Yargıtay Kararı 5. Hukuk Dairesi 2022/13034 E. 2022/18808 K. 20.12.2022 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 5. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2022/13034
KARAR NO : 2022/18808
KARAR TARİHİ : 20.12.2022

MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi

İLK DERECE
MAHKEMESİ : İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki davanın yapılan yargılaması sonunda; ilk derece mahkemesince verilen kararın istinaf incelemesi üzerine bölge adliye mahkemesinin yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmünün Yargıtayca incelenmesi davalı Hazine vekilince istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup uyuşmazlık anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü;
– K A R A R –

Dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı TMK’nın 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir.
İlk derece mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karara karşı, davalı Hazine vekili tarafından yapılan istinaf başvurusunun   İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesince esastan reddine karar verilmiş olup; hüküm, davalı Hazine vekilince temyiz edilmiştir.
Aşağıda açıklanan gerekçelerle İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin esastan ret kararı kaldırıldıktan sonra, İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2019/134 Esas, 2019/532 Karar sayılı kararının incelenmesinde;
Dosyada bulunan bilgi ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; dava konusu İzmir İli, Balçova İlçesi, İnciraltı Mahallesi 2280 ada 45 parsel sayılı, 8220 m² yüzölçümlü, bir adet tek katlı narenciye işletme fabrikası olan tarla vasıflı taşınmazın … ve… adlarına tapuda kayıtlı iken, Hazine tarafından taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığından bahisle tapu iptal tescil davası açıldığı, dava devam ederken davacı şirketin taşınmazı 21.06.2011 tarihinde satın aldığı, bozma sonrası yargılamaya davalı sıfatı ile dahil olduğu, dava sonucunda İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/84 Esas, 2014/184 Karar sayılı ilamı ile taşınmazın 3748,00 m² kısmının tapusunun iptali ile kıyı kenar çizgisi içinde kaldığından bahisle tescil dışı bırakılmasına karar verildiği, kararın temyiz incelemesinden geçerek 08.09.2015 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın 06.10.2015 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açıldığı anlaşılmıştır.
4721 sayılı TMK’nın “Sorumluluk” kenar başlığını taşıyan 1007 nci maddesinde “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder” hükmü yer almakta olup, burada Devletin sorumluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Sicil tutma işleminden kaynaklanan uyuşmazlıklarda Borçlar Kanunu’nun haksız fiile ilişkin kurallarının da uygulanacağı kuşkusuzdur. Anılan madde uyarınca devletin sorumluluğu için tapu görevlilerinin görevleriyle ilgili bir eylemleri olmalı; bir zarar bulunmalı; zarar doğuran eylem hukuka aykırı olmalı ve zararla eylem arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Kusursuz sorumluluk şeklinde düzenlenen devletin sorumluluğu, ancak zarar ile uygun nedensellik bağının kesildiğinin kanıtlanması durumunda ortadan kalkacaktır. Yani zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusurunun veya mücbir sebep halleri gibi illiyet bağını kesen bir durumun varlığının kanıtlanması halinde sorumluluktan kurtulunabilecektir (Tekinay S., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Cilt 1, 1985 İst., Sayfa 764 vd; Kartal B., Noterlerin Hukuki Sorumluluğu ve Kusursuz Sorumluluk, Yargıtay Dergisi, Cilt 24, Sayı 3, Sayfa 340 vd).
Somut olayda; davacı dava konusu taşınmazı davalı olduğu bir süreçte satın almıştır. Tapu iptal davası içindeki belgelerden; davacı şirket ile taşınmazı satın aldığı kişilerin soyadları hasabiyle malik/yönetici vb sıfatlarla bağlantılı olma ihitmalleri olan Türkmenoğlu Dış Ticaret ve Uluslararası Nakliyat Ltd Şti. Arasında İzmir 3. Noterliğinin 16.06.2011 tarih, 08258 yevmiye ve 49504 sözleşme numaralı finansal kiralama sözleşmesinin dava konusu taşınmaza ilişkin olduğu; bu sözleşme dayanak alınarak Garanti Finansal Kiralama AŞ tarafından Beşiktaş Noterliğinin 01.03.2013 tarih ve 07064 yevmiye numaralı vekaletnamesi ile adı geçen şirkete dava konusu taşınmazla ilgili her türlü işlemi-kıyı kenar çizgisinde kalmasından bahisli dava süreçleri ile ilgili işlem de yapabilmesi için vekaletname verildiği; dava konusu taşınmazın davacı şirketçe edinim tarihinin 21.06.2011; tapu iptal tescil davasına Garanti Finansal AŞ’nin taraf olarak dahil olması için tebligatın şirkete tebliğ tarihinin ise 16.04.2013 olduğu; finansal kiralama sözleşme tarihinin tapuda taşınmazın davacı tarafından satın alınmasından önce; yine davacı şirketin verdiği vekaletnamenin tarihinin de Hazinenin açtığı, tapu iptal davasından resmi olarak haberdar edilmesine ilişkin tebligat tarihinden önce olduğu anlaşılmıştır.
Bu durumda; yukarıda zikredilen finansal kiralama sözleşmesi, getirtilip, finansal kiralama sözleşmesi tarafı olan Türkmenoğlu Dış Ticaret ve Uluslararası Nakliyat Ltd Şti. ile davacıya dava konusu taşınmazı satan … ve… arasında bağlantı olup olmadığı araştırılıp, bulunduğunun anlaşılması halinde 4721 sayılı TMK’nın 1020 nci maddesinin: ” Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfaların ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez. ” hükmü de nazara alındığında dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisinde kaldığı bilinerek taşınmazı devir alan davacının iyi niyetli olduğundan ve TMK’nın 2 nci maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hal böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağınını varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından, bu durumda TMK’nın 1007. maddesi anlamında tazminat şartlarının oluşmayacağı gözetilmeden yazılı şekilde eksik inceleme ile davanın kabulüne karar verilmesi,
Doğru görülmemiştir.
Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün yukarıda açıklanan gerekçelerle BOZULMASINA, HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca kararın bir örneğinin İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesine GÖNDERİLMESİNE, 20.12.2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

MUHALEFET ŞERHİ

Dava tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulü yönünde verilen kararın, davacının taşınmazını kıyı kenar çizgisinde kaldığından bahisle açılan dava sırasında satın aldığı gözetilerek bu hususta araştırma yapıldıktan sonra satıcı ile davacı arasında bağlantının tespiti durumunda kötüniyetli sayılarak davanın reddine karar verilmesi gerektiği yönündeki Dairenin çoğunluk görüşüne katılmamaktayım. Şöyle ki;
Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesinde, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devletin sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır. Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunun, nitelik itibarıyla kusursuz sorumluluk olduğu hususu gerek doktrinde gerekse Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanıksız olarak tutulmuş olan kayıtlar nedeniyle doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan, tapu kütüğünün oluşumu aşamalarında kadastro işlemleri ile tapu işlemlerinin bir bütün oluşturduğu kuşkusuzdur.
TMK’nın 1007. maddesinde kabul edilip sorumluluğun doğabilmesi için ilk şart, Tapu Sicil Tüzüğü’nün 7. maddesinde sayılan ana ve yardımcı sicillerin Devlet tarafından tutulması için gerekli bir eylem veya işlemin bulunmasıdır. Bildirim yükümlülükleri, sicilin tutulmasına ilişkin araçların korunması, saklanması, kayıtların yazımından önce gerekli araştırmaların yapılması, siciller ile ilgili örneklerin ilgilisine verilmesi, sicildeki bilgilerin eksik ya da yanlış ve eksik çıkartılması gibi hususlar da tapu sicilinin tutulması kavramı içine girmektedir. Devletin sorumluluğundan sözedebilmek için bu kayıtların tutulması sırasında bir hatanın mevcut olması veya gerçeğe aykırı bir sicilin tutulmuş olması gerekir.
Tapu sicilinin tutulması nedeniyle Devletin sorumlu tutulmasının ikinci şartı bir zararın oluşmuş olmasıdır. Zarar tehlikesi var olmakla birlikte henüz zarar doğmamış ve başka türlü zararın önlenmesi imkanı var ise, ayni hakkını kaybeden veya ayni hakkı sınırlandırılan kişi, tapu kaydının düzeltilmesi davası ile ya da tapu memurunun bir işlemi ile hakkına kavuşabilecekse, zararın doğduğundan söz edilemez. Zararın varlığının kesin olarak anlaşıldığı hallerde Devletin sorumluluğundan söz edilebilecektir.
Yerleşmiş Yargıtay ugulamalarında; kesinleşmiş orman sınırları ya da kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi içinde kalan taşınmazların tapu kaydı henüz iptal edilmemiş bile olsa, zararın doğduğu ve tapu sicilinin yolsuz oluşturulduğu benimsenmekte olup eldeki davada tapu kaydı iptal dahi edilmiştir.
TMK. Md 1007′ ye göre Devletin sorumluluğunun doğabilmesi için meydana gelen zarar ile, tapu sicilinin tutulması arasında illiyet bağının bulunması, ayrıca zarar görenin bu illiyet bağını kesecek derecede bir kusurunun bulunmaması gerekir. Eğer zarar görenin bir kusuru var ve bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise, Devletin sorumluluğundan söz edilemeyecektir.
Bu nedenle davacının taşınmazını kıyı kenar çizgisi içinde kaldığından bahisle açılan tapu iptal ve tescil davasına rağmen taşınmazı satın almış olmasında davacıya bir kusur yüklenebilecek mi, davacı kötü niyetli sayılabilecek mi, davacı kötü niyetli sayılacak ise, bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta mıdır sorularının cevabı önem taşımaktadır.
Tapu sicilinin tutulmasından doğan Devletin sorumluluğu bir kusursuz sorumluluk hali olduğundan, sorumluluğun ortadan kalkması için illiyet bağının kesildiğinin kanıtlanması gerekir. Burada zararın doğduğu anın tespiti illiyet bağının kesilip kesilmemesi yönünden önem arz etmektedir. Zira davacının tapu kaydındaki “kıyı kenar çizgisi” şerhini veya davasını görerek ve bilerek taşınmazı satın almış olmasının zararın oluşumuna katkısının bulunup bulunmaması, devletin sorumluluğunun tespiti açısından önemlidir. Bir taşınmazın orman tahdidi ya da kıyı kenar çizgisi içinde kalmış olması ve bu hususların kesinleşmesi ile birlikte talep hakkının doğduğu kabul edilmektedir. Bu sınırlar içinde kalan tapunun iptal edilmiş olması şartı aranmamaktadır. Yani zarar Devletin tapu verdiği bir taşınmazın orman sınırları ya da kıyı kenar çizgisi sınırlarına alınmasıyla doğmuş olmaktadır. Zarar doğduktan sonra bu tür bir taşınmazı satın alan davacının zararın doğumunda bir katkısının olduğundan söz edilemez. Zira davacı taşınmazı satın almadan evvel zarar oluşmuştur.
Önceki malikin talep hakkının bulunmadığı bir durumda yeni malik talep hakkı elde edecek olsa ve devir sırf bu amaçla yapılmış olsaydı, davacının eyleminin illiyet bağının kesilmesine neden olduğu kabul edilebilirdi. Zira burada zarar görenin bu eylemi zararın meydana gelmesinin sebebi olarak ortaya çıkmış olacaktı. Zarar görenin eyleminin zararın ortaya çıkmasının bir sebebi halini almadığı durumlarda illiyet bağının kesildiğinden söz edilemez. Çünkü zarar ve sorumluluk zaten doğmuştur.
Mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve yasalarla iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri ile kabul edilmiş temel haklardandır. (Anayasa md. 35/1 AİHS ek protokol 1-1) Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesinde de bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi olarak belirtilmiş, malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebileceği hüküm altına alınmıştır. Bütün bunların yanında mülkiyet hakkı kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabilir ya da tamamen kaldırılabilir. Ancak bu sınırlandırma ya da kaldırma gerçekleştirilirken T.C. Anayasa’sının 90/5. maddesi ile iç hukukun üstünde sayılan AİHS hükümleri gereğince AİHM tarafından oluşturulan 30/05/2006 tarih ve 1262/02 sayılı kararda ifade edildiği üzere “…bir kişiyi mülkünden yoksun bırakan bir önlemin…” “…kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği…” bu önlem alınırken “başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir denge olması gerektiği…” kişinin “…kişisel ve haddinden fazla yük taşımak zorunda kalması halinde gerekli dengenin kurulamayacağı açıktır. Bir başka ifadeyle kamu yararı mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin menfaati arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır.
Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının yukarıda ifade edildiği gibi hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, devletin, verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek, hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi, kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır.
Somut olayda davacı kıyı kenar çizgisinde bulunan taşınmazı açılan dava sırasında satın almış ve eldeki davayı açmış, mahkemece dava kabul edilmiştir. Yukarıda açıklamış olduğum nedenlerden dolayı davanın kabulünün doğru olduğunu düşündüğümden, mahkeme kararının onanması gerektiği görüşündeyim.