YARGITAY KARARI
DAİRE : 21. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/16790
KARAR NO : 2010/13075
KARAR TARİHİ : 23.12.2010
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
Davacı, tespit edilen hizmet süresinin prim tahsiline gerek kalmadan hizmet süresine eklenmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.
Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
K A R A R
Davacı, dava dışı …, … Ltd.Şti. işyerinde 20.4.1992- 10.3.1994 , 4.10.1995-25.4.2002 tarihleri arasında 506 sayılı Yasa kapsamında zorunlu sigortalı olarak çalıştığının Mersin 1.İş Mahkemesinin 2002/624 Esas , 2004/361 Karar sayılı kararıyla hüküm altına alındığını, kararın Yargıtay onamasından geçerek kesinleştiğini,davalı Kurumca tesbitine karar verilen sürelerin primlerinin ödenmediği gerekçesiyle kesinleşen Mahkeme kararının gereğinin yerine getirilmediğini ileri sürerek,Mahkemece tesbit edilen hizmet süresinin prim tahsiline gerek kalmadan davacının hizmet süresine eklenmesi gerektiğinin tesbitini istemiştir.
Mahkemece, davanın kabulü ile, davacı …’in Mersin 1. İş mahkemesinin 2002/624 Esas, 2002/361 Karar sayılı ilamında 20/04/1992-10/03/1994 , 04/10/1995-25/04/2002 tarihleri arasında işverenler … ve … Ltd Şirketinde asgari ücret ile sürekli çalıştığının tespitine karar verildiğinden, primlerin tahsilinde Sosyal Güvenlik Kurumu görevli ve yetkili olduğundan tespit edilen hizmetin davacının hizmet cetveline yazılarak ,hizmet cetvelinde görülmesinin sağlanmasına, karar verilmiştir.
Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacının Mersin İş Mahkemesinde 05.06.2002 tarihinde 01.01.1990-24.05.2002 tarihleri arasında 506 sayılı Yasa’ya tabi zorunlu sigortalı olarak çalıştığının tesbiti için davalı Kurum ve işverenler aleyhine hizmet tespiti davası açtığı,Mahkemece 08.06.2004 tarih 2002/624 E, 2004/361 K.sayılı kararla, davacının 20.04.1992-10.03.1994 arası ve 04.10.1995-25.04.2002 tarihleri arasında sigortalı çalıştığının tespitine karar verildiği, kararın Dairemizce 29.03.2005 tarih 2004/10582 E, 2005/3096 K sayılı ilam ile onanarak kesinleştiği, davalı Kurumca primlerin tahsil zamanaşımına girdiği belirtilerek, primler tahsil edilmeden davacıya hizmet kazandırılamayacağının bildirildiği anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık; davalı Kurumun, kesinleşen yargı kararı ile hüküm altına alınan sigortalılık süreleri yönünden, kararın aksine işlem yapıp yapamayacağı,kesinleşen mahkeme kararlarının uygulanması için yeni bir tespit davası açılması gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle; “dava şartı” ile “kesin hüküm” kavramlarının temel hukuki esasları üzerinde durulmasında yarar vardır.
Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılamada bulunabilmesi için gerekli olan şartlardır. Diğer bir anlatımla; dava açılabilmesi için değil, mahkemenin davanın esasına girebilmesi için aranan kamu düzeni ile ilgili zorunlu koşullardır.
Dava konusu uyuşmazlığın daha önce bir kesin hüküm ile çözümlenmemiş olması da (olumsuz) dava şartıdır. Birinci dava ile ikinci davanın müddeabihlerinin (konusunun), dava sebeplerinin (vakıaların) ve taraflarının aynı olması maddi anlamda kesin hüküm oluşturur (HUMK m. 237). Kesin hüküm, hem bireyler için hem de devlet için hukuki durumda bir kararlılık ortaya koyar. Bununla, hukuki güvenlilik ve yargı erkine güven sağlandığından kamu yararı ile doğrudan ilgilidir.
Mahkeme, hem davanın açıldığı günde, hem de yargılamanın her aşamasında dava şartlarını kendiliğinden araştırıp inceler ve bu konuda tarafların istem ve beyanları ile bağlı değildir. Dava şartları dava açılmasından hüküm verilmesine kadar varolmalıdır.
Öte yandan, Anayasanın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devleti olduğu vurgulanmakta ve 138. maddesinin son fıkrasında “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiç bir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” yolunda açık, kesin ve buyurucu bir kurala yer verilmektedir.
Benzeri bir hükme 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 28. maddesinde de yer verildiği görülmektedir. Anılan maddede yer verilen, “Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur” normu ile Anayasanın 2. maddesinde yer alan “hukuk devleti” ilkesine uygun bir düzenleme getirilmektedir.
Anayasa hükmü karşısında, idarenin maddi ve hukuki koşullara göre uygulanabilir nitelikte olan bir yargı kararını “aynen” ve “gecikmeksizin” uygulamaktan başka bir seçeneği bulunmamaktadır.
Nitekim Yasa Koyucu, görevlilerin yargı kararlarına uymamalarının, yada uygulamış gibi görünüp, yargı kararının sonuçlarını etkisiz hale getirmeye yönelik eylemlerinin kişisel hakların çiğnenmesine yol açacağı, devlete olan güveni sarsacağı ve adalete olan inancı zayıflatacağı düşüncesiyle, “keyfi” davranan görevlilerin eylemlerini TCK kapsamında yaptırıma bağlamıştır. Gerek öğretide, gerekse sapma göstermeyen Yargısal içtihatlarda, yargı kararlarını uygulamamanın salt kişisel kusuru oluşturacağı benimsenmiştir.
Mahkeme kararları, yasal yöntemi ile ortadan kalkmadıkça hukukun gerçeğini belgeleyen hükümler olarak uygulanması zorunlu yaptırım gücüne sahip belgelerdir. Bu yaptırım gücünün, herhangi bir nedene dayanılarak ve dayanılan nedenin haklılığı ileri sürülerek etkisiz hale sokulması ya da zafiyete uğratılması hukuk devletinde kabul edilemez.
Gerçekte de bireylerin devlete karşı güven duyabilmeleri, maddi ve manevi varlıklarını serbestçe, korkusuzca geliştirebilmeleri, ancak hukuk güvenliğinin sağlandığı bir sistem içinde olanaklıdır. Hukuk devleti ilkelerinin yaşama geçirilmesi, amacının sağlanması için bağımsız yargı kararlarına uymak kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Tüm bu kurallar, yargı kararlarının etkinliğini artırmaya, keyfiliği önlemeye, hukukun üstünlüğü ve adalet kavramlarının yaşama geçirilmesini temine yöneliktir.
Öte yandan 506 sayılı Yasa’nın 79/10.maddesinde “yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalıların çalışmalarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarının nazara alınacağı” belirtilmiştir. Yasada başka bir koşul öngörülmemiş olup, prim borçlarının ödenmesinden işverenler sorumlu olduğuna, ödenmeyen primlerin tahsil ve takibinden de kurum yetkili ve görevli bulunduğuna göre, yasanın öngördüğü şekilde çalışmaları bildirmeyen işveren ve çalışmayı tespit etmeyen Kurumun bu davranışlarının sonucu sigortalıya yüklenmemelidir. Aksi bir düşünce sigortalının hiçbir zaman yaşlılık aylığına ulaşamaması gibi bir sonucu da doğurabilir, bu da sosyal güvenlik ilkeleri ile bağdaşmaz.
Somut olayda, 20.04.1992-10.03.1994 , 04.10.1995-25.04.2002 tarihleri arasındaki sigortalılık süresi yönünden daha önce verilmiş ve kesinleşmiş bir mahkeme kararı vardır. Eldeki davanın birkısım tarafları, konusu ve maddi vakıaları önceki dava ile aynı olup, kesin hükmün varlığı ortadadır. Hal böyle olunca ,davacının kesinleşen Mahkeme kararlarını uygulamayan ilgili kamu görevlileri hakkında Türk Ceza Kanunu kapsamında suç duyurusunda bulunarak kararların uygulanmasını sağlaması gerektiği gözetilerek davanın kesin hüküm nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yönünde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 23.12.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.