Yargıtay Kararı 21. Hukuk Dairesi 2010/7911 E. 2012/2609 K. 28.02.2012 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 21. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/7911
KARAR NO : 2012/2609
KARAR TARİHİ : 28.02.2012

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : … İş Mahkemesi

Davacı, murisi, davalı Kurum tarafından gönderilen ödeme emrinin iptaliyle borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.
Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
K A R A R
Dava, Sosyal Sigortalar Kurumundan aylık almakta iken ölen sigortalının, ölümünden sonraki tarihlerde de aylıklarının bankamatik kartıyla çekilmeye devam edilmesi nedeniyle, Kurum tarafından mirasçılara karşı girişilen icra takibine karşı, mirasçılar tarafından açılan bir menfi tespit davasıdır.
Davacılar murislerinin ölümünden sonra tüm belgeleri ve banka kartını teslim ettiklerini, bankamatik kartıyla kendilerinin para çekmediklerini beyan ederek davanın reddini talep etmişlerdir.
Yerel mahkemece, davalı Kurum iddialarını ispat edemediğinden, davacıların da iddialarını tanık beyanlarıyla ispatladıklarından davanın kabulü ile davacıların … 3. Icra Müdürlüğü’nün 2006/749 Esas sayılı dosya kapsamında davalı Kuruma borçlu bulunmadığının tespitine karar verilmiştir.
Karar davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Somut olayda ispat külfetinin hangi tarafta olduğu hususunun tartışılması gerekmektedir.
Bir davada çekişmeli olguların kimin tarafından ispat edilmesi gerektiği konusuna, ispat yükü denir. İspat yükü ve kuralları TMK’nun 6. ve 7. maddelerinde düzenlenmiştir.
Türk Medeni Kanunun 6. maddesine göre “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.”
İspat yükü ayrıca HUMK’da da (yeni HMK) düzenlenmiştir.
HMK’nın 187. (HUMK 238) maddesinde “İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir.Herkesçe bilinen vakıalarla, ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz” hükmü yer almıştır.
HMK’nın 189. (HUMK 218) maddesinde;
“1- Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir.
2- Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınmaz.
3- Kanunun belirli delillerle ispatını emrettiği hususlar, başka delillerle ispat olunamaz.
4- Bir vakıanın ispatı için gösterilen delilin caiz olup olmadığına mahkemece karar verilir.” denilerek ispat hakkının nasıl kullanılacağı açıklanmıştır.
HMK’nın 190. Maddesinde ise ispat yükü düzenlenmiştir.
Maddeye göre;
“1- İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.
2- Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnaların dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.”
Bu düzenlemelere göre ispat yükü ilk önce kural olarak davacıya düşer, yani davacı davasını dayandırdığı olguları ispat etmelidir.
Yine kural olarak herkes iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Ancak ispat yükünün yer değiştirdiği hallerde bu kuralın istisnaları devreye girer. İspat yükünü yer değiştiren hallerden biri, yasada açık hüküm olmasıdır.
Genel kuralın bazı istisnaları vardır. Genel kuralı düzenleyen TMK’nın 6. Maddesindeki “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça” deyimi ile genel kuralın bazı istisnalarının bulunduğu belirtilmiştir. Bu hallerde istisna olarak, ispat yükü bir olgudan kendi lehine haklar çıkaran tarafa değil, o olgu aleyhine olan (karşı) tarafa aittir.
Genel kuralın istisnaları şunlardır.Normal bir duruma dayanan tarafın, bu iddiasını ispat etmesi gerekmez; bilakis ispat yükü bu normal durumun aksini iddia eden tarafa düşer. Bazı hallerde, bir olguyu kimin ispat etmesi gerektiği (ispat yükü), özel bir kanun hükmü ile belirlenmiştir. Kanun bu halleri saklı tutmuştur. Bu hallerde, ispat yükünün (genel kurala göre) kime düştüğünü araştırmaya gerek yoktur. İspat yükü, özel kanun hükümlerinde yazılı olan kimselere düşer.
Kendisine ispat yükü düşmeyen taraf, karşı (kendisine ispat yükü düşen) tarafın iddiasını (olguyu) ispat etmesini bekleyebilir. Kendisine ispat yükü düşen taraf iddiasını ispat edemezse, diğer (kendisine ispat yükü düşmeyen) tarafın onun iddiasının aksini (hilafını) ispat etmesine gerek yoktur. O olgu ispat edilmemiş (yani dava bakımından yok) sayılır.
İspat yükü kendisine düşen taraf bir vakıayı ispat ettikten sonra artık ispat yükü aksini iddia eden karşı tarafa geçer. Bunun üzerine karşı tarafın o olgunun doğru olmadığını veya başka bir olgu nedeniyle hükümsüz kaldığını ispat etmesi gerekir. İşte bu halde, karşı tarafın (ispat yükü başlangıçta kendisine düşen tarafın ispat ettiği olgunun aksini ispat için) gösterdiği delil HUMK’nun 239. maddesi (HMK 191) anlamında karşı delil değildir. Çünkü, (ispat yükü kendisine düşen tarafın iddiasını ispat etmesi ile) artık ispat yükü karşı tarafa geçmiştir.
Somut olayda, davacıların murisi …’a Kurumca annesi …’den aylık bağlandığı, …’ın 27/12/1997 tarihinde vefat ettiği ancak …’ın vefatının miraşçılarca Kuruma bildirilmediği, banka yazısına göre …’ın maaşının 19/07/2000-19/09/2005 tarihleri arasında Ziraat Bankası ATM’lerinden bankamatik kartıyla çekildiği, bunun üzerine davalı Kurumca … mirasçıları aleyhine icra takibinde bulunulduğu anlaşılmıştır.
Davacılar, açtıkları menfi tespit davasında Kurumca yatırılan maaşların kendileri tarafından çekilmediğini, murisleri ile ilgili tüm belgeleri ve banka kartını iade ettiklerini iddia etmişlerdir.
Davacıların, annelerinin vefatından sonra, ilgilinin ölümüne ilişkin olarak gerekli bildirimin yapılması ve ilgiliye ait bankamatik kartının ilgili bankaya teslimi ile hesaplarının kapattırılması davacı mirasçıların sorumluluğu ve yükümlülüğündedir. Davacı mirasçılar murisle ilgili belgeleri ve banka kartını ilgili banka şubesine teslim ettiklerini iddia etmiş iseler de, bu iddialarını kanıtlayamamışlardır.
Doğal olarak bankamatik kartının, muris hayatta iken hak sahibi olarak onun yanında bulunması, öldükten sonra da birlikte oturan mirasçıların eline geçmesi asıl olup, hayatın doğal akışına uygun olan da budur. Bunun aksinin ispatı mirasçılara aittir.
Yerel mahkemece dinlenen davacı tanığı … beyanında, anneannesi olan …’ın ölmeden son 6 ay öncesine kadar yalnız yaşadığını, zaten oturduğu yerin de kendi evlerinin üstünde olduğunu, ondan önce de oğlu T.. T..’la birlikte yaşadığını ifade etmiştir. Yine davacı tanığı …’da beyanında anneannesine oğlu T.. T..’ın baktığını beyan ederek diğer tanığın beyanını teyit etmiştir.
Tüm bu beyanlar ve deliller gözönüne alındığında TMK’nın 6. maddesindeki ve HMK’nın ispat yüküyle ilgili 189 ve 190. maddelerindeki genel kural uyarınca davada ispat yükü davacı mirasçılara aittir. Bankamatik kartının hayatta iken sigortalının yanında bulunması, öldükten sonra da birlikte oturan mirasçılarının eline geçmesine ilişkin normal durumun aksinin, yani davacı mirasçıları bankamatik kartının kendi uhdelerinde bulunmadığını, kartın ilgili banka şubesine teslim edilip, hesabın kapatıldığını, kartın üçüncü bir kişinin eline geçip onun tarafından kullanıldığını kanıtlamak zorundadırlar.
Davadaki ispat yükünün kimde olduğu hususundaki bu açıklamalardan sonra, somut olayda ayrıca davacı mirasçıların sorumluluğunun da tartışılması gerekmektedir.
TMK’nın 640. Maddesinde mirasın, mirasçılara geçmesinin sonuçları ve miras ortaklığı düzenlenmiştir. Yasal düzenlemeye göre “birden çok mirasçı bulunması halinde, mirasın geçmesiyle birlikte paylaşmaya kadar, mirasçılar arasında elbirliği şeklinde bir ortaklık meydana gelir.
Sebepsiz zenginleşen kişi, malvarlığında sebepsiz yere meydana gelen artışı iade ile yükümlüdür. İade yükümlülüğünün konusu ve kapsamı ise genel olarak B.K.’nun 63. maddesinde, özel olarak da 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinde hükme bağlanmıştır. B.K.’nun 63. maddesinde “Haksız olarak bir şeyi istifa eden kimse, onun istirdadı zamanında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği miktar nispetinde red ve iade ile mükellef değildir.
Şu kadar ki kabız, o şeyi suiniyet ile elden çıkarmış yahut onu elden çıkarır iken bilahare red ve iadeye mecbur olacağına vakıf bulunmuş olursa red ve iadeye mecburdur.”
Yersiz ödemelerin geri alınması ayrıca 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 96. maddesinde de düzenlenmiştir. Maddeye göre “Kurumca iş verenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu kanun kapsamındaki her türlü ödemeler;
a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla 10 yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden,
b) Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren üç ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, üç aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan, itibaren hesaplanacak olan kanuni faizi ile birlikte Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır.”
Görüldüğü gibi her iki düzenlemede de iade borcu zenginleşen kişinin iyi veya kötü niyetli olmasına göre farklı şekilde ele alınmıştır.
Haklı bir sebebe dayanmaksızın zenginleşen kimse kötü niyetli ise iade borcu zenginleşmenin tamamını kapsar. Diğer bir ifadeyle, kötü niyet halinde iade borcu, geri verme zamanındaki zenginleşme miktarıyla sınırlı değildir. Anılan maddelere göre sebepsiz zenginleşen kimse o şeyi kötü niyetle elden çıkarmış veya onu elden çıkarırken sonradan geri vermek zorunda kalacağını bilmek durumunda ise iadeyle yükümlüdür. Zenginleşmeyi iade edeceğini ve dolayısıyla zenginleşmenin haklı bir sebebe dayanmadığını bilen veya gerekli özeni gösterdiği takdirde bilebilecek durumda olan kişi, kötü niyetli zenginleşen konumundadır.
Tüm yukarıda açıklananların ışığı altında, somut olayda ispat yükü davacı mirasçılarına aittir. Davacı mirasçılar, murislerine ait banka kartını kullanmadıklarını, murisin hesabından banka kartı yoluyla maaşını çekmediklerini, banka kartını ilgili şubeye teslim edip, hesabı kapattıklarını, banka kartının üçüncü bir şahıs tarafından kullanıldığını ispatlamakla yükümlüdürler. Dosya delillere göre davacılar bu iddialarını kanıtlayamamışlardır. Davacılar, murislerine Kurumca bağlanan aylığın murisin vefatı halinde kesileceğini bilebilecek durumda olmalarına rağmen yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir. Mirasçılar, vefat tarihinden sonra yapılan ödemeleri geri vermekle yükümlü olduklarını bilecek durumdadırlar. Dolayısıyla, iade borcu zenginleşmenin tamamını kapsamaktadır. Murise ait banka kartının mirasçılardan biri tarafından kullanıldığı belirlenmiş olsa bile, bu husus miras ortaklığı içerisinde mirasçıların kendi aralarında çözümü gereken bir iç ilişkiyi oluşturur. Davacı mirasçıların alacaklı Kuruma karşı müteselsilen sorumlu oldukları gözetilerek davanın reddi yerine, kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Açıklanan bu nedenlerle yerel mahkeme hükmünün BOZULMASINA, 28/02/2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.