Yargıtay Kararı 22. Hukuk Dairesi 2013/20455 E. 2013/18823 K. 13.09.2013 T.

Yayınlanma Tarihi: 12.02.2024 15:03


YARGITAY KARARI
DAİRE : 22. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/20455
KARAR NO : 2013/18823
KARAR TARİHİ : 13.09.2013



MAHKEMESİ :İş Mahkemesi


DAVA : Davacı, 17.08.2011 tarihli yazı ile gönderilen raporun, işçi alacaklarıyla ilgili kısmının iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, isteğin reddine karar vermiştir.
Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı vekili, müvekkili şirkette yapılan denetleme ve teftişle ilgili olarak düzenlenen raporun usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğini, fazla çalışma süresinin yıllık 270 saati aşmayacak şekilde düzenlendiğini, müfettiş raporunda fazla mesai ücretlerine ilişkin tespitin hatalı olduğunu, bu nedenle raporun iptali talep etmiştir.
Davalı ... cevap dilekçesi sunmamıştır.
Mahkemece, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 6111 sayılı yasa ile değişik 92/3. maddesi gereğince davacı tarafın tebliğden itibaren 30 günlük yasal süre içerisinde davasını açmadığının belirlendiğini, her ne kadar davacı vekilince raporunun tebliğinin usulüne uygun şekilde yapılmadığı belirtilmiş ise de, teftiş raporunun 22.08.2011 tarihinde davacı şirket çalışanı Burcu Doğan imzasına tebliğ edildiğini, Ticaret Kanunu'nun 13. maddesi gereğince teftiş raporu gibi önemli bir belgenin şirket yöneticisi veya temsilcisinin bulunduğu sırada başka bir personele tebliğ yapılmasının ticari yaşamdaki olağan bir durum olamayacağı, dolayısı ile yönetici veya temsilcinin tebligat sırasında işyerinde bulunmadığının kabulü gerektiğini ve yapılan tebligatın geçerli olduğunu gerekçesiyle yasal süresi içerisinde açılmayan davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.
Taraflar arasında davacı işverene yapılan tebligatın usulüne uygun olup olmadığı ile iş müfettişlerinin işçi alacaklarına ilişkin tespitlerine yönelik açılan davaların hukuki niteliği ile buna bağlı olarak somut olayda dava şartlarının bulunup bulunmadığı çözülmesi gerekli hukuki problemleri oluşturmaktadır.
4857 sayılı Kanun’un 91. maddesinin 2. fıkrasında, “30/1/1950 tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 10. maddesine istinaden iş sözleşmesi fiilen sona eren işçilerin kanundan, iş ve toplu iş sözleşmesinden doğan bireysel alacaklarına ilişkin şikayetleri ... bölge müdürlüklerince incelenir” denilmiştir.
Aynı Kanun'un 92. maddesinin 3. fıkrasında ise, “Çalışma hayatını izleme, denetleme ve teftişe yetkili iş müfettişleri ile işçi şikayetlerini incelemekle görevli bölge müdürlüğü memurları tarafından tutulan tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerlidir. İş müfettişleri tarafından düzenlenen raporların ve tutulan tutanakların işçi alacaklarına ilişkin kısımlarına karşı taraflarca otuz gün içerisinde yetkili iş mahkemesine itiraz edilebilir. İş mahkemesinin kararına karşı taraflarca 5521 sayılı Kanun'un 8. maddesine göre kanun yoluna başvurulabilir. Kanun yoluna başvurulması iş mahkemesince hüküm altına alınan işçi alacağının tahsiline engel teşkil etmez.” hükmüne yer verilmiştir.
Diğer taraftan dava çeşitleri 6100 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 105. ila 113. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Eda davası, davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya yahut yapmamaya mahkûm edilmesinin talep edildiği dava türü olarak tanımlanmışken, tespit davası ise mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesinin talep edildiği dava çeşidi olarak açıklanmıştır.
4857 sayılı Kanun’un 92. maddesinin 3. fıkrasına göre iş müfettişi raporlarına karşı açılan davalar, işçilerin bireysel başvuruları üzerine iş müfettişi tarafından işçi alacaklarına ilişkin yapılan tespitlere karşıdır. Bu tespite işçi tarafından, yapılan tespitin eksik olduğu ve daha fazla alacağı bulunduğu gerekçesiyle itiraz ediliyorsa dava eda davası karakterindedir. Söz konusu tespite işveren tarafından, yapılan tespitin hatalı olduğu ve tamamen ya da kısmen borçlu olmadığı gerekçesiyle itiraz ediliyorsa dava menfi tespit davası niteliğindedir. Bu son halde kanunda özel olarak düzenlenmiş olması sebebiyle davacı işverenin bu davayı açmakta, kanunun ifadesiyle “hukuken korunmaya değer güncel bir yararı” bulunduğu kabul edilmelidir. Başka bir ifadeyle tespit davaları için ayrıca araştırılan hukuken korunmaya değer güncel bir yarar koşulunun bu dava açısından mevcut olduğu değerlendirilmelidir.
Görüldüğü üzere, iş müfettişi raporlarının işçilerin alacaklarına yönelik kısımlarına karşı işçi ya da işveren tarafından açılacak davalar, yerine göre eda davası yerine göre ise menfi tespit davası özelliği göstermekte olup, her halükarda bu davaların tarafları işçi ve işverendir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının bu davalarda taraf sıfatı bulunmamaktadır.
Somut olayda, her ne kadar mahkemece davacı tarafın süresinde dava açmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de, 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 13. maddesinde” Hükmi şahıslar namına kendilerine tebliğ yapılacak kimseler her hangi bir sebeple mütat iş saatlerinde iş yerinde bulunmadıkları veya o sırada evrakı bizzat alamıyacak bir halde oldukları takdirde tebliğ, orada hazır bulunan memur veya müstahdemlerinden birine yapılır.”denildiği, davacı şirkete yapılan tebligat incelendiğinde davacı işyerinde tebligat sırasında yetkili kişinin bulunup bulunmadığının veya evrakı bizzat alamıyacak olduğu belirtilmeden ve bu yönde araştırma yapıldığına dair şerh düşülmeden davacı işyeri çalışanına tebligatın yapıldığı, buna göre yapılan tebligatın geçerli olmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle mahkemece davanın süresinde olmadığı gerekçesiyle reddine ilişkin karar hatalıdır. Mahkemece yukarıda belirtilen esaslar doğrultusunda taraf teşkili sağlanarak davanın esasına ilişkin inceleme yapılarak karar verilmesi gereklidir.
SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 13.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.