YARGITAY KARARI
DAİRE : 20. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/393
KARAR NO : 2013/5826
KARAR TARİHİ : 20.05.2013
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı Hazine tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı Hazine, Kozlu Beldesi …Mahallesi 30 ada 78 parsel sayılı 70114,64 m2 yüzölçümlü taşınmazın tapuda orman niteliği ile kayıtlı olduğunu, davalıların evlerine yol getirmek için orman parseli içinde duvar yapmak suretiyle taşınmaza tecavüzde bulunduklarını ileri sürerek müdahalelerinin men’i ile taşınmaz üzerinde yapılan duvarın kal’i istemiyle dava açmıştır.
Mahkemece, Hazinenin aktif dava ehliyeti bulunmadığından davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı Hazine tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, müdahalenin men’i ve kal istemine ilişkindir.
Mahkemece, davacı Hazinenin aktif dava ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle davasının reddine karar verilmiş ise de, verilen karar usûl ve kanuna uygun görülmemiştir. Meselenin çözümü için öncelikle, dava ehliyeti ve taraf sıfatı kavramları üzerinde durulmalıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun E.2011/1 – 631 ve K..2011/745 sayılı kararında, dava ehliyeti ve taraf sıfatı şu şekilde açıklanmıştır.
Dava ehliyeti; kişinin, bizzat veya vekili aracılığıyla bir davayı davacı veya davalı olarak takip etme ve usuli işlemleri yapabilme ehliyetidir. Dava ehliyeti; medenî hakları kullanma ehliyetinin usul hukukunda büründüğü şekildir; dolayısıyla, medenî hakları kullanma ehliyetine (fiil ehliyetine) sahip gerçek ve tüzel kişiler dava ehliyetine de sahiptirler.
Taraf sıfatına gelince; bir hakkı dava etme yetkisi (dava hakkı), kural olarak, o hakkın sahibine aittir (İstisnalar için örnek: C.Savcısının, kamu yararının bulunduğu durumlarda bazı hukuk davalarını açabilmesi). Bir hakkın sahibinin kim olduğu, dolayısıyla o hakkı dava etme yetkisinin kime ait olduğu, (o davada davacı sıfatının kime ait olacağı) tamamen maddi hukuk kurallarına göre belirlenir. Ancak, bir davanın davacısının o dava yönünden davacı sıfatına sahip bulunmadığının belirlenmesi halinde, mahkeme, dava konusu hakkın mevcut olup olmadığını inceleyemeyeceğinden, sıfat yokluğundan davanın reddine karar vermek zorunda olduğu için, taraf sıfatı, usûl hukukunun da düzenleme alanındadır.
Eş söyleyişle; sıfat, dava konusu sübjektif hak (dava hakkı) ile taraflar arasındaki ilişkidir. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu halde, taraf sıfatı, dava konusu sübjektif hakka ilişkindir (Kuru, Baki-Arslan, …-Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara 1995, 7.baskı, s.231).
O halde, dava konusu şey üzerinde kim veya kimler hak sahibi ise, davayı da bu kişi veya kişilerin açması gerekir. Davayı açabilmek için gerekli sıfat, dava konusu şey üzerinde hak sahibi olan kişiye aittir. Bir kimsenin davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı tıpkı hakkın mevcut olup olmadığının tayininde olduğu gibi maddi hukuka göre belirlenir (Kuru, Baki-Arslan, …-Yılmaz, Ejder:a.g.e., s.231-232; Üstündağ, Saim:Medeni Yargılama Hukuku, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 1997, s.307).
Görülmektedir ki; mahkemenin taraflar arasında dava konusu hakkın esası hakkında bir karar verebilmesi için, bu kişilerin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatlarına sahip olmaları gerekir. Bir davada taraf olarak gösterilen kişiler, taraf ve dava ehliyetine ve davayı takip yetkisine sahip olsalar bile, taraflardan birinin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatı yoksa, davanın esası hakkında bir karar verilemeyeceğinden, dava sıfat yokluğundan (husumetten) reddedilir. Taraf sıfatı usul hukuku sorunu olmayıp, dava konusu sübjektif hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunu olduğundan taraf sıfatının yokluğu, davada taraf olarak gözüken kişiler arasında dava konusu hakkın doğumuna engel olduğu için def’i değil, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülmesi mümkün ve mahkemece de kendiliğinden nazara alınması zorunlu bir itiraz niteliğindedir.
Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulu’nun 23.06.2004 gün ve E:2004/4-371, K:2004/375; 18.04.2007 gün ve E:2007/5-233, K:2007/221; 04.03.2009 gün ve E:2009/10-34, K:2009/104; 04.11.2009 gün ve E:2009/2-402, K:2009/484; 03.02.2010 gün ve E:2010/4-4, K:2010/56; 22.12.2010 gün ve E:2010/19-638, K:2010/694; 09.02.2011 gün ve E:2010/15-657, K:2011/49 sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
Bunun yanında, “Taşınmazlarda hak karinesi” başlığını taşıyan 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu(TMK)’nun 992. maddesi aynen; “Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır.” hükmünü içermektedir.
Görülmektedir ki; öncelikle, ortada dava konusu edilmeye uygun bir hak bulunmalı ve dava, o hakkın sahibi durumunda olan ve dava ehliyetine sahip bulunan kişi tarafından açılmış olmalıdır.
Tam bu noktada, mülkiyet hakkına ve bu hakkın kullanılmasına ilişkin ilke, kavram ve hukukî düzenlemeler üzerinde durulmasında yarar vardır:
Mülkiyet, ayni hakların en önemli tipidir. İsviçre ve Türk Medenî Kanunları, Alman Medenî Kanununu örnek alarak, “mülkiyet” kavramı hakkında tarif vermekten kaçınmıştır. Gerçekten, TMK’nun 683. maddesi, mülkiyet hakkını tarif etmemiş; sadece bu haktan doğan yetkileri belirtmekle yetinmiştir.
Mülkiyet hakkı, TMK’nun 683 ilâ 778. maddeleri arasında düzenlenmiş olup; anılan Kanun’un 683. maddesinde aynen:
“Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.
Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.”
hükmü yer almaktadır.
Bu madde hükmü dikkate alındığında, mülkiyetin sağladığı aktif yetkiler (mülkiyetin müspet unsurları); “o şeyde hukuk düzeninin sınırları içinde dilediği gibi tasarruf etme hakkı”dır. Bu tasarruf, malın fiilen kullanılması, semerelerin toplanması, malda değişiklik yapılması, malın tahrip ve tağyir edilmesi gibi fiili tasarrufları içine aldığı kadar, malı başkasına devretme, üzerinde hak tesis etme gibi hukuki tasarrufları da içine alır. Mülkiyeti koruyucu yetkiler (mülkiyetin menfi unsurları) ise; malikin, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabilmesi ya da her türlü haksız el atmanın önlenmesini dava edebilmesidir. Maddede belirtilen iki dava, doğrudan doğruya mülkiyet hakkına ait yetkilerdir. Bu talepler mülkiyet hakkından kaynaklanır ve varlıklarını mülkiyet hakkından ayrılmaz bir biçimde, ona bağlı olarak sürdürürler (Hukuk Genel Kurulu’nun 03.02.2010 gün ve E:2010/4-4 , K:2010/56 sayılı ilamı).
Hukuk Genel Kurulu kararında belirtilen ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında, davalı taşınmaz, tapuda orman niteliğiyle Hazine adına kayıtlı bulunmaktadır. Ormanların mülkiyeti Hazineye, intifa hakkı Orman Genel Müdürlüğünü aittir. Bu durumda, mülk sahibi olan Hazinenin dava hakkının bulunmadığından söz edilemez. Bu nedenlerle, tarafların delilleri toplanıp işin esası hakkında hüküm kurulması gerekirken, yazılı olduğu gibi karar verilmiş olması yerinde değildir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, Hazinenine temyiz itirazlarının kabulü ile usûl ve kanuna aykırı olan hükmün BOZULMASINA 20/05/2013 gününde oy birliği ile karar verildi.