Yargıtay Kararı 4. Hukuk Dairesi 2022/2414 E. 2022/11358 K. 03.10.2022 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 4. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2022/2414
KARAR NO : 2022/11358
KARAR TARİHİ : 03.10.2022

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne dair 01/07/2021 tarihli hükmün, temyiz talebinin reddine dair 15/11/2021 tarihli 1. ek kararın ve yine temyiz talebinin reddine dair 07/12/2021 tarihli 2. ek kararın süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R

Davacı vekili, müvekkilinin davalıdan bonoya dayalı alacağının bulunduğunu, bu alacağın tahsili için Ilgın İcra Müdürlüğünün 2014/740 sayılı takip dosyası ile icra takibi yapıldığını, ancak yapılan hacizlerin tamamının semeresiz kaldığını, borçlu şirkete ait … Mah. … Cad. 18 ada 3 parselde kayıtlı taşınmazın ve … plaka numaralı aracın aynı şekilde satıldığını, davaya ve satıma konu taşınmaz ve aracın satıcısı şirket, alıcısı ise şirket sahibinin aynı zamanda eşi ve birinci dereceden akrabası olan … olduğunu, yine yapılan satış işlemlerinin icra takibinden sonra yapıldığını, şirket üzerinde herhangi bir mal varlığı olmadığını, …’nin şirket sahibinin eşi olması dolayısıyla bu satışların gerçekleştirilmesinin görünürdeki işlem olduğunu belirterek davasının kabulü ile davalılar arasındaki satıma ilişkin tasarrufun iptalini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili; müvekkili aleyhine açılan tasarrufun iptali davasının şartları arasında mevcut bir alacak olması ve bu alacağa ilişkin icra takibinin kesinleşmiş olması ve bunun yanında borç ödemeden aciz belgesinin temin edilmiş olması gerektiğini, mevcut bir borcun olmadığını, takibe konu senedin anlaşmalı olarak düzenlendiğini, müvekkilini zarara uğratma amacı taşıdığını, anlaşmalı olarak haksız yere düzenlenen senede ilişkin Ilgın Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunduklarını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddia, savunma, toplanan delillere göre; davanın kabulü ile; uyuşmazlık konusu Konya İli, … İlçesi, … Mahallesi, … Caddesi 18 Ada 3 Parselde kayıtlı bulunan taşınmazın 4. kişiye satış nedeni ile davalı … San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin 74.110,29 TL’yi geçmemek üzere, ILgın İcra Müdürlüğü’nün 2014/740 esas sayılı takip dosyasındaki toplam alacak ve ferileri ile sınırlı olmak üzere nakdi tazminat ile sorumlu tutulmasına, İİK 277 vd. Maddeleri gereği 42 RR 866 plakalı aracın davalı …. San. ve Tic. Ltd. Şti.’den davalı …’e 13/03/2014 tarihli satışına ilişkin tasarrufun iptaline, talep halinde takip miktarlarıyla sınırlı olmak üzere haciz ve satış isteme yetkisinin tanınmasına, karar verilmiş; hüküm, davalılar vekili tarafından temyiz edilmiş, mahkemece 15/11/2021 tarihli 1. ek karar ile tasarrufun iptali davaları basit yargılamaya tabi olup, adli tatilde sürelerin durdurulması kapsamında olmadığı gerekçesiyle temyiz talebinin reddine karar verilmiş, davalılar vekilinin yine temyizi üzerine bu defa 07/12/2021 tarihli 2. ek karar ile yine temyiz talebinin süresinde olmadığından bahisle reddine karar verilmiş, davalılar vekili temyiz talebinin reddine dair ek kararları temyiz etmiştir.
1-Davalılar vekilinin, mahkemenin 07/12/2021 tarihli 2.ek kararına yönelik temyizi yönünden;
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Kıyas Yoluyla Uygulanacak Hükümler” başlıklı 366. maddesi ile “(1) Bu Kanunun istinaf yolu ile ilgili 343 ilâ 349 ve 352nci maddeleri hükümleri, temyizde de kıyas yoluyla uygulanır.” düzenlemesine yer verilmiştir. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “İstinaf Dilekçenin Reddi” başlıklı 346. maddesi hükmünde ise; “(1) İstinaf dilekçesi, kanuni süre geçtikten sonra verilir veya kesin olan bir karara ilişkin olursa, kararı veren mahkeme istinaf dilekçinin reddine karar verir ve 344 üncü maddeye göre yatırılan giderden karşılamak suretiyle ret kararını kendiliğinden ilgiliye tebliğ eder. (2) Bu ret kararına karşı tebliği tarihinden itibaren bir hafta içinde istinaf yoluna başvurulabilir.” denilmektedir.
Somut olayda Mahkemenin, temyiz talebinin süreden reddine dair verdiği 15/11/2021 tarihli 1. ek kararının temyiz süresi HMK’nın 346/2. maddesine göre bir hafta olmasına rağmen 15 gün olarak gösterilmiş, karar davalılar vekiline 21/11/2021 tarihinde tebliğ edilmiş ve vekil kararı bir haftalık süreden sonra ancak 15 günlük süre içerisinde temyiz etmiş, ancak mahkeme; 07/12/2021 tarihli 2. ek kararı ile dilekçeyi yine süre yönünden reddetmiştir.
Uyuşmazlık, kanun tarafından tayin edilen temyiz yoluna başvurma süresinin mahkeme kararında hatalı şekilde daha uzun gösterilmesi halinde; kanunda belirtilen süreden sonra ve mahkeme kararında belirtilen süre içinde yapılan temyiz talebinin geçerli olup olmadığına ilişkindir.
Kanun yoluna başvurma süreleri HMK tarafından tayin edilmiştir. HMK’nın 94/1. maddesine göre kanunun belirlediği süreler kesindir. Kanun tarafından belirlenen sürede işlem yapılmadığı takdirde, sürenin kesin ve hak düşürücü olması nedeniyle artık o işlem yapılmayacaktır. HMK’nın 90/1. maddesi gereğince istisnai haller dışında kanunun belirlediği süreleri hakim azaltıp çoğaltamaz. Ancak Anayasanın 40/2. maddesi gereğince “devlet, işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır…” Anayasa hükmünden de anlaşıldığı gibi HMK’nın 345. ve 361. maddelerinde düzenlenen istinaf ve temyiz süreleri hakim tarafından değil, kanun tarafından belirlenmiştir. Hakim kararında bu kanun yollarını ve sürelerini doğru bir şekilde göstermek zorundadır.
Anayasa’nın 36. maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri de mahkemeye erişim hakkıdır. Bu hak da bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığı etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen ya da mahkeme kararını etkisiz hale getiren işlemler mahkemeye erişim hakkının ihlali niteliğindedir. Bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesi bu hususları dikkate alarak, dava açma sürelerinin düzenlenmesinin son derece karışık ve dağınık mevzuatın, aşırı şekilci (katı) yorumunun mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceğini, özellikle başvuru mercii ve süresi doğru gösterilmeyen işlemlerle ilgili davalarda mahkemelerin usul kurallarını yorumlarken mahkemeye erişim hakkını zedeleyecek şekilde katı yorumdan kaçınması gerektiğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi kanun yoluna başvuru süresinin mahkeme kararında hatalı olarak gösterilmesi halinde, bu süreye güvenerek başvuruda bulunan ilgilinin taleplerinin süre yönünden red edilmemesi gerektiği kanaatindedir. (… ve diğerleri hakkında verilen 2013/7002 Başvuru Nolu 11.05.2016 tarihli karar.)
Buna göre, davalılar vekilinin Mahkemenin, temyiz talebinin süreden reddine dair verdiği 15/11/2021 tarihli 1. ek kararını temyizi süresinde yapılmış olup, mahkemenin temyizin süreden reddine dair 07/12/2021 tarihli 2. ek kararı doğru olmamış, bu kararın kaldırılarak, mahkemenin yine temyiz talebinin reddine dair 15/11/2021 tarihli 1. ek kararının incelemesine geçilmiştir.
2-Mahkemenin davanın kabulüne ilişkin kararı temyiz eden davalılar vekiline 15/08/2021 tarihinde tebliğ edilmiş karar 02/09/2021 tarihinde temyiz edilmiştir. Mahkemece; 15/11/2021 tarihli 1. ek karar ile tasarrufun iptali davaları basit yargılamaya tabi olup, adli tatilde sürelerin durdurulması kapsamında olmadığı gerekçesiyle temyiz talebinin süreden reddine karar verilmiştir. İcra ve İflas Kanununun 277 ve izleyen maddelerine göre açılan davaların aynı Yasanın 281. maddesi uyarınca basit yargılama usulüne göre yapılacağı öngörülmüştür. 1086 sayılı HUMK’nun 176/1-11 maddesinde basit yargılamaya tabi davalarda adli tatilde temyiz sürelerinin işleyeceği öngörülmüştür. Ancak 01/11/2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nun 103. maddesinde ise adli tatil içinde görülebilecek davalar sayılmış olup basit yargılama usulüne tabi davaların adli tatilde görülebileceğine dair hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda adli tatil süresince temyiz süresi işlemeyeceğinden davalılar vekilinin vermiş olduğu temyiz dilekçesinin süresinde olduğunun kabulü ile mahkemenin 15/11/2021 tarihli temyiz dilekçesinin reddine dair 1. ek kararının kaldırılmasına karar verilerek davalılar vekilinin mahkemenin esas hakkındaki kararına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine geçilmiştir.
3-Davalılar vekilinin asıl karara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Dava; İİK.nın 277 ve devamı maddeleri uyarınca açılan tasarrufun iptali isteğine ilişkindir.
Bu tür davalar hukuki niteliği itibariyle, dava konusu malın aynına ilişkin olmayıp, şahsi bir davadır. Bunun doğal sonucu olarak da dava ve tasarrufa konu mal, devir alanın mal varlığından çıkartılarak borçlunun mal varlığına iade edilmez. Sadece alacaklıya malın bedelinden alacağını alma imkanı sağlar. İptal davasının amacı, İİK 277. ve devamı maddelerinde öngörüldüğü gibi borçlunun mevcudunu azaltmaya yönelik tasarruflarını iptal ettirmektir. İİK.nun 283. maddesi hükmüne göre iptal davasının konusu taşınmaz mal olduğu takdirde, davalı 3. şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine gerek olmadan bu taşınmazın haciz ve satışı istenebilir. Diğer söyleyişle bu dava alacaklıya borçlunun mal kaçırma amacıyla yaptığı tasarrufla ilgili mal üzerinde alacağın tahsilini sağlama yetkisini verir. Bu yetki de alacak miktarı ile sınırlıdır.
Bu özelliklerin doğal sonucu olarak davanın görülebilirlik şartlarından birisi alacağın varlığı diğer söyleyişle tasarrufta bulunan kişinin borçlu olması, bir diğeri de alacağın aciz vesikasına bağlanmış olmasıdır. Bu özelliği nedeniyle aciz nedenine dayalı tasarrufun iptali davasında davalı 3. kişi aciz belgesine dayanan alacağın gerçekte olmadığını iddia ve ispat edebilir. Çünkü dava şartlarından birisi de tasarrufta bulunan kişinin borçlu olması gereğidir. Eğer tasarrufta bulunanın alacaklıya gerçek bir borcu olmadığı iddia ediliyorsa bu durumda tasarruf sahibinin öncelikle borçlu sıfatı çözümlenmelidir. Bu nedenledir ki 3. kişi davalının borcun gerçek olmadığı iddiası ve muvazaanın varlığı yönündeki savunmasının mahkemece incelenmesi gerekir. Eğer gerçek bir borç yoksa alacak da söz konusu olamayacağından iptal davasının dinlenmesi mümkün olmaz.
Diğer bir yönüyle konu ele alındığında da, İİK. 277. vd maddelerine göre açılan iptal davalarında takip borçlusundan hak iktisap eden 3. kişilerin davacının takip borçlusundan alacaklı olmadığına ilişkin savunmasının araştırılmasında zorunluluk vardır. Aksi takdirde takip alacaklısıyla anlaşarak veya nasıl olsa kendisinin borca batık olması nedeniyle gerekli çabayı göstermeyerek icra takibine itiraz etmeyen, itiraz üzerine durması söz konusu olmayan kambiyo senetlerine dayalı takibe karşı menfi tespit davası açmayan takip borçlusunun bu davranışı karşısında borçludan mal edinen 3. kişilerin yargı eliyle zarara uğratılması söz konusu olur ki bunun kabulüne olanak yoktur. Hatta tasarrufta bulunurken borçlu olmayan kötü niyetli kişilerin malvarlığındaki bir unsuru iyi niyetli 3. kişilere devrettikten sonra hileli işbirliği halinde olduğu kimselere eski tarihli borç senedi vererek elinden çıkardığı malları iptal davası yoluyla dolaylı olarak geri alması dahi imkan dahiline sokulabilir. Elbette ki bunlar yasaca amaçlanan durumlar değildir. Tasarrufun iptali davalarında alacaklıya alacağını tahsil olanağı sağlanırken bu alacaklının alacağının şeklen varlığının değil, gerçekliğinin amaçlandığını göz ardı etmemek gerekir.
Somut olayda davalılar vekili; davacı ile diğer davalı şirket arasında muvazaalı işlem olduğunu, davacı ile davalı şirket arasında gerçek bir alacak verecek ilişkisinin bulunmadığını, davacının alacağına ilişkin senedin muvazaalı şekilde düzenlendiğini, bu senette borçlu olarak davalı şirketin, alacaklı olarak ise davacı …’in yer aldığını, davalı şirketin eski yetkililerinden …’in 21/11/2012 tarihine kadar şirket ortağı olduğunu ve 21/11/2012 tarihinde ortaklıktan çıktığını, takibe konu senedin ise düzenlenme tarihinin ortaklık dönemine denk getirildiğini, alacaklı olarak gösterilen …’in ise …’in kayınbiraderi olduğunu, …’in ortaklıktan çıktıktan sonra, ortaklık dönemine ilişkin imza yetkisini kullanarak, tasarruf konusu taşınmazı geri alabilmek için şirketi kayınbiraderine muvazaalı olarak borçlandırdığını, davacının gerçekte bir alacağının olmadığını savunmuştur. Bu konuyla ilgili olarak yapılan şikayet neticesinde Akşehir Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2015/117 esas sayılı dosyasından tacir veya şirket yöneticileri ile kooperatif yöneticilerinin dolandırıcılığı ve resmi belgede sahtecilikten dolayı açılan ceza davasında, davacı tarafından davalı şirkete senet karşılığı olarak bir para verilip verilmediğine dair ticari defterlerde inceleme yapan 18/05/2016 tarihli bilirkişi raporunda da; sanık(davacı) …’e verilen 15/02/2012 tarihli 200.000.000 TL borç senedinin sanık … tarafından düzenlendiği ve imzalandığı, şirketin 2011 yılı defterleri üzerinde yapılan incelemede, 2010 ve 2011 yılları bilançolarında 2010 yılı satıcılar hesabında 215.912,11 TL, 2011 yılı satıcılar hesabında 543.318,19 TL borçların kayıtlı olduğu, ancak alacaklıların belli olmadığı gibi sanık(davacı) …’in 2011 yılında şirkete borç para verdiğine ve şirketten alacaklı olduğuna dair bilgi ve kayda da rastlanılmadığı belirtilmiş olup, davacı … takip konusu senette alacaklı konumunda olup, davalı şirketi borçlandıran yetkilisinin ise … olmasına rağmen davacı … tarafından yapılan icra takip dosyasında yatırılması gereken harcın aslında borçlu olan … tarafından yatırılmış olması da hayatın olağan akışına aykırıdır. Bu durumda mahkemece; alacağın taraflarca her zaman düzenlenebilecek nitelikte olan bir bono olduğu ve yukarıda sözü edilen tüm maddi ve hukuki olguların dikkate alınması sonucunda davacı ve davalı şirket arasında gerçek bir borç-alacak ilişkisinin olmadığı sonucuna varılarak davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.
Kabule göre de; İptal davaları borçlu ile hukuki muamelede bulunan kişiler ve bunların mirasçıları aleyhine açılır. Malın üçüncü kişinin elinden çıkmış olması halinde ise dava, kişinin elden çıkardığı mallar yerine geçen değere taalluk ediyorsa 3. kişinin bu değerler nispetinde, davacının alacağından fazla olmamak üzere nakden tazmine mahkum edilmesi gerekir. Bu halde 3. kişinin sorumlu olduğu miktar, elden çıkarılan malın tasarruf tarihindeki gerçek değeridir. Başka bir deyişle 3. kişi tasarrufa konu malın elden çıkarıldığı tarihteki gerçek değeri oranında ve alacak miktarı ile sınırlı olarak tazminatla sorumlu tutulmalıdır.
Somut olayda; dava konusu edilen taşınmaz 12/02/2014 tarihinde davalı borçlu şirket tarafından davalı 3. kişi …’e, Şerife tarafından da 03/02/2017 tarihinde dava dışı 4.kişi Mustafa Sırça’ya devredilmiş olup, davanın kabulü halinde İİK’nın 283/2 maddesi uyarınca bedele dönüşen davada davalı 3. kişi …’in davacının alacak ve ferileriyle sınırlı olmak üzere dava konusu taşınmazı elinden çıkardığı tarihteki gerçek değeri oranında bedelle sorumlu tutulması gerekirken zaten alacağın tahsili için açılan davada borçlu şirketin mükerrer borç ödeme külfeti yüklenerek tazminattan sorumlu tutulması da doğru değildir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin temyizin süreden reddine dair 07/12/2021 tarihli 2. ek karara yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile 07/12/2021 tarihli 2. ek kararın KALDIRILMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin temyizin süreden reddine dair 15/11/2021 tarihli 1. ek karara yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile 15/11/2021 tarihli 1. ek kararın KALDIRILMASINA, (3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalılara geri verilmesine 03.10.2022 gününde oybirliğiyle karar verildi.