YARGITAY KARARI
DAİRE : 4. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2022/7583
KARAR NO : 2022/12780
KARAR TARİHİ : 24.10.2022
MAHKEMESİ : Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
İLK DERECE MAHKEMESİ : Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı … vekili Av. … tarafından davalılar … ve ….Sağlık Yatırımları A.Ş. aleyhine 11.07.2019 gününde verilen dilekçe ile kurum zararı nedeniyle alacak istenmesi üzerine İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonunda; davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddine dair verilen 17.12.2019 günlü karara karşı davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine yapılan incelemede; istinaf başvurusunun HMK 353/1-b.1 gereğince esastan reddine dair Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince verilen 03.03.2022 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hâkimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
K A R A R
Davacı Üniversite vekili dava dilekçesi ve cevaba cevap dilekçesinde; üniversitenin 2017 yılı hesaplarının Sayıştay Başkanlığı denetçileri tarafından denetimi sonucu hazırlanan raporda üniversite hastanesinde çalışmakta olan bazı öğretim üyelerinin, üniversite ile herhangi bir kurumsal sözleşme imzalanmadığı halde özel sağlık kurumlarında çalışmaya devam ettiklerini, 6515 sayılı Kanun ile değişik 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 36. maddesi ve 58. maddeye eklenen (h) ve (ı) bentleri uyarınca öğretim üyelerinin anlaşma yapılması şartıyla vakıf veya özel sağlık kuruluşlarında çalışabileceklerini, Sayıştay denetim raporunun sadece 2017 yılı için döner sermaye işletmesinin mahrum kaldığı gelir miktarını minimum miktarda hesapladığını, davalı hekimin de kurumsal sözleşme olmadan diğer davalı olan özel hastanede mesai dışı çalıştığını, bu çalışma karşılığı Temmuz 2013-2018 yılları arasında yıllık minimum sözleşme tutarı 647.699,52 TL nin döner sermaye işletmesine yatırılması gerektiğini, ancak davalı özel hastanenin bu tutarı döner sermaye işletmesine yatırması gerekirken 2547 sayılı Kanuna aykırı bir şekilde hekime verdiğini, davalılara ihtar çekilerek kurumsal sözleşme ücretinin yatırılması gerektiğinin ihtar edildiğini, davalı hastanenin cevabi yazısında belirtilen genelgenin mevzuat hiyerarşisi gereği kanun üzerinde olmadığını, 2547 sayılı Kanunun 36. maddesinin 7. fıkrası gereğince kurumsal sözleşmenin taraflarının döner sermaye işletme müdürlüğü ile özel sağlık kuruluşu olduğunu, bu sebeple davalı hekim kadar kurumsal sözleşme olmadan davalı özel sağlık kuruluşunun hekim çalıştırdığını, ücretin döner sermaye işletmesi hesabına aktarılması gerektiğini, Temmuz 2013 ve Temmuz 2018 yılları arasında (bu yıllar dahil) davalı özel hastanenin davalı öğretim üyesine ne kadar ücret ödediğinin bilinmemesi, bir başka deyişle davalılar arasında akdedilen anlaşma tutarının müvekkilince bilinmemesi, ayrıca kurumsal sözleşme yapılmamış olması sebebiyle maaş, ek ders ve araştırma ve uygulama hastanesinden alınan mesai içi katkı payları ile özel sağlık kurumundan elde edilen gelirin matrah birleştirmesi yapılamadığından genel bütçe gelirinin de eksik kesildiği nazara alındığında gerçekte kamu zararının ne kadar olduğunun bilinmemesi nedeniyle belirsiz alacak davası açıldığını, bu nedenle yargılama sürecinde dava değerini artırma haklarını saklı tuttuklarını, davalı hekim aleyhine başlattıkları icra takibine vaki itiraz üzerine itirazın iptali davası açma yerine alacak davası açtıklarını belirterek, davalıların kurumsal sözleşme yapmamaları nedeniyle mahrum kalınan gelirin karşılanması amacıyla şimdilik 100,00 TL kamu zararının, meydana geldiği tarihten itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir.
Davalılar vekilleri, davanın belirsiz alacak davasına konu edilemeyeceğinden hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddi gerektiğini savunmuşlardır.
İlk Derece Mahkemesince; şartları bulunmadığı halde dava dilekçesine davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan reddi gerektiği, zira alacağın belirlenebilmesi mümkün iken böyle bir davanın açılmasına Kanun’un izin vermediği, hukuki yararın sonradan tamamlanacak nitelikte olmadığı, Sayıştay tarafından hazırlanan 2017 yılı denetim raporunda oluşan zararın 647.699,52 TL olarak belirlendiği, davacının aynı alacağa ilişkin olarak davalı hekim aleyhine icra takibi başlattığı, davalının itirazı üzerine takibin durduğu, davacının Sayıştay tarafından belirlenen miktar üzerinden değil 100,00 TL üzerinden dava açtığı, davacının dava açarken uğradığı zararı tam olarak bilmekte olduğundan, HMK’nın 107. maddesi uyarınca belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli şartların taşımaması gerekçesiyle, davanın hukuki yarar yokluğundan usulden reddine karar verilmiş; kararın davacı vekilince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince; davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK’nın 353/1-b.1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiş; hüküm, bu kez davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Dava, davacı üniversite ile davalı hastane arasında kurumsal sözleşme olmamasına rağmen davacı üniversitede öğretim üyesi olan davalı hekimin diğer davalı özel sağlık kuruluşunda çalışması nedeniyle, kamu zararı doğduğu iddiası ile kurumsal sözleşme ücretinin tahsili talebine ilişkindir.
Belirsiz alacak davası başlıklı; 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle değişik 6100 sayılı HMK’nın 107. ve 109. maddeleri aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
“MADDE 107– (1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
(2) (Değişik:22.07.2020-7251/7 md.) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır.
(3) (Mülga:22.07.2020-7251/7 md.)
Kısmi dava
MADDE 109- (1) Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir.
(2) (Mülga: 01.04.2015-6644/4 md.)
(3) Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.”
Dava konusu olaya emsal olacak nitelikteki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2019/17-853 Esas 2020/907 Karar sayılı 17.11.2020 tarihli kararı incelendiğinde özetle;
“Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır. Bu kriterler, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin; 1-Davacının kendisinden beklenememesi, 2-Bunun olanaksız olması, 3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir. Kural olarak kişinin alacağını belirleyebilmesi için aynı zamanda belgeye bağlama yetkisinin olması veya bu konuda belge düzenlenip kendisine verilmesi gerekir.
Alacağın yalnızca bir bölümü için açılan davaya kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya, kısmi dava denir. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu anlaşılıyor ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” şeklinde bir ifadeye yer verilmiş ise, bu husus, davanın kısmi dava olarak kabulü için yeterli sayılmaktadır (Pekcanıtez, H.: Medeni Usul Hukuku, C. II, 15. baskı, İstanbul 2017, s. 1000).
Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemede bir davanın açılabilmesi için, davacının bu davayı açmakta ve mahkemeden hukuksal korunma istemekte bir çıkarının bulunması gerektiğine ilişkin ilke anlamına gelir. Davacının davayı açtığı tarih itibariyle dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalıdır. 6100 sayılı Kanun’un sözü edilen maddesinin gerekçesinde de “…Maddenin birinci fıkrasının (h) bendinde ise davacının dava açmakta hukukî yararının bulunmasının bir dava şartı olduğu hususu açıkça vurgulanmıştır. Burada sözü edilen hukukî yarardan maksat, davacının sübjektif hakkına hukukî korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâli hazırda hukuken korunmaya değer bir yararının bulunmasıdır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için, hâli hazırda mahkeme kararına muhtaç bir konumda değilse onun hukukî yararının bulunduğundan söz etmek mümkün değildir…” yönünde açıklamalar yer verilmiştir. Öte yandan bu yararın “hukuki ve meşru”, “doğrudan ve kişisel”, “doğmuş ve güncel” olması da gerekir (Hanağası, E.: Davada Menfaat, Ankara 2009, s.135).
Hukuki yarar dava şartlarından olup 6100 sayılı HMK’nın 114. maddesine göre, davacının dava açmakta hukuken korunmaya değer bir yararının bulunması gerekir. Bu şart, dava konusuna ilişkin genel dava şartlarından biri olup, davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve esas hakkında hüküm verilebilmesi için varlığı gerekli olduğundan, olumlu dava şartları arasında sayılmaktadır.
Dava çeşitleri HMK’nın 105 vd. maddelerde düzenlenmiştir. Bir davanın hangi dava çeşidini oluşturduğu davacının talep sonucunun hangi dava türü tanımına uyduğuna göre belirlenebilir. Davacı dava dilekçesinde dava türünü inşai dava olarak yazsa bile bir miktar alacağın tahsili talebinde bulunmuş ise bu eda davası olup hâkim bu kapsamda karar vermek zorundadır. Bu nedenle eda davası açılması gerekirken inşai dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilemez. Hukuki yararı belirleyen davacının gösterdiği dava türü değil, karar verilmesi istenen talep sonucudur. Nasıl ki dava dilekçesinde hiç gösterilmemiş veya yanlış gösterilmiş olsa bile HMK’nın 33. maddesi kapsamında doğru hukuki sebebi bulmak ve uygulamak hâkimin görevi ise HMK’nın 32. maddesi çerçevesinde yargılamayı sevk ve idare ile dava türü tanımlarına ve talep sonucuna göre dava türünü doğru belirleyip buna göre yargılamayı sürdürüp davayı sonuçlandırmak da hâkimin görevidir. Bu konuda hâkim, davacının dilekçesinde yaptığı isimlendirmeyle bağlı olmaksızın açılan davanın, eda davası, tespit davası, belirsiz alacak ve tespit davası, inşai dava, kısmi dava, terditli dava, seçimlik dava ve topluluk davası çeşitlerinden hangisi olduğunu belirleyerek yargılamayı sürdürüp davayı sonuçlandıracaktır.
Bir davadaki talep sonucu bazı kısımları itibarıyla birden fazla dava türü tanımıyla ilgili, çakışan yani benzer unsurlar içeriyor olabilir. Bu gibi durumlarda hâkim davayı aydınlatma ödevi kapsamında davacıdan açıklama isteyerek doğru dava türünü belirleyebilecektir. Tüm bu nedenlerle davacı dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olduğundan söz etmiş olsa bile belirsiz alacak davası unsurları bulunmuyorsa bu davanın açılmasında hukuki yarar olmadığından söz edilemeyecek alacağın istenmesinde hukuki yarar olduğundan mevcut unsurları itibarıyla kısmi dava açılmış olduğu kabul edilerek davacının talep sonucu hakkında karar verilebilecektir.
Alacak belirli olmasına rağmen belirsiz alacak davasına konu edilmesi durumunda ise; şartları bulunmamasına başka bir anlatımla talep edilecek alacak miktarının davanın açıldığı anda tam ve kesin bir biçimde belirlenmesinin mümkün olmasına rağmen belirsiz alacak davası şeklinde açılan dava, hukuki yarar, yani dava şartı yokluğu nedeni ile usulden hemen reddedilmemelidir. Zira bir miktar belirtilmek sureti ile açılan belirsiz alacak davası da alacak ister belirli ister belirsiz olsun bir eda davasıdır ve eda davalarında hukuki yarar var kabul edilir. Öte yandan davacının dava açmaktan başka bir yolla alacağına kavuşması mümkün olmayıp bir mahkeme kararına muhtaç ise dava açmakta hukuki yararının bulunduğu tartışmasızdır. Başka bir anlatımla alacağın belirli veya belirsiz olması başlangıçta var olan hukuki yararı ortadan kaldırmaz.
Bu durumda dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek alacak tutarı konumunda olup kısmi davanın koşulları yoksa davacının tam eda davası açtığı kabul edilmelidir. Ancak dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek toplam alacak miktarı kadar değilse ve kısmî davanın koşulları da bulunmuyorsa, bu durumda mahkemece alacak miktarını netleştirmesi ve bildireceği dava değerine göre eksik harcı tamamlaması için davacıya HMK’nın 119. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bir haftalık kesin süre verilmeli ve verilen kesin süre içinde belirtilen eksikliğin tamamlanması hâlinde davaya tam eda davası olarak devam edilmeli, aksi durumda ise davanın usulden reddine karar verilmelidir.
Buna karşılık, dava dilekçesinde asgari bir tutar gösterilmiş olup bunun, alacağın belirli bir kesimi olduğu anlaşılmakla birlikte, açılan davanın belirsiz alacak davası mı; yoksa kısmi dava mı olduğu hususunda açıklık bulunmuyorsa hâkim, taleple bağlı olduğu için (HMK m. 26) öncelikle, HMK’nın 119. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, davacı tarafa bir haftalık kesin bir süre vermeli ve onun beyanı doğrultusunda açılmış olan davanın belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunu belirlemelidir. Bu da esasen hâkimin davayı aydınlatma ödevi kapsamındadır. Davacı verilen bir haftalık kesin süre içinde davanın belirsiz alacak davası olduğunu beyan etmiş ve belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli koşullar mevcut ise, dava belirsiz alacak davası olarak görülüp sonuçlandırılmalıdır. Belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli şartlar bulunmakla birlikte davacı açmış olduğu davanın kısmi dava olduğunu belirtmiş ise, bu hâlde mahkeme davayı, kısmi dava olarak kabul edip yargılamayı sürdürmelidir. Üçüncü bir ihtimal olarak davacı davasının belirsiz alacak davası olduğunu mahkemeye bildirmiş olmakla birlikte belirsiz alacak davasının koşulları bulunmuyor ve fakat kısmi dava açılabilmesi mümkün ise, bu durumda, mahkemece, açılmış olan dava, doğrudan bir ara kararıyla bir kısmi dava olarak nitelendirilmek suretiyle görülüp karara bağlanmalıdır.” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin konuya ilişkin 25.05.2022 tarihli ve 2022/2159 Esas, 2022/5064 Karar numaralı ilamı da aynı yöndedir)
Yine konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi (İsmail Avcı Başvurusu, Başvuru numarası: 2019/12190, karar tarihi 22.02.2022) kararında Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yukarıda özetlenen kararına da yer verilerek, adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı yönünden yapılan değerlendirmede özetle;
“Kuşkusuz belirsiz alacak davasının açılma şartlarının katı olması sebebiyle bu koşulları sağlamayan alacağın belirsiz alacak davasına konu edilmesinin usul hukuku bakımından mümkün olmadığı söylenebilir. Ancak belirlenemezlik şartını taşımayan bir alacağın belirsiz alacak davasına konu edilemeyecek olması ile hukuki yarar meselesi farklı şeylerdir. İlki dava dilekçesinin usul hükümlerine uygun olarak düzenlenmesiyle ilgiliyken, ikincisi daha çok davanın sonucundan elde edilecek menfaatle ilgilidir. Hukuki yararın varlığı davada verilecek muhtemel hükmün davacının hukuk alemine olumlu manada bir katkı sağlayıp sağlamayacağıyla test edilir. Belirlenebilir olan alacakların da ödenmesine hükmedilmesinde alacaklının hukuki yararının bulunduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Belirlenebilir bir alacağın usul kurallarına uygun olmayan bir yöntemle açılması usul hukukuna aykırı olsa da bu durum alacağın hüküm altına alınmasında alacaklının menfaatinin bulunduğu hakikatini değiştirmez.
6100 sayılı Kanun’un 119. maddesinde dava dilekçesinde talep sonucunun eksik olması halinde hakimin davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre vereceği hükme bağlanmıştır. Yine aynı Kanunun 115. maddesinin (2) nolu fıkrasında dava şartı noksanlığının giderilmesinin mümkün olması durumunda bunun tamamlanması için kesin süre verileceği ve bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davanın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedileceği belirtilmiştir. 6100 sayılı Kanun’un 31. maddesinde de hakimin belirsiz veya çelişik gördüğü hususları açıklatma yetkisini haiz olduğu ifade edilmiştir.
Belirtilen hükümlerin usulüne aykırı olarak düzenlenen dava dilekçelerinin usulüne uygun hale getirilmesi için hakime güçlü yetkiler verdiği görülmüştür. Hakime bu yetkilerin tanınmasının amacı, davacının maddi hakkının birtakım şekil eksiklikleri sebebiyle usule feda edilmesinin önlenmesi ve bu suretle Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkından yararlanmasının sağlanmasıdır. Dolayısıyla hatalı olarak belirsiz alacak davası biçiminde açıldığının düşünülmesi halinde, davanın genel eda davası olduğu kabul edilerek, başvurucunun talep sonucunu netleştirmesi için başvuruya süre verilmesinin davanın usulden reddi biçimindeki ağır bir müdahaleden kaçılmasını sağlayacak bir araç olduğu görülmektedir. Daire, belirsiz alacak davasında talebin açık olması sebebiyle 119. madde uyarınca süre verilemeyeceğini kabul etmiş ise de, davanın genel eda davası olarak kabulü halinde talep sonucunun eksik hale geleceği açıktır. Yöntemince düzenlenmediği kabul edilen bir dava dilekçesinin düzeltilmesi ve yöntemine uygun hale getirilmesi için süre verilmesi, başvurucunun mahkemeye erişim hakkından yararlanmasını güvence altına alacaktır.
Kanun koyucunun davacıların mahkemeye erişim hakkından yararlanmalarının kolaylaştırılması amacıyla getirdiği belirsiz alacak davası açma imkanı, somut olayda Dairenin katı yorumu sebebiyle davacı aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Başvurucu sırf dava dilekçesinde davasının belirsiz alacak davası olduğunu belirtmiş olması sebebiyle medeni hakkıyla ilgili bir uyuşmazlığını mahkeme öne sürme hakkından mahrum kalmıştır. Başvurucunun hatalı olarak belirsiz alacak davası açmış olması sadece belirsiz alacak davasıyla getirilen avantajlardan yararlanamaması sonucunu doğurmamış, genel eda davasıyla elde edebileceği hakları yitirmesine de yol açmıştır.
Mahkemeye erişim yönünden ek avantajlar sağlayan bir davanın koşullarının oluşmamış olmasının bu ek avantajların izalesiyle sınırlı bir etki doğurması makul karşılanabilir. Böyle bir durumda kişinin bu ek imkanlardan yararlandırılmaması sonucunu doğuracak bir aracın seçilmesinin kişiye ağır bir külfet yüklemediği değerlendirmesi yapılabilir. Ne var ki koşulları oluşmadan belirsiz alacak davası açıldığı gerekçesiyle kişinin belirsiz alacak davasıyla getirilen avantajlardan yararlanamamasının ötesinde, mahrumiyetlerle karşılaşmasına yol açacak müdahaleler, son çare olarak kabul edilemez.
Sonuç olarak, başvurucunun, şartları oluşmadan açtığı belirsiz alacak davasının dava şartı yokluğundan reddedilmesinin – usul hukukundaki imkanlar gözetildiğinde- başvurulabilecek son çare olmadığı değerlendirilmiştir. Davanın hukuki yarar yokluğundan reddi suretiyle mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalede, medeni hakla ilgili uyuşmazlığın karara bağlanması yönünden en etkili olan davanın açılmasını sağlama amacına ulaşılması için daha hafif müdahale teşkil eden aracın seçilmesi yerine, mahkemeye erişimini imkansız kılan ağır bir aracın tercih edilmesinin gereklilik şartına uygun olmadığı ve davayı ayakta tutacak diğer imkanlar denenmeden davanın dava şartı yokluğundan reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.”
Yukarıda açıklanan ve emsal nitelikteki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Anayasa Mahkemesi kararları da somut uyuşmazlık açısından değerlendirildiğinde; davacının davasını açmakta hukuki yararı olduğu tartışmasızdır. Hal böyle olunca hukuki yarar yokluğundan yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, açıklanan nedenlerle bölge adliye mahkemesi kararı kaldırılarak ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının HMK’nın 373/1. maddesi gereğince kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi kararının HMK’nın 371. maddesi uyarınca davacı yararına BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 24.10.2022 gününde oy birliğiyle karar verildi.