Yargıtay Kararı 11. Hukuk Dairesi 2012/5187 E. 2013/21419 K. 26.11.2013 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 11. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/5187
KARAR NO : 2013/21419
KARAR TARİHİ : 26.11.2013

MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen davada İstanbul 46. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 28/12/2011 tarih ve 2009/309-2011/348 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davalılar vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 26.11.2013 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp hazır bulunan davalı vekili Av…. dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkili şirketin acentesi olan davalı şirketin acenteliğinin 06.05.2009 tarihli fesihname ile sona erdirildiğini ve 4.2.2009 tarihli mutabakata göre acente cari borç toplamının 237.342,06 TL olduğunun imza altına alındığını, diğer davalıların garanti sözleşmesi uyarınca acentenin tüm borçlarına garantör olduklarını, 06.05.2009 tarihi itibariyle de davalı acentenin davacıya olan borcunun 169.185,85 TL olduğunun belirlendiğini ileri sürerek, şimdilik bu meblağın tahsilde tekerrüre meydan vermemek kaydı ile temerrüt faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili, müvekkili şirketin mutabakat formunda yada 6.5.2009 tarihli ihtarnamede belirtilen miktarda borcunun bulunmadığını, taraflar arasında borç konusunda bir mutabakatın bulunmadığını, davacının iddia ettiği alacağının 50.000 TL tutarındaki kısmı için 25.08.2009 ödeme yapıldığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna göre, davacının ticari defter ve kayıtlarına göre davalı acenteden dava tarihi 30/06/2009 tarihi itibariyle 106,241,32 TL talep edilebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 106.241,32 TL alacağın avans faizi ile birlikte, davalı acenteden, tahsil edilmeyen Una Gıda Ltd Şti’yi ve Hür Gıda Ltd Şti nin 69.186,24 TL’lik kısmı yönünden tahsilde tekerrür oluşturmamak kaydıyla davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, 54.671,75 TL yönünden davanın hukuki menfaat yokluğu ve İİK.’nun 45. maddesi dikkate alınarak reddine, 8.272,78 TL alacak yönünden tahsilatlar ile konusuz hale gelmesi nedeniyle esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
Kararı, davalılar vekili temyiz etmiştir.
1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre,davalılardan şirket vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile hükmün, bu davalı bakımından onanması gerekmiştir.
2- Aynı vekilinin diğer davalılara yönelik temyiz itirazlarına gelince;Dava, sigorta acentelik sözleşmesinin feshinden kaynaklanan alacak istemine ilişkin olup, davacı ile davalılardan şirket arasında 29.03.1995 tarihli acentelik sözleşmesi imzalandığı, akdin devamı sırasında bu sözleşmeyle ilgili olarak davacının diğer davalılarla 31.01.2007 tarihli garanti sözleşmesini akdettiği, acentelik sözleşmesinin 06.05.2009 tarihinde feshedildiği, bakiye alacağın tahsili amacıyla asıl borçlu ile garanti verenler sıfatıyla diğer davalılar aleyhine işbu davanın açıldığı hususları uyuşmazlık konusu değildir.Uyuşmazlık, anılan garanti sözleşmesinin geçerli olup olmadığı bu bağlamda davalı gerçek kişilerin sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmakta olup, mahkemece, anılan garanti sözleşmesi’nin geçerli olup olmadığı denetime elverişli bir şekilde tartışılmadan diğer bir deyişle davalı gerçek kişilerin gerçekten garanti veren olup olmadığı, bu sıfatlarının bulunup bulunmadığı incelenmeden yazılı şekilde hüküm tesis edilmiştir.
Garanti sözleşmesi, kefalet sözleşmesi gibi kişisel teminat sözleşmelerinden olup, esas amacı, sözleşmenin tarafı olmayan üçüncü kişilerce, alacaklıya kişisel güvence verilmesidir. Somut olaya uygulanması gereken mülga BK’nın 484. maddesinde düzenlenen kefalet sözleşmesinin geçerli olması için yazılı olması ve ayrıca da kefilin sorumlu olacağı belirli bir miktarın gösterilmesi gerektiği halde, aynı Kanun’un 110. maddesinde yasal temelini bulunan garanti sözleşmesi için, belli bir şekil şartı öngörülmediği gibi verilen garantinin limite de bağlanması koşulu yoktur. Kefil, borçlunun alacaklıya karşı ileri sürebileceği def’ileri sürme hakkına sahipken, garanti verenin böyle bir hakkı bulunmamaktadır. Ayrıca, kefilin ödeme yaptıktan sonra asıl borçluya rücu hakkı mevcutken garanti verene bu yönde bir hak bahşedilmemiştir. Garanti sözleşmesi, asıl borçlu ile alacaklı arasında yapılan sözleşmeden bağımsız olup, kefalet sözleşmesinde kefilin sorumluluğu asıl borcun geçerliliğine ve devamına bağlıdır. Sonuç olarak, garanti sözleşmesinde garanti verenin sorumluluğu, kefalet verenin sorumluluğundan daha ağır koşullara tabi tutulmuştur. Uygulamada ve doktrinde bir sözleşmenin kefalet sözleşmesi mi yoksa garanti sözleşmesi mi olduğu yönünde sorunlar çıkmış, sözleşmenin niteliğinin tespit ve yorumunda esas itibariyle teminat verenin iradesi esas alınmakla birlikte, HGK’nın 03.12.2008 tarih 2008/19-729 Esas- 2008/718 Karar sayılı ilamında etraflıca açıklandığı üzere, asli/fer’i yükümlülük, yararlanma, kişiye yönelik teminat verilmesi gibi bir takım kıstasların da dikkate alınacağı kabul edilmiştir.Yukarıda da açıkça vurgulandığı üzere kefaletten farklı olarak asıl borç ilişkisinden tamamen bağımsız nitelikteki garanti sözleşmesinde şekil serbestisi hakim olup garantinin sınırının önceden belirlenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak, sözleşme serbestisi sınırsız değildir. Mülga BK.nun 19. ve 20. maddelerinde sözleşme serbestisine bir takım sınırlamalar getirilmiştir. Gerçekten bir sözleşmenin geçerli olması için, onun taraflara yüklediği hak ve borçların tereddüde yer vermeyecek şekilde açık, başka bir deyimle konusunun gereği ve yeteri kadar belli ve sınırlı olması gerekir. Belirsizliğin garantisi olmaz.
Bu itibarla, limit gösterme şartı bulunmamakla birlikte, garanti sözleşmesinde hangi riskin garanti edildiğinin belli olması ya da garanti edilen riskin boyutlarının tereddüt yaratmayacak biçimde belirlenebilir nitelikte bulunması gerekir.Hangi riskin garanti edildiği belirlenmeden “doğmuş ve doğacak her türlü borcun garanti edildiğinden söz etmek, boyutları belli olmayan (belirsiz) bir edimin garantisi anlamına gelir ki, bu da garanti sözleşmesiyle bağdaşmaz. Hal böyle olunca, garanti sözleşmesi düzenlendiği anda garanti edilen edimin sınırlarının açıkça belirlenmemiş olması ya da belirlenmeye yarayan koşul ve açıklamaların sözleşmede yer almamış bulunması halinde garanti edenin sorumluluğundan söz edilemez.
Yapılan açıklamalar çerçevesinde somut olaya gelince, davacı ile davalı gerçek kişiler arasında imzalanan “garanti sözleşmesi” başlıklı sözleşmede davalı gerçek kişilerin sorumluluğunun ikincil olduğu açıkça düzenlenmiş, diğer davalı acentenin acentelik sözleşmesi uyarınca mükellef olduğu her türlü borç ve yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle davacı … şirketinin doğmuş/doğacak tüm alacaklar ile bunların bilcümle fer’ilerinden davalı gerçek kişilerin sorumluluğu öngörülmüştür. Bu bağlamda, davalı gerçek kişilerin iradesinin acentelik sözleşmesinin fer’isi olarak düzenlenmesi karşısında kefalet sözleşmesi niteliğinde olduğunun kabulü gerekir.
Bu durumda mahkemece, yukarıda yapılan açıklamalar karşısında, davalı gerçek kişilerle davacı arasında düzenlenen 31.01.2007 tarihli sözleşme her ne kadar ‘garanti sözleşmesi’ olarak adlandırılmış ise de anılan davalıların gerçek iradesinin, acentelik sözleşmesinin fer’isi olarak düzenlenmesi karşısında kefalet sözleşmesi niteliğinde olduğu, ancak mülga BK’nın 484. maddesinde düzenlenen kefalet sözleşmesinin geçerli olması için de ayrıca kefilin sorumlu olacağı belirli bir miktarın gösterilmemesine bağlı olarak davalı gerçek kişiler yönünden davanın reddi yerine yanılgılı değerlendirmeye dayalı olarak yazılı şekilde kabulü doğru görülmemiş, hükmün davalı gerçek kişiler yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenle, davalılardan şirket vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile hükmün,bu davalı bakımından ONANMASINA, (2) nolu bentte açıklanan nedenle, aynı vekilinin diğer davalılara yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı gerçek kişi davalılar yararına BOZULMASINA, takdir olunan 990,00 TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı gerçek kişilere verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davalı gerçek kişilere iadesine, alınmadığı anlaşılan 7.257,30 TL temyiz ilam harcının davalı şirketten alınmasına, 26.11.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.