YARGITAY KARARI
DAİRE : 16. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2005/13476
KARAR NO : 2006/7877
KARAR TARİHİ : 08.12.2006
MAHKEMESİ :Kadastro Mahkemesi
Taraflar arasında kadastro tesbitinden doğan dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay’ca incelenmesi istenilmekle; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okundu, GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:
Kadastro sırasında temyize konu 107 ada 113, 278 ve 125 parsel sayılı 1.894.28, 752.81, 1.821.59 metrekare yüzölçümündeki taşınmazlardan 107 ada 113 ve 278 parsel sayılı taşunmazlar tapu kaydı nedeni ile davacı …, 107 ada 125 parsel sayılı taşınmaz 1. Derece arkeolojik sit alanı içinde kalması nedeni le davalı Hazine adına tespit edilmiştir. Davacı …, yasal süresi içinde 107 ada 125 parselin zilyedlikle adına tescili, 107 ada 113 ve 278 parsellerin kadastro tutanağına konan 1. derece sit alanı içinde şerhinin kaldırılması için dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine ve çekişmeli parsellerden 107 ada 125 parselin tespit gibi tesciline, 107 ada 278 ve 113 parsellerin beyanlar hanesine 1. derece arkeolojik sit alanında kaldığının belirtilmesine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosya içeriğine kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, çekişmeli ve temyize konu 107 ada 278 ve 107 ada 113 sayılı parsellerin kütüğün beyanlar hanesinde 1. derecede arkeolojik sit alanında kaldığının belirtilmesinde yasaya aykırı bir yön bulunmadığına göre davacı vekilinin 107 ada 278 ve 113 sayılı parsellere ilişkin temyiz itirazlarının reddi ile hükmün bu bölümünün ONANMASINA,
2- Davacı vekilinin 107 ada 125 sayılı parsele ilişkin temyizine gelince;
Mahkemece çekişmeli taşınmazın tarım arazisi niteliğinde bulunduğu, kamu yararına tahsis edilen Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olmadığı, imar ihyanın tesbitten 30 yıl önce tamamlanmış olup taşınmaz üzerinde çok yaşlı zeytin ağacının yer aldığı, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14 ve 17. maddelerinde yazılı şartlar gerçekleşmiş olmakla beraber; taşınmazın 1. derece arkeolojik sit alanı içerisinde kalmış olması ve yargılama sırasında değişen ve sit alanlarında kalan taşınmazların zilyetlikle iktisap edilemeyeceğini öngören 5226 sayılı Kanunla değişik 2863 sayılı Kanun’un 11. maddesi gereğince iktisabının mümkün bulunmadığı kabul edilmek suretiyle hüküm kurulmuş ise de, değerlendirme dosya kapsamına ve yasaya uygun bulunmamaktadır. Mahkeme kararında da belirtildiği üzere taşınmazın tarım arazisi niteliğinde bulunduğu, kamu yararına tahsis edilen yerlerle ilgisinin olmadığı, davacı tarafın tesbitten geriye doğru aralıksız, çekişmesiz ve malik sıfatıyla zilyetliğinin 30 yılı aşkın süreye ulaştığı, sit alanı içerisinde yer alan taşınmaz üzerinde korunmayı gerektirir kültür ve tabiat varlığının bulunmadığı konularında
taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Taraflar arasındaki uyuşmazlık zilyetlikle iktisap şartlarının oluşmasından ve kadastro tesbitini takiben açılan davadan sonra yasada yapılan ve sit alanlarında yer alan taşınmazların zilyetlikle iktisap edilip edilemeyeceği ve değişikliğin kazanılmış hakları etkileyip etkilemeyeceği konusundadır. Bilindiği üzere bir ülkenin zenginliklerinin, tarihi ve kültürel değerlerinin başında kültür ve tabiat varlıkları gelir. Bunların korunması ve özellikle gelecek nesillere aktarılması için herkese büyük görevler düşmektedir. Bu varlıkların korunması için tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi hukukumuzda da bu konu üzerinde hassasiyetle durulmuş muhtelif tarihlerde yasa ve tüzükler çıkarılmıştır. Eski eserlerin korunması ile ilgili ilk Nizamname 29 sefer 1324 (10.4.1322) tarihli Asarı Atika Nizamnamesidir. Bu Nizamnamenin 4. maddesinde; her türlü abideler, menkul ve gayri menkul Asari Atika hükümet malı sayılmış, gayrimenkul niteliğindeki Asari Atikaların kullanılması kesin olarak yasaklanmasına rağmen sit alanları hakkında her hangi bir hüküm getirilmemiştir. Asarı Atika Nizamnamesini yürürlükten kaldıran 25.4.1973 tarih ve 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu’nun 1. maddesi ise “sit” leri taşınmaz eski eserler arasında saymış, 3. maddesinde bütün taşınır ve taşınmaz eski eserlerin Devletin malı olduğunu bildirmiştir. Aynı Yasa’nın 10. maddesi ile de “korunmaları lüzumu tesbit ve ilan olunan her çeşit eski eser tarihi ve tabii anıtlar ile bunlara ait korunma sınırları dahilindeki emlak ve araziye yeniden imar ihya hakkı tanınmaz ve tapu verilmez.” Kuralı kabul edilmiş, bu kurala paralel bir hüküm içeren 15. maddede ise önceki zilyetlik hakları korunmuştur. “Ne varki gerek Asari Atika Nizamnamesinde ve gerekse Eski Eserler Kanununda Kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ile sit alanlarının kesin bir ayırımı yapılmamıştır. Kendinden önceki tüm kanun ve nizamnameleri yürürlükten kaldıran 21.7.1983 tarih 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” ise; 5. maddesinde taşınır ve taşınmaz bütün kültür ve tabiat varlıklarını Devlet malı saymış, 11. maddesinde bu varlıklar ile koruma alanlarının zilyetlik yoluyla iktisap edilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Kabul edileceği üzere Anadolu çeşitli medeniyetlere sahne olmuştur. Bünyesinde doğal Arkeolojik ve Jeolojik güzellikler barındırmaktadır. Bu nedenledir ki sit alanları Anadolu’da geniş sahaları kapsamaktadır. Kültür ve tabiat varlıkları ile bunların koruma alanları ise genellikle daha küçük alanlarda kalmaktadır. Bu itibarla sit alanlarında zilyetlikle mülk edinme yolunun kapanması ülke gerçeklerine tamamen ters düşmektedir. Ülke gerçekleri ve tarihi zenginliklerin korunup kollanması ve gelecek nesillere aktarılması ilkelerini nazara alarak hareket eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay Hukuk Daireleri içerisinde korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı barındıran taşınmazlarla, bunların koruma alanlarının zilyetlikle edinmelerinin olanaksız bulunduğu, bu niteliği taşımayan sit alanlarının ise koşulları gerçekleştiği takdirde edinilmelerine mani bir halin bulunmadığı yönünde uygulamada bulundukları halde, 14.7.2004 tarih ve 5226 sayılı Yasa’nın 5. maddesi ile 2863 sayılı Yasa’nın 11. maddesi değiştirilmiş ve yapılan düzenleme ile sit alanlarının zilyetlik yoluyla edinilmelerine, bir başka ifade ile Yargıtay’ın uygulamasına son verilmiştir. Ne varki değişikliği içeren düzenlemede yürürlük tarihinden önce gerçekleşen hakları etkileyecek bir hükme yer verilmemiştir. Kazanılmış hakları bertaraf edecek bir hükme yer verilmediğine göre karar verirken kazanılmış hakların göz ardı edilemeyeceği kuşkusuzdur. Kaldı ki Hukuk Genel Kurulu’nun 9.3.1988 tarih 987/2-860 esas ve 988/232 sayılı kararında da belirtildiği üzere herhangi bir yasa veya düzenleyici kural yürürlüğe girdiği andan itibaren derhal hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucuda yasaların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilemeyeceği, başka bir anlatımla geriye yürümeyeceğidir. Başta mahkemeler olmak üzere yasaları uygulama durumunda bulunanlar onları geriye yürür sonuçlar doğuracak şekilde yorumlamamakla yükümlüdürler. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’nın 2. maddesi hükmünce sosyal bir hukuk Devletidir. Kazanılmış haklar her ne kadar açık bir biçimde Anayasa’da özellikle belirtilmemiş ise de, bunun Hukuk Devleti Kavramının temel taşlarından biri olduğu şüphesizdir. Anayasa’nın 87. maddesinde belirlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kanun koyma, değiştirme ve kaldırmayı görevleri arasında sayan yetkisi uyarınca, kanun koyucu dilediği alanı düzenleme veya düzenlememekte serbest oluşu nedeniyle bir yasayı genel kuraldan ayrılarak geriye de yürütebilir. Ancak, yasama organının bu yetkisi Anayasa esasları ile sınırlandırılmış bulunmaktadır. Bu sınırlardan bir tanesi de tartışmasız kazanılmış hakların saklı tutulmasıdır. Yasa koyucunun kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte bir yasa veya diğer bir düzenleyici kural koyması Hukuk Devleti ilkesine ve bunun sonucu olarak da Anayasa’ya aykırı bir davranış olacağı da kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, 2863 sayılı Yasa’nın 5226 sayılı Yasa ile değişik 11. maddesi hükmü yürürlüğe girmeden davacı yararına zilyetlikle mülk edinme şartları gerçekleştiğine, çekişmeli taşınmazın tesbiti 9.8.2004 yılında yapılıp 5226 sayılı Yasa 14.7.2004 tarihinde yürürlüğe girdiğine, Kadastro Hakimi taşınmazın tesbit tarihindeki hukuki ve geometrik durumunu o tarihte yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri çerçevesinde belirlemekle yükümlü olduğuna, yasa koyucu kazanılmış hakları bertaraf edici bir hükümde vazetmediğine göre davacının davasının kabulüne, taşınmazın davacı adına tesciline karar verilmesi gerekir. Mahkemece yasadaki değişikliği kazanılmış hakları ortadan kaldıracak tarzda yorumlayıp yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması isabetsiz olduğu gibi kabule görede; Mahkemece kararı hükme esas alınan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu idari bir kurul olup kararlarıda idari niteliktedir. Anayasa’nın 125.maddesi gereğince her idari işlem ve eylem gibi Koruma Kurullarının kararlarıda yargı denetimine tabidir. Bu denetimi yapacak merci idari yargıdır. İlgililerin idari yargıya müracaatları için yasada öngörülen süre Anayasamıza göre bu kararın yazılı olarak tebliğ edildiği tarihte başlamaktadır. İdari karar kesinleşmeden adli yargı hakiminin bu kararı esas olarak hüküm kurması söz konusu değildir. Adli yargıda kurul kararlarının yasaya uygun olup olmadığı tartışılamayacağına göre kurul kararlarının ilgililere tebliği sağlanıp dava açılıp açılmaması durumuna göre sonucunun beklenmesi ve buna göre karar verilmesi gerekir. Mahkemece kurul kararının ilgililere tebliğ edilip edilmediği, edilmişse kesinleşip kesinleşmediği konusunda hiç bir araştırma yapılmamasıda usul ve yasaya aykırı, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde bulunduğundan kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 8.12.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.