine …’ın talimatlarıyla değil kendi iradesi ile gittiğinden davalının yaptığı kazanın iş kazası olmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
II. CEVAP
1.Davalı … vekili cevap dilekçesinde; müvekkili bakımından dava şartı olan pasif husumet ehliyetinin yokluğu sebebiyle davanın reddinin gerektiğini, davaya konu olan müvekkilinin geçirdiği bu kaza 5510 sayılı Kanun uyarınca iş kazası olduğunu beyanla davaya konu kazanın iş kazası olduğunun tespitine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
2.Davalı Kurum vekili; cevap dilekçesi vermemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davanın 5510 sayılı Kanun kapsamında, davalı işçinin davacı işverenliğe ait işyerinde çalışırken zararlandırıcı olaya maruz kaldığını, taraflar arasında imzalanmış eser sözleşmesinin mevcut olduğunu, davalı işçinin hizmet akti ile bağlı olmaksızın kendi nam ve hesabına bağımsız çalışan Bağ-Kur sigortalı olduğunu, 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının (b) bendinde bu hususunun iş kazası olarak belirtildiğini, tüm yasal düzenlemeler karşısında dinlenen tanık beyanlarından dava konusu işin kapsam ve niteliğinden davalı ile işveren arasında işverenin her an denetim ve buyruğuna uyma dışında çalışma olanağı bulunmadığını, ancak 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının (b) bendinde ki “sigortalı kendi nam ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle” hükmü uyarınca, hükme esas alınan bilirkişi raporu doğrultusunda olayın 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının (b) bendi uyarınca iş kazası olduğu sonuç ve kanaatine varılarak, açılan iş kazası olmadığının tespiti davasının reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili istinaf dilekçesinde; itirazları değerlendirilmeden salt bilirkişi raporuna göre karar verildiğini, müvekkili ile davalı arasında işçi işveren ilişkisi bulunmadığını, ticari ilişki bulunduğunu, davalının kendi adına çalışan bir işveren olduğunu, davalının müvekkili şirkete kesmiş olduğu faturalar bulunduğunu, davalının işi yaparken kendi ekipmanlarını kullandığını, davalının kendi nam ve hesabına çalıştığını, kazanın iş kazası olmadığını, bilirkişinin hesap bilirkişi olarak hatalı seçildiğini, davalının ağır kusurlu olduğunu belirterek mahkeme kararının kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalı …’nin 13.12.2012 tarihli sözleşmeyle … İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.’den … Alüminyum A.Ş. fabrikası için yapılan boya tesisi platformunun boya işlerini aldığını, boya ve tiner gibi ana malzemelerin davacı şirket tarafından verileceğini, …’nin boya işçiliğini, kaynak temizliği yapacağını, boya işçiliği yapacağı yerdeki makinelerin kablo tavalarının, boru hatlarının izole işini yapacağının düzenlendiğini, davalının platform üzerinde bulunan tahtaların arasından platformun 2 nci katına düşerek yaralandığını, Kurum denetim raporunda kazanın iş kazası olduğunun tespit edildiğini, davalının işverenin denetimi altında çalıştığını, işin işverenin gösterdiği yerde ve zamanda işveren tarafından verilen teknik destekle, işverenin gözetimi altında yapıldığını, hizmet akdinin unsurlarının oluştuğunu belirtmiş ve bu gerekçelerle mahkeme kararının yerinde olduğu kanaatine varılarak davacının istinaf başvurusunun esastan reddine, karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili istinaf gerekçeleri ile kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davalı …’nin 18.01.2013 tarihinde geçirdiği kazanın iş kazası olmadığının tespiti istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri ile 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesi hükümleridir.
2.Davaya konu olan ve iş kazası olmadığının tespiti istenen “iş kazası” mevzuatımızda 506 sayılı Kanun’un 11-a ve 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesi ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup, her iki kanunda da iş kazası tanımlanmamış, kazanın hangi hal ve durumlarda iş kazası sayılacağı yer ve zaman koşulları ile sınırlandırılarak belirlenmiştir.
Eldeki davaya konu olayın meydana geldiği tarih itibari ile davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu olup, Kanunun 13 üncü maddesinde İş Kazası;
“a) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
b)İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,
c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
d) Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır.” şeklinde belirlenmiştir.
Olayın, işkazası olarak kabul edilebilmesi için olaya maruz kalan kişinin 5510 sayılı Kanun’un 4 üncü maddesi anlamında sigortalı olması, olayın, 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinde sayılı ve sınırlı olarak belirtilen hal ve durumlardan birinde meydana gelmesi koşuldur. Başka bir anlatımla, olayın, iş kazası sayılabilmesi için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur.
Bu yönde, 5510 sayılı Kanun’un 4/a maddesi anlamında sigortalı niteliğini kazanmanın koşulları başlıca üç başlık altında toplanmaktadır. Bunlar:
a) Çalışma ilişkisinin kural olarak hizmet akdine dayanması,
b) İşin işverene ait yerde yapılması,
c)Kanunda açıkça belirtilen sigortalı sayılmayacak kişilerden olunmaması şeklinde sıralanabilir.
Sigortalı olabilmek için bu koşulların bir arada bulunması zorunludur. Bu nedenle dava konusu olayda öncelikle “hizmet aktinin varlığı” araştırılmalıdır;
Sigortalı olabilmek için bu koşulların bir arada bulunması zorunludur. Bu nedenle dava konusu olayda öncelikle “hizmet aktinin varlığı” araştırılmalıdır;
818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 313/1 inci (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 393/1) maddesinde, hizmet sözleşmesi; “Hizmet akdi, bir mukaveledir ki onunla işçi, muayyen veya gayri muayyen bir zamanda hizmet görmeyi ve iş sahibi dahi ona bir ücret vermeği taahhüt eder.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımda sadece hizmet ve ücret unsurlarına yer verilmişken, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8. maddesinde, “bağımlılık” unsuruna da yer verilmiştir. Hizmet akdi, her şeyden önce bir iş görme edimini zorunlu kılar. Bu sözleşmeyle sigortalıya yüklenen borç, işveren yararına bir iş görmek, hizmet sunmaktır.
Bağımlılık ve bu kapsamda ele alınması gereken zaman unsuru, hizmet akdinin ayırt edici özelliğidir.
Bağımlılık, iş ve sosyal güvenlik hukuku uygulamasında temel bir ilke olup, bu unsur, hizmetini işverenin gözetimi ve yönetimi altında yapmayı ifade eder. Ne var ki, iş hukukunun dinamik yapısı, ortaya çıkan atipik iş ilişkileri, yeni istihdam modelleri, bu unsurun ele alınmasında her somut olayın niteliğinin göz önünde bulundurulmasını zorunlu kılmaktadır. Bazı durumlarda, taraflar arasında sıkı bir bağımlılık ilişkisi bulunmasa da, işverenin iş organizasyonu içinde yer alınmaktaysa bu unsurun varlığının kabulü gerekecektir. Önemli yön, işverenin her an denetim ve buyurma yetkisini kullanabilecek olması, çalışanın, edimi ile ilgili buyruklara uyma dışında çalışma olanağı bulamayacağı nitelikte teknik ve hukuki bir bağımlılığın bulunmasıdır. Genel anlamda bağımlı çalışma, işverenin belirleyeceği yerde ve zamanda, işverence sağlanacak teknik destek ve işverenin denetim ve gözetiminde yapılan çalışmadır. İşverenin yönetim (talimat verme) hakkı karşısında işçinin talimatlara uyma (itaat) borcu yer alır. Bir işin görülmesi süreci içinde işçinin faaliyeti, çalışma şekli, yeri, zamanı ve işyerindeki davranışları düzenleyen talimatlar veren işveren onu kişisel bağımlılığı altında tutar. Bu sözleşmede var olan otorite/bağımlılık ilişkisi taraflar arasında kaçınılmaz olarak bir hukuki hiyerarşi yaratır. Bu nedenle hizmet akdinde bağımlılık hem işçinin kişiliğini ilgilendirmekte hem de bir hukuki bağımlılık niteliği taşımaktadır.
Hizmet akdi, çoğu kez Borçlar Kanununun 355. maddesinde (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 470. maddesinde) tanımlanan istisna akdi (eser sözleşmesi) ile karıştırılabilmekte, ikisinin ayırt edilebilmesi bazı durumlarda güçleşmektedir; Çalışan, iş gücünü belirli veya belirsiz bir zaman için çalıştıranın buyruğunda bulundurmakla yükümlü olmayarak, işveren buyruğuna bağlı olmadan sözleşmedeki amaçları gerçekleştirecek biçimde edimini görüyorsa, sözleşmenin amacı bir eser meydana getirmekse, çalışma ilişkisi istisna akdine dayanıyor demektir. Hizmet akdinde ise çalışan, emeğini iş sahibinin emrine hazır bulundurmaktadır ve ücret, faaliyetin meydana gelmesinin sonucu için değil, bizzat yapılan faaliyetin karşılığı olarak ödenmektedir. Öte yandan; 313 üncü madde hükmünün açıklığı gereği, çalışanın kendi aletleri ile çalışması veya götürü hizmet sözleşmelerinde ücretin, yapılacak işe göre toptan kararlaştırılması imkan dahilinde bulunduğundan, tarafların belli bir fiyat üzerinden anlaşmaları istisna akdinin varlığını göstermediği gibi, götürü sözleşmelerde, bir süre için hizmet etme borcunun mu, yoksa önceden belirlenmiş bir sonucun meydana getirilmesi borcunun mu yüklenildiğinin şüpheli bulunduğu durumlarda, araştırma yapılarak tarafların amacı, durumu ve yaşam deneyimleri gözetilip hukuki ilişki saptanmalıdır.
3. Değerlendirme
1.Dosya içindeki belgelerden, Kurum Denetmeni tarafından hazırlanan 12.06.2014 tarihli rapor ile inceleme konusu olayda …’nin kendine ait atölyesinin olmadığı, aldığı işleri işi verenin adresinde yaptığı, 13.12.2012 tarihinde …den ” … Aliminyum A.Ş’ne ait fabrikadaki boyama hattı platformunun metal boyasının yapılma işini aldığı”, 17.12.2012 tarihinde işvereni olduğu işyeri sigortalıları ile birlikte …Aliminyum fabrikasında çalışmaya başladıkları ve 16.00-24.00 saatleri arasında çalıştıkları, 18.01.2013 tarihinde saat 18.00 sıralarında işyeri sigortalısı …’i kontrol etmek için çıktığı 12 metre yüksekliğindeki 3 üncü platformdan 6 metre yüksekliğindeki 2 nci platforma düşerek kaza geçirdiği, kazanın sigortalının yürütmekte olduğu iş nedeniyle meydana gelmiş olması nedeniyle 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının (b) bendine göre iş kazası olduğunun tespitinin yapıldığı, Kurum tespiti üzerine eldeki davanın açıldığı, mahkemece açılan davanın reddine karar verildiği anlaşılmış ise de, söz konusu hükmün yanılgılı değerlendirmeye dayalı olduğu anlaşılmıştır.
2. Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemeden hukuksal korunma istemi ile bir davanın açılabilmesi için davacının bu davayı açmakta (veya mahkemeden hukuksal korunma istemekte) bir çıkarının bulunmasıdır.
Davacının dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalı ve davacı mahkemeyi gereksiz yere uğraştırmamalıdır (Arslan, R.; aktaran: Hanağası, E., Davada Menfaat, … 2009, önsöz VII).
Hukuk Genel Kurulunun 24.06.1992 gün ve 1992/1-347 E., 1992/396 K. ve 30.05.2001 gün ve 2001/14-443 E., 2001/458 K. sayılı kararlarında da belirtildiği üzere buna hukuki korunma (himaye) ihtiyacı da denir (Rechts-schutzbedürfnis). Mahkemelerden hukuki himaye istenmesinde, himayeye değer bir yarar olmalıdır.
Öte yandan, bu hukuksal yararın, “hukuki ve meşru”, “doğrudan ve kişisel”, “doğmuş ve güncel” olması gerekir (Hanağası, E., a.g.e, s.135).
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda öğreti ve yargısal kararların bu uygulaması aynen benimsenerek, davacının dava açmakta hukuki yararının bulunması “Dava Şartları” başlıklı 114 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının (h) bendinde açıkça dava şartları arasında sayılmıştır.
Bir davada hukuki yarar ilkesinin dava şartı olarak gözetilmesinin yargılamanın amacına ve usul ekonomisi ilkesine uygun olarak yargılama yapılmasına yarar sağlayacağı her türlü duraksamadan uzaktır.
Bu ilkeden hareketle, dava şartı olarak hukuki yararın varlığının mahkemece taraflarca dava dosyasına sunulmuş deliller, olay veya olgular çerçevesinde, kural olarak davanın açıldığı tarihe göre, kendiliğinden ve yargılamanın her aşamasında gözetilmesi gerekir. Bu sayede iç hukukumuzun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme)’nin 6 ıncı maddesi ve 1982 Anayasasının 36 ncı maddesinde düzenlenen “hak arama özgürlüğü” nün dürüstlük kuralına uygun kullanılması sağlanabilecek; bu durum, haksız davalar açmak suretiyle, dava hakkının kötüye kullanılmasına karşı bir güvence oluşturacaktır.
Dava açmaktaki hukuki yarar; hukuk düzenince kabul edilmiş meşru bir yarar olmalı, bu yarar dava açan hak sahibi ile ilgili olmalı ve dava açıldığı sırada halen mevcut bulunmalıdır. Ayrıca açılacak davanın ortaya çıkacak tehlikeyi bertaraf edecek nitelikte olması gerekir. Bir kimsenin hakkına ulaşmak için mahkeme kararının o an için gerekli olması durumunda hukuki yararın olduğundan söz edilebilir.
Bir mahkeme kararına ihtiyaç yoksa hukuki yarardan söz edilemez (Pekcanıtez, H., Atalay, O., Özekes, M.; Medeni Usul Hukuku, … 2011, s.297).
Uyuşmazlığın çözümünde, hukuki yarar kavramının tespit davasındaki yansımasının ne olacağının ayrıca irdelenmesi gerekir.
Tespit davaları, bir hukuki ilişkinin var olup olmadığının tespitine ilişkin davalar olup konusunu hukuki ilişkiler oluşturur. Bu dava türü ile bir hukuksal ilişkinin varlığı veya yokluğu saptanmaktadır. Bu davalarda davacının amacı ve dolayısıyla talep sonucu, bir hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun veyahut içeriğinin belirlenmesi olup, istemin kabule şayan olabilmesi için bu davanın konusunu oluşturan hukuki ilişkinin var olup olmadığının mahkemece hemen tespit edilmesinde davacının menfaatinin (hukuki yararının) bulunması gerekir.
Bir hukuki ilişkinin hemen tespit edilmesinde hukuki yararın bulunması, şu üç şartın birlikte varlığına bağlıdır: 1)Davacının bir hakkı veya hukuki durumu güncel bir tehlike ile tehdit edilmiş olmalı; 2) Bu tehdit nedeniyle davacının hukuki durumu tereddüt içinde olmalı ve bu husus davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmalı; 3) Yalnız kesin hüküm etkisine sahip olup cebri icraya yetki vermeyen tespit hükmü bu tehlikeyi ortadan kaldırmaya elverişli olmalıdır.
Davacının tespit davası ile istediği hukuki korunma, diğer dava çeşitlerinden biri ile sağlanabiliyorsa, o zaman davacının o konuda tespit davası açmakta hukuki yararı yoktur. (Kuru/ Arslan/ Yılmaz- Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, … 2011, 22. baskı, s.274)
3- Yukarıdaki yasal düzenleme ve açıklamalar ışığında dava irdelendiğinde, dosya içeriğine göre davacı şirket … İnş. San. Ve Tic. A.Ş ile esnaf ve vergi kaydı bulunan davalı … arasında 03.12.2012 tarihli sözleşme ile “dava dışı… Aliminyum A.Ş’ne ait fabrikadaki boyama hattı platformunun metal boyasının yapma işini” aldığı, davalı …’nin bu kapsamda kendi nam ve hesabına bu işi yaparken, davacı şirketin kurduğu platformdan düşerek yaralandığı ve davalı Kurum müfettişi tarafından 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının (b) bendine göre “sigortalı kendi nam ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle” iş kazası olduğunun tespiti yapıldığı, davacı işverenin bu kapsamda yapılan tespite karşı dava açtığı, iş kazası tespitinin iş ilişkisi üzerine kurulmadığı, davacının işveren sıfatının bulunmadığı, ancak kendi nam ve hesabına çalışma sırasında 3. kişi sıfatıyla sorumluluğu söz konusu olduğu ve buna ilişkin itiraz ettiği, bu sorumluluğun ise açılacak tazminat ve rücu davasında değerlendirilmesi gerektiği, bu yönüyle açılan davada hukuki yararın bulunmadığı, davanın bu nedenle reddi gerekirken aradaki ilişkinin hizmet ilişkisi kabul edilerek yazılı gerekçe ile karar verilmesi hatalıdır.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle,
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
28.02.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.