Yargıtay Kararı 21. Hukuk Dairesi 2012/19527 E. 2012/18186 K. 31.10.2012 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 21. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/19527
KARAR NO : 2012/18186
KARAR TARİHİ : 31.10.2012

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk(İş)Mahkemesi
DAVALILAR :

Davacı, …’nin 05/05/2010 tarihinde işyerinde çalışmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.
Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

K A R A R

Dava, 05.05.2010 tarihinde Kastamonu ili Azdavay ilçesi Maden köyünde elek bandında çalışırken kaza geçiren davalılardan …’nin davacı … San ve Tic Aş’nin çalışanı (sigortalısı) olmadığının tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, davacının bu davayı açmasında hukuki bir yararının bulunmadığı gerekçesiyle 6100 sayılı HMK’nın 114/1-h maddesi delaletiyle 115. maddesinin (g) bendi gereğince dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.
Uyuşmazlık, davacının tespit davası açmakta hukuki yararı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle hukuk yargılamasının amacı ve davada menfaat (hukuki yarar) kavramları hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.
Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemeden hukuksal korunma istemi ile bir davanın açılabilmesi için davacının bu davayı açmakta (veya mahkemeden hukuksal korunma istemekte) bir çıkarının bulunmasıdır.
Davacının dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalı ve davacı mahkemeyi gereksiz yere uğraştırmamalıdır.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda, dava açmakta hukuki yararının bulunması “Dava Şartları” başlıklı 114. maddesinin 1. fıkrasının (h) bendinde açıkça dava şartları arasında sayılmıştır.
Bir davada, hukuki yarar ilkesinin dava şartı olarak gözetilmesinin, yargılamanın amacına ve usul ekonomisi ilkesine uygun olarak yargılama yapılmasına yarar sağlayacağı, her türlü duraksamadan uzaktır.
Bu ilkeden hareketle, dava şartı olarak hukuki yararın varlığının, mahkemece, taraflarca dava dosyasına sunulmuş deliller, olay veya olgular çerçevesinde, kural olarak davanın açıldığı tarihe göre, kendiliğinden ve yargılamanın her aşamasında gözetilmesi gerekir. Bu sayede, iç hukukumuzun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme)’nin 6. maddesi ve 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde düzenlenen “hak arama özgürlüğü” nün dürüstlük kuralına uygun kullanılması sağlanabilecek; bu durum, haksız davalar açmak suretiyle, dava hakkının kötüye kullanılmasına karşı bir güvence oluşturacaktır.
Dava açmaktaki hukuki yarar; hukuk düzenince kabul edilmiş meşru bir yarar olmalı, bu yarar dava açan hak sahibi ile ilgili olmalı ve dava açıldığı sırada halen mevcut bulunmalıdır. Ayrıca açılacak davanın, ortaya çıkacak tehlikeyi bertaraf edecek nitelikte olması gerekir. Bir kimsenin hakkına ulaşmak için mahkeme kararının o an için gerekli olması durumunda hukuki yararın olduğundan sözedilebilir. Bir mahkeme kararına ihtiyaç yoksa hukuki yarardan söz edilemez.
Uyuşmazlığın çözümünde, hukuki yarar kavramının tespit davasındaki yansımasının ne olacağının ayrıca irdelenmesinde yarar vardır:
Bilindiği üzere mahkemeden istedikleri hukuki korunmaya göre davalar eda davaları, tespit davaları ve inşai davalar olarak ayrılmaktadır.
6100 sayılı HMK’nın “Tespit Davası” başlıklı 106.maddesine göre ” Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir. Tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır. Maddi vakıalar, tek başlarına tespit davasının konusunu oluşturamaz.”
Eda davalarında, bir şeyin yapılması, bir şeyin verilmesi veya bir şey yapılmaması istenmekte iken; inşai (yenilik doğuran) davalar ile de var olan bir hukuki durumun değiştirilmesi, kaldırılması veya yeni bir hukuki durumun yaratılması istenir. İnşai (yenilik doğurucu) davanın kabulü ile yeni bir hukuki durum yaratılır ve hukuksal sonuç genellikle bir yargı kararı ile doğar.
Tespit davaları ise bir hukuki ilişkinin var olup olmadığının tespitine ilişkin davalar olup, konusunu hukuki ilişkiler oluşturur. Bu dava türü ile bir hukuksal ilişkinin varlığı veya yokluğu saptanmaktadır. Bu davalarda davacının amacı ve dolayısıyla talep sonucu, bir hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun veyahut içeriğinin belirlenmesidir.
Tespit davasında sadece tespit hükmü verilebilir. Tespit davasında verilen karar ile hukuki ilişkinin varlığı veya yokluğu kesin olarak tespit edilir, diğer bir anlatım ile davalının varlığını inkar ettiği ilişkinin var olduğu veya yokluğunu inkar ettiği hukuki ilişkinin yok olduğu kesin olarak hükme bağlanır.
Bir tespit davasının kabule şayan olabilmesi için, bu davanın konusunu oluşturan hukuki ilişkinin var olup olmadığının mahkemece hemen tespit edilmesinde davacının menfaatinin (hukuki yararının) bulunması gerekir.
Tespit davasında, eda davasından ve inşai davadan farklı olarak, davacının böyle bir menfaatinin bulunduğu varsayılmaz. Tespit davasında davacı, kendisi için söz konusu olan tehlikeli veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın ancak tespit davası ile giderilebileceğini kanıtlamalıdır. Çünkü tespit davası, hukuki bir durum ya da hak henüz inkar ya da ihlal edilmeden, yani herhangi bir zarar doğmadan açılabildiğinden, menfaatin doğmuş ve güncel olması gereğinin bir istisnası olarak ortaya çıkmıştır.
İşte davacının hukuki ilişkinin derhal tespitinde menfaatinin (hukuki yararının) varlığı için öncelikle, davacının bir hakkı veya hukuki durumu güncel (halihazır) ve ciddi bir tehlike ile tehdit edilmelidir. Bu tehdit çoğunlukla davalının davranışları ile ortaya çıkar.
Söz konusu bu tehdidin davacı için bir tehlike oluşturabilmesi, bu tehdit nedeniyle, davacının hukuki durumunun tereddüt içinde olmasına ve bu hususun, davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmasına bağlıdır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Kurum müfettişince yapılan inceleme sonucu hazırlanan rapor ile davalı …’nin 5.5.2010 tarihinde geçirdiği kazanın iş kazası olduğu belirlenmiş ve % 41 olarak belirlenen sürekli işgöremezlik oranı üzerinden iş kazası geliri bağlanmıştır. Taraflar arasında Azdavay Asliye Hukuk (İş) Mahkemesinin 2011/130 Esas sırasına kayıtlı dava dosyası iş kazası nedeniyle oluşan sürekli işgöremezlik tazminatı istemine, 2011/119 Esas sayılı dava ise … tarafından açılan rücuan tazminat istemine ilişkindir. Kastamonu İdare Mahkemesi’nin 2011/988 Esas sırasında görülmekte olan dava dosyası ise sigortalı işe giriş bildirgesinin geç verilmesi nedeniyle Kurumca tahakkuk ettirilen idari para cezasının iptali istemine ilişkindir.
Davalı …’nin davacı … San ve Tic Aş’nin çalışanı (sigortalısı) olmadığının tespitine yönelik eldeki dava sonucunda verilecek karar, sürekli işgöremezliğe dayalı tazminat, rücuan tazminat ve idari para cezasının iptaline yönelik davalar bakımından ön mesele teşkil eder. Çünkü, davalının bu işyerinde çalışmadığı yada başka bir deyişle taraflar arasında “hizmet akdine dayalı bir hukuki ilişkinin bulunmadığı” belirlenir ise davacı şirketin işveren sıfatı ve buna bağlı olarak işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerini alma yükümlülüğü bulunmayacağı gibi Kurum tarafından bağlanan gelirlerin de 5510 sayılı Yasa’nın 21.maddesine göre rücuan tahsili de söz konusu olmayacaktır. 5510 sayılı Yasa’nın 4/1-a bendi kapsamındaki sigortalılar yönünden sigortalı işe giriş bildirgesini verme yükümlülüğü bunları çalıştıran işverene ait olup davacı şirketin işveren sıfatını haiz olmadığı belirlenir ise idari para cezası tahakkuku ile ek prim ve hizmet belgesi istenmesinin hukuki dayanağı da kalmayacaktır. O halde, 6100 sayılı HMK’nın 106.maddesine göre ” hukuki ilişkinin yokluğunun” belirlenmesine yönelik eldeki davayı açmakta davacının hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunduğundan mahkemece işin esasına girilerek toplanacak deliller çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 31.10.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.