YARGITAY KARARI
DAİRE : 13. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/14780
KARAR NO : 2010/6034
KARAR TARİHİ : 03.05.2010
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki munzam tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacı, davalı Kooperatifin İnşaat maliyet hesabını yaptığı halde ücretinin ödenmediğini, bu nedenle yaptığı icra takibine karşı davalının menfi tespit davası açtığını ve hükmedilen miktarın on yılı yakın sürede tahsil edildiğini ileri sürerek, munzam zarar olan 7.055.042.000 TL’nın tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Mühendis olan davacının davalı kooperatifin inşaat maliyet hesabını yaptığı halde ücretinin ödenmediği, ihtarnamenin de netice vermediği, … 4.İcra Müdürlüğünün 1991/1466 sayılı dosyası ile icra takibi yaptığı, davalının … 5.Asliye Hukuk Mahkemesinin 1993/613 Esas sayılı dosyası ile açtığı menfi tespit davasında verilen kararla davacının 24.955.096 TL alacaklı olduğunun tespit edilerek bu kararın 8.12.1995 tarihinde temyiz edilmeden kesinleştiği, davacının diğer icra dosyası dışındaki bakiye alacağı için … 6.İcra Müdürlüğünün 1996/213 sayılı dosyası ile icra takibi yaptığı ve toplam alacağını faizi ile birlikte bu iki icra dosyasında tahsil ettiği dosyadaki delillerden anlaşılmış olup, davacı 24.12.1988 tarihinde, yaptığı maliyet hesaplarını kooperatife teslim ettiği halde, 20.4.1990 tarihli ihtarnameye rağmen ücretinin ödenmediğini ve icra dosyaları ile alacağını ancak 1998 yılının temmuzun da tahsil edebildiğini belirterek, 7.055.042.000 TL munzam zararın tahsili talepli bu davayı açmıştır.
Uyuşmazlığın çözümü için “munzam zarar” kavramı üzerinde durmak gerekir. Gerçekten, borçlunun temerrüdü sonucu para borcunun vadesinde ödenmemesi alacaklının zararına olacağı açıktır. Yasa koyucu, bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faiziyle karşılanacağını varsaymıştır. Ne var ki, alacaklının bu yüzden uğradığı zararın her zaman temerrüt faiziyle karşılanamayacağı düşünülerek Borçlar Kanunun l05. maddesinin birinci fıkrası ile “alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir” hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre alacaklı faizi aşan zararını isteme hakkına sahiptir.
2009/14780-2010/6034
Yasada geçmiş günler faizini aşan zararın türü ve niteliği konusunda bir açıklık yoksa da, buradaki zararın hukukumuzdaki müspet zarar tanımlamasıyla eşdeğer olduğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca bu zararın, borçlu temerrüde düşmeden borcunu … olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum arasındaki fark; temerrüt faizi ile karşılanamayan zarar olarak tanımlanabilir. Böyle bir zarar, her somut olayın özelliğinden kaynaklanabilir. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Her ne kadar M.K.nun 6.ncı maddesi hükmüne göre davacı iddiasını ispat etmekle yükümlü ise de; bu kural mutlak değildir. İstisnaların başında karine gelir. Var olan bir durumdan bilinmeyen bir durumun çıkarılması halinde karine var denir. Olayımızda yasal bir karine yoktur. Buna karşılık yaşanan hayatın gerçekleri ve olaylarından çıkan eylemli bir karinenin varlığı tartışmasızdır. Ticari hayatın içinde olan davacının eline geçecek parayı işinde değerlendirmesi veya en azından vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren kurumlara yatırarak en iyi şekilde yararlanması beklenebilecek bir davranış olup, bu davranış toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik-sosyal yaşantısına da uygun düşer. Bu tür getiri oranlarının temerrüt faizinden fazla olduğu hususu da bilinen bir vakıadır. HUMK.nun 238. maddesi gereğince maruf ve meşhur olan hususlar münazaalı sayılmaz. Bu nedenle davacının temerrüt faizinden fazla bir zararı olduğu ortadadır. Davalı bu karinenin aksini ispat etmek durumundadır. Davalı bu hususu ispatlayamamıştır. Hal böyle olunca kural olarak davalı, temerrüt tarihinden paranın tahsil edildiği tarihe kadar oluşan ve faizi aşan davacı zararından sorumludur.
Bu durumda mahkemece, davalı tarafın temerrüde düştüğü tarihten icra dosyalarından paranın tahsil edildiği tarihe kadar geçen zaman zarfında gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, mevduat ve Devlet tahvillerine verilen faiz oranları, TL. karşısında döviz kurlarını gösterir liste ilgili resmi kurumlardan getirtilmeli, konusunda uzman bilirkişi kurulundan az yukarıda açıklanan ilkeler ışığında taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmalı, davacının zarar miktarı belirlemeli, belirlenen bu miktardan tahsil edilen faiz miktar da düşüldükten sonra davalının kazanılmış hakkı da dikkate alınmak suretiyle bakiye tazminat yönünden bir karar verilmelidir. Bu yönlerin göz ardı edilerek yetersiz bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan 14.00 TL temyiz harcının istek halinde iadesine, 3.5.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.