Yargıtay Kararı 13. Hukuk Dairesi 2009/10534 E. 2010/2805 K. 09.03.2010 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 13. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/10534
KARAR NO : 2010/2805
KARAR TARİHİ : 09.03.2010

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde taraflar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, davalıya ait tapulu taşınmazı 15.10.1992 tarihli haricen düzenlenen sözleşme ile satın alıp bedeli olan 50.000.000 TL.sını ödediğini, ancak davalının tapuyu devretmediğini ileri sürerek fazlası saklı kalmak üzere taşınmazın dava tarihindeki değerinden 7.000.000 TL.nın tahsilini istemiştir.
Davalı, kendisine ait 169 parsel numaralı taşınmazın bir bölümünün tapulama esnasında davacının babası adına tescil edildiğini, o kısmı almak için davaya konu 239 parseli davacıya satmış gibi gösterdiğini, taşınmazın kendisine verilmemesi nedeniyle davaya konu 239 parselin tapusunu davacıya vermediğini, bedelde almadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davacının ödediği 50.000.000 TL.nin tapu iptal tescil davasına ait ret kararının kesinleştiği tarihteki ÜFE’ne göre ulaştığı değerden davacının taşınmazı kullanması nedeniyle oluşan kira bedelinin mahsubu sonucu bakiye 2.852.81 TL.nın davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Davacı ile davalı arasında düzenlenmiş bulunan satış sözleşmesi tapulu taşınmazın satışına ilişkin olup, hukuken
geçersizdir. Sözleşme geçersiz olduğu için taraflar karşılıklı olarak verdiklerini sebepsiz iktisap hükümleri uyarınca geri isteyebilir. Davadaki uyuşmazlığında sebepsiz iktisap hükümleri gereğince çözümlenip karara bağlanması gerekir.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon uzun yıllar boyu yüksek oranlarda seyretmiş ve paramızın değeri (alım gücü) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmüştür.
Belli bir miktar paranın verildiği tarihdeki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücününü farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bugüne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sarsıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları, gerçek hayata uygun olduğu, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları, görevli organlarca değiştirilince bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata çağın gereklerine uygun olarak yorumlanıp ulgulanmalıdırlar. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur. Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekçe öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır.
Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektiği, geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği, bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği, M.K.nun 2.maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemiyeceği hallerdeki zarar kavramları, hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması gereken kurallar, mevcut yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.
Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus hakkaniyetin ve adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihideki alım gücüne uluştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır.
O halde, yukarıda açıklanan ilke ve esaslara göre; mahkemece taşınmazın davacıya satıldığı 15.10.1992 tarihinde davacının ödediği 50.000.000 TL satış bedelinin, tapu iptal tescil davasına ilişkin mahkeme kararının kesinleştiği 30.6.2006 tarihi itibariyle ulaştığı alım gücü, çeşitli ekonomik etkenlerin (enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş artışları vs. gibi) ortalamaları alınarak, açıklamalı, gerekçeli, taraf ve Yargıtay denetimine elverişli bilirkişi raporu alınarak belirlenmeli ve bu belirlenen miktardan herhangi bir şekilde davacının kullanım bedeli olarak bir miktar mahsup edilmeksizin belirlenecek miktara taleplede bağlı olmak üzere karar verilmesi gerekir. Mahkemenin değinilen bu yönü gözardı ederek sadece üretici fiyat artışları nazara alınarak yapılan hesaplama sonucu bulunan rakama ve bu rakamdan kullanım bedelinin mahsubu sonucu kalan miktara hükmetmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bozmayı gerektirir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle; davalının tüm, davacının diğer temyiz itirazlarının reddine, temyiz olunan (2) numaralı bent uyarınca davacı yararına BOZULMASINA, 182.50 TL kalan harcın davalıdan alınmasına, peşin alınan 56.00 TL temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 9.3.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.