YARGITAY KARARI
DAİRE : 3. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/20166
KARAR NO : 2015/15915
KARAR TARİHİ : 15.10.2015
MAHKEMESİ : KUMLUCA 1. ASLİYE HUKUK (TİCARET) MAHKEMESİ
TARİHİ : 24/01/2014
NUMARASI : 2011/366-2014/57
Taraflar arasındaki tazminat davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, fesih konusunda karar verilmesine yer olmadığına; diğer taleplerin reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı vekili dava dilekçesinde; taraflar arasında adi ortaklık kurulduğunu, davalının, müvekkiline kar payı vermediğini, ortaklık defterlerini incelemesini engellediğini, şirket işleri için satın alınan araçları adına tescil ettirdiğini, ortaklığa konu işletmeden müvekkilini kovduğunu, yönetici ortak olarak hesap vermekten kaçındığını belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı tutup, ortaklığın feshine, buna bağlı olarak tasfiyeden sonra kalacak sermaye payının hesaplanarak, müvekkiline iadesine, kar payına karşılık şimdilik 3.000,00 TL ve menfi zararlara karşılık 5.000,00 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde; işletmenin kar elde edememesi üzerine tarafların ortaklığı feshettiğini, ortaklığın tüm borçlarını müvekkili ile müvekkilinin eşinin ödemek zorunda kaldığını ve halen borçları ödemeye devam ettiklerini savunarak, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Mahkemece; 30.04.2010 tarihli işi terk bildirimi ile ortaklığın sona erdiği gerekçesiyle fesih konusunda karar verilmesine yer olmadığına, ortaklığın sona erdiği tarihten, dava tarihine kadar geçen sürede, tarafların birbirlerinden kar payı ödenmesi ya da zararın paylaşılması konusunda her hangi bir talepleri olmadığından tasfiyeye gerek görülmediğine, tarafların ortaklığa ne kadar katılım payı koydukları ve ne kadar gelir elde ettiklerinin dosya kapsamından anlaşılamadığı, ortaklığın kayıtlarından bu konuda bir hesaplama yapılamadığı göz önünde bulundurularak, davacının diğer taleplerinin reddine karar verilmiş, hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava; adi ortaklığın feshi ve tasfiyesi ile alacak istemine ilişkindir.
Dosya kapsamından; davaya konu ortaklığın 21.03.2006 tarihinde kurulduğu, dava dışı İ.. K..’in, % 49 hissesini 05.01.2007 tarihinde, yine kalan %1 hissesini 31.03.2007 tarihinde; davacı İ.. K..’e devrettiği, bu tarihten sonra ortaklığın, % 50 hissesinin, davacı İ.. K..’e, % 50 hissesinin davalı G.. U..’a ait olduğu anlaşılmaktadır.
Adi ortaklık sözleşmesi, iki yada daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir. (TBK. 620/1 md.) Adi ortaklık ilişkisi, TBK’nın 639.maddesinde sayılan sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesi ile sona erer. Bu şekilde ortaklığın sona ermesinin başlıca iki sonucu ortaya çıkar. Bunlardan ilki, yöneticilerin görevlerinin sona ermesi, diğeri de ortaklığın tasfiyesidir.
Tasfiye, ortaklığın bütün malvarlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sonlandırılması, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır. Diğer bir anlatımla tasfiye, ilgili tasfiye memuru tarafından yapılacak olan bir arıtma işlemi olup; hesap ve işlemlerin incelenip, bir bilanço düzenlenerek, ortaklığın aktif ve pasifi arasındaki farkı ortaya koymaktır.
Bir ortak tarafından adi ortaklığa ilişkin olan sermaye payının istenmesi, ortaklığın faaliyetlerinden dolayı uğradığı zararın veya kâr payının talep edilmesi, aynı zamanda ortaklığın feshini ve tasfiyeyi de kapsar.
Bu durumda, mahkemece; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı, Türk Borçlar Kanunu’nun 642.madde ve devamı hükümlerine göre tasfiye işlemi gerçekleştirilmelidir.
6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1.maddesine göre; Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir.
Buna göre, taraflar arasında adi ortaklık bulunmasına göre, davacının taleplerinin, ortaklığın tasfiyesi aşamasında değerlendirilmesi gerekir. Ortaklık son bulduğuna göre tasfiyenin de mahkemece bizzat yapılması gerekmektedir.
Tasfiye, ortaklığın bütün malvarlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sonlandırılması, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır. Tasfiye, tasfiye memuru tarafından yapılacak bir arıtma işlemi olup, hesap ve işlemlerin incelenip, bir bilanço düzenlenerek ortaklığın aktif ve pasifi arasındaki farkın ortaya konulmasıdır.
Tasfiye usulünü düzenleyen TBK’nun 644.maddesine göre; “Ortaklığın sona ermesi halinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklarda dahil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, ortaklık sözleşmesinde, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür.
Ortaklar, tasfiye işlerini yürütmek üzere tasfiye görevlisi atayabilirler. Bu konuda anlaşamamaları halinde, ortaklardan herbiri, tasfiye görevlisinin hakim tarafından atanması isteminde bulunabilir.
O halde mahkemece yapılacak iş; adi ortaklık sözleşmesi incelenerek, ortaklık sözleşmesinde bu hususta hüküm bulunup bulunmadığına bakmak, hüküm bulunduğu takdirde tasfiyenin sözleşmedeki hükümlere göre yapılmasını sağlamak; böyle bir hükmün bulunmaması halinde ise ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hakim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır.
Bundan sonra ise, tasfiye işlemleri; hakim tarafından öngörülecek üçer aylık (uyuşmazlığın mahiyetine göre süreler uzatılıp kısaltılabilir) dönemlerde tasfiye memuru tarafından 3 aşamada gerçekleştirilmelidir.
Birinci aşamada; ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın tüm malvarlığı (aktif ve pasifi ile birlikte) belirlenmeli, yönetici ve idareci ortaktan ortaklık hesabını gösterir hesap istenmeli, verilen hesapta uyuşmazlık çıktığı takdirde, taraflardan delilleri sorularak toplanmalı, tasfiye memurunun belirlediği malvarlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazları da karşılanıp, toplanacak delillere göre değerlendirilmelidir.
İkinci aşamada; ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ve nakte çevirme işlemi (TMK’nun 634. vd. maddelerinde düzenlenen resmi tasfiye işlemi kıyasen uygulanmak suretiyle) gerçekleştirilmeli, şayet bu mallar mevcut değilse, değerleri bilirkişi marifetiyle saptanmalıdır.
Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan herbirinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya (ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse) zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hakim, (HMK’nun 297.maddesi uyarınca) tarafların hak ve yükümlülüklerini saptayıp, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
Hal böyle olunca mahkemece; yukarıda açıklanan sıra ve yöntem izlenerek taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu nedenle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 15.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.