Yargıtay Kararı 11. Hukuk Dairesi 2021/1914 E. 2022/6923 K. 12.10.2022 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 11. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/1914
KARAR NO : 2022/6923
KARAR TARİHİ : 12.10.2022

MAHKEMESİ : BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 16.HUKUK DAİRESİ

Taraflar arasında görülen davada İstanbul 11. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 21.09.2017 tarih ve 2014/984 E- 2017/652 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin esastan reddine dair İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi’nce verilen 29.12.2020 tarih ve 2018/46 E- 2020/2313 K. sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçeler, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, teminat amacı ile düzenlemiş, vade tarihi boş şekilde tanzim edilerek davalı tarafa verilen ve davalı tarafça davacının rızası hilafına vade kısmına 04/01/2013 tarih yazılarak doldurulan senedin İstanbul 2. İcra Müdürlüğü’nün 2013/810 Esas sayılı takip dosyası ile takibe konu edildiğini, davacının takibe konu edildiği şekilde bir borcunun bulunmadığı, davacı tarafça teminat olarak verilen bu senet ile garanti edilen borcun dava dışı TECFY şirketi ile davalı arasındaki faktoring sözleşmesinden doğduğunu, ancak faktoring sözleşmesine konu tüm faturaların temlik edilmiş olduğunu, temlik edildiği halde fatura borçlusu tarafından ödemesi yapılmayan faturaların toplam tutarının 2.164.510,80 Euro olduğunu, takibe konu edilen bonoya karşılık olarak fatura borçlusu Drakan tarafından icra takibi sonrasında ödeme yapıldığını, davanın muhatabının davacı olmayıp Draka Conteq GmbH&co.Kg isimli şirket olduğu, bu nedenle davalı tarafça takip yapılmasının haksız ve kötü niyetli olduğunu ileri sürerek davacının Fiba Factoring A.Ş.’ye borçlu olmadığının tespitine, kötü niyet tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacı tarafın işbu davayı ikame etmekte hukuki bir menfaatinin bulunmadığı zira davacı tarafça bir borcun olduğunun kabul edildiğini, ancak bu borcun başkası tarafından ödendiğini iddia ettiğini, sadece alacağın temlikinin borcu sona erdirmeyeceğini, temlik sonucu bir ödeme yapılmış ise yapılan ödeme nispetinde borcun sona ereceğini, ifa yerine temlik yapıldığı yönünde hiçbir anlaşmanın bulunmadığını, davalı şirket ile davacının da müteselsil kefil olarak imzalamış olduğu Factoring Sözleşmesi ve ekleri ile BK.da düzenlenmiş emredici olmayan temlik hükümlerinin tersine çevrildiği, sözleşme emirleri uyarınca Factoring şirketinin temlik edilen alacağı takip ve tahsil ile mükellef olmadığının açıkca kararlaştırıldığını, dava konusu somut olayda da temlikin niteliği gereği kalan bakiye borç tutarı için icra takibine devam edilmekte olduğunu, davacı tarafça icra takibine konu senedin teminat senedi olduğu ve boş kısımların kendi rızası hilafına doldurulduğu iddia edilmiş ise de, bu iddianın haksız ve hukuka aykırı olduğunu, senet metninde senedin teminat senedi olduğuna dair bir ibarenin bulunmadığını, davalı tarafça tahsil edilen miktarın icra dosyasına bildirildiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesince tüm dosya kapsamına göre, dava konusu bononun teminat senedi olduğunun ya da taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı biçimde doldurulduğunun ispat edilemediği, dava tarihi itibari ile icra dosyasına olan borcun hala devam ettiği, davacı isteminin ise bono ve takibe ilişkin menfi tespit istemi olduğu, dosya kapsamında tedbir kararı verilmediğinden kötüniyet tazminatına hükmedilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili istinaf etmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince tüm dosya kapsamına göre, takip ve en son dava tarihi itibarıyla davacının davalıya borçlu olduğu, tahsilatların infaz aşamasında nazara alınacağı, senedin teminat senedi olduğuna dair iddianın kanıtlanmadığı, yine senedin anlaşmaya aykırı doldurulduğu iddiasının da ispatlanmadığı gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
1- Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun HMK’nın 353/b-1 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına varıldığından Bölge Adliye Mahkemesi kararına ilişkin davacı temyiz itirazlarından aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.
2- Dava, bonoya dayalı başlatılan takip nedeniyle avalistin borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkindir.
Aval, bir poliçe, bono ve çek borcunun, Ticari Senetler Hukuku’na göre teminat altına alınmasıdır. Aval ile güdülen amaç poliçenin, bononun veya çekin ödeneceği hususunda verilen teminatla, ona tedavül kolaylığı sağlamaktır.
Aval verenin sorumluluğuna gelince, aval veren, bonodaki (poliçe, çek) borç dolayısıyla leyhine aval verdiği şahıstan müstakil olarak ve diğer bütün bono borçlularıyla birlikte müteselsil sorumlu olur (TTK m. 724/1). Alacaklı, leyhine aval verilene gitmeye lüzum görmeden, doğrudan doğruya aval verenden de ödeme talebinde bulunabilir (TTK. m. 724). Aval veren kimse, kim için taahhüt altına girmişse, tıpkı onun gibi sorumludur (TTK m. 702). Bu, aval verenin leyhine aval verilen hangi şartlar altında mesul tutuluyorsa, aynı şartlar altında ödemekle yükümlü olması demektir. Yani, bu iki şahsın, mesuliyetlerinin şartı ve derecesi aynıdır. Aval verenin, leyhine aval verilen şahsın, defi olarak dermeyan edebileceği bazı hususları, aval verenin ileri sürememesi işin mahiyetine uymaz; mantığa ters düşer. Örneğin leyhine aval verilenin borca karşılık ödeme yapması gibi (Prof. Dr. Fırat Öztan, Kıymetli Evrak Hukuku, 18. Bası, S. 175-176)
Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde, yapılan ödemelerin avalist tarafından defi olarak, asıl borçlu gibi ileri sürüleceğinin kabulü zorunludur. Bu bağlamda, menfi tespit davalarında, dava tarihi itibariyle davacının borcunun bulunup bulunmadığının belirlenmesi için, asıl borçtan ödemeler düşülerek dava tarihi itibariyle bakiye kalan kısım belirlenmeli ve borç sona erdiği oranda davanın kabulüne karar verilmelidir. Somut olayda, dava tarihi ile takip tarihi arasında yapılan ödemeler ileri sürülmüş ve dosya kapsamında alınan bilirkişi raporları ve kapak hesabı ile de bu husus açıkça ortaya konmuştur. Bu durumda, ödemelerin ödeme tarihi itibari ile dava konusu borçtan düşülerek, davacının dava tarihinde borcun hali hazırda ödenmiş kısmı oranında davasının kabulü gerekirken, davanın icra takibi ve bonoya ilişkin menfi tespit davası olduğundan bahisle davanın tümüyle reddine karar verilmesi doğru olmamış, bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULARAK KALDIRILMASINA, HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 12.10.2022 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Dava icra takibine konu bonodan dolayı borçlu bulunmadığının tesbiti istemine ilişkindir.
Davaya konu bono incelendiğinde keşidecinin Tecfyl Metal Ürünleri San. Tic. Ltd. Şti, lehtarın Fiba Faktoring Hizmetleri A.Ş, davacının ise keşideci lehine aval veren konumunda bulunduğu anlaşılmaktadır.
TTK’nın 702/1. maddesinde; “Aval veren kişi, kimin için taahhüt altına girmişse aynen onun gibi sorumlu olur. 702/2. maddesinde; “Aval veren kişininin teminat aldığı borç, şekle ait noksandan başka bir sebebten dolayı batıl olsa da aval verenin taahhüdü geçerlidir.” hükümlerini içermektedir.
Aval veren hamile karşı senet metninden anlaşılan mutlak def’ileri ileri sürülebilir, asıl borçlu ile hamil arasındaki şahsi def’ileri ileri süremez.
Aval verenin sorumluluğu, kendisi ya da lehine aval verilen tarafından borcun ödenmesi, ibra, zamanaşımı ve kambiyo senedinin zayi olmasıyla sona erebilir.
Somut olayımızda borcun tamamı ödenmediğinden aval verenin sorumluluğu devam ettiğinden davanın reddine karar verilmesi bu gerekçe yönünden doğru olup, sonucu itibarıyla davanın reddi kararı yerinde olduğundan kararın onanması gerektiği düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma gerekçesine katılamamaktayım.