Yargıtay Kararı 7. Hukuk Dairesi 2021/3427 E. 2021/2018 K. 18.10.2021 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 7. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/3427
KARAR NO : 2021/2018
KARAR TARİHİ : 18.10.2021

7. Hukuk Dairesi

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
İLK DERECE
MAHKEMESİ : İstanbul 25. Asliye Hukuk Mahkemesi

Davacılar vekili tarafından, davalı aleyhine 28/02/2017 tarihinde verilen dilekçeyle miras taksim sözleşmesinin iptali talep edilmesi üzerine yapılan duruşma sonunda davanın kabulüne dair verilen 15/10/2018 tarihli hükmün istinaf yoluyla incelenmesi davalı vekili tarafından talep edilmiştir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince istinaf talebinin esastan reddine dair verilen kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içeriğindeki tüm kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü.
KARAR
Dava, miras taksim sözleşmesinin iptali talebine ilişkindir.
Davacılar vekili, müvekkillerinin kız kardeşi Ümit Bilgiç’in vefatı sonrası geriye mirasçı olarak murisin kardeşleri olan müvekkilleri ile davalı eş …’in kaldığını, davalının murise ait şirket hisseleri ile emeklilik şirketince yasal mirasçılara aktarılan birikimin kendisine ödenmesi karşılığında Alibeyköy ilçesindeki taşınmazlar üzerinde hak iddia etmeyeceğini bildirdiğini ve davalı vekilinin müvekkillerine taslak taksim sözleşmesi gönderdiğini, sözleşme için notere gittiklerinde müvekkili Özcan’ın yaşı gereği rapor alınması belirtildiğinden bu işlem için noterden ayrıldıklarını, mesai saatinin bitmesine yakın notere geri dönüldüğünü ve miras taksim sözleşmesini imzaladıklarını, davalının taksim sözleşmesine dayanarak Zekeriyaköy ilçesindeki konutun yarı hissesini adına tescil ettirdikten sonra müvekkillerine e-posta yazarak sözleşmeye göre müvekkillerine devri gereken taşınmazlar için para istediğini, müvekkillerinin bu e-posta ile aldatıldıklarını anladıklarını, sözleşmede 348 ada 21 parsel sayılı taşınmazdaki muris hissesinin 4/15 iken 1/6 olarak, Alibeyköy ilçesindeki konutun ise payının 61/3613 yazılarak müvekkillerinin yanıltıldığını, tescil işlemleri için tapu müdürlüğüne gidildiğinde tapu kayıtlarına göre muris hissesinin daha fazla olduğunu fark ettiklerini, sözleşmeye 1/6 ibaresinin yazdırılmasının kötüniyet olduğunu, davalının aldatma dışında kısmi ifa imkansızlığı halini de bildiği halde bu durumu müvekkillerinden sakladığının kendi ifadesiyle sabit olduğunu beyan ederek, Beşiktaş 17. Noterliğinin 18.01.2017 tarih ve 2244 yevmiye numaralı düzenleme şeklinde miras taksim sözleşmesinin hata, hile, ifa imkansızlığı ve edimler arasındaki aşırı oransızlık sebepleriyle feshi ile birlikte geçersiz sözleşmeye dayanarak davalı adına tescil yapılmış ise tapudaki kaydın tescilden önceki haline getirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde, davanın maktu harç üzerinden ikame edilmiş olduğunu ve öncelikle eksik harcın tamamlatılması gerektiğini, murisin terekesinde Zekeriyaköy ilçesi 1435 ada 1 parselde kayıtlı taşınmazın yarı hissesi ile Alibeyköy ilçesinde 348 ada 21 parselde bulunan 1/6 paylı taşınmaz, Astro İletişim Sistemleri Pazarlama ve Ticaret A.Ş’nin %50 hissesi, emeklilik sigorta bünyesinde 16.000,00TL birikimin terekeyi oluşturduğunu, davacıların somut olayda Alibeyköy 348 ada 9 parselde müvekkili adına kayıtlı bulunan taşınmazın devrini istediklerini, anılan taşınmazın muris adına kayıtlı olmadığını, haliyle terekeye dahil olmayan taşınmazın miras taksim sözleşmesine konu edilmesinin de mümkün olmadığını, e-mail yazışmasında bahsi geçen 172.000,00TL tutarın müvekkili tarafından iş bu taşınmazların satın alınması esnasında ödenen meblağ olduğunu, bu bedelin iadesi halinde bahse konu taşınmazın devrini kendilerine yapabileceğini e-maille belirttiğini, miras taksim sözleşmesinin noterlikçe tanzim edilen geçerli bir sözleşme olup davacıların iddialarının gerçeği yansıtmadığını, taraflar arasında taslak olarak bulunan sözleşmenin bağlayıcılığı bulunmadığı gibi taraflarca da imzalanmadığını, ayrıca taslağın Rize’de bulunan taşınmazlara ilişkin kısmı ise hali hazırda Rize’de taşınmaz bulunmadığından noterlikçe hazırlanan sözleşmeye dercedilmediğini, beyan ederek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece “taksim sözleşmesi yapılırken bir kısım taşınmazların taksim sözleşmesi dışında bırakıldığı, murisin şirket ortaklığından ve banka hesaplarından kaynaklanan terekesinin davalıya bırakıldığı hususunun ihtilaf dışı olduğu ancak miras taksim sözleşmesi yapılırken 700.000,00TL değerindeki Zekeriyaköy ilçesinde bulunan meskende muris hissesinin karşılığında davacılara Alibeyköy ilçesindeki 21 parsel sayılı 275.000,00TL değerindeki taşınmazın davalılara bırakılmış olmasının edimler arasında aşırı bir orantısızlık oluşturduğu, 348 ada 21 parsel sayılı taşınmazda muris payının 4/15 olarak yer almasına rağmen sözleşmede 1/6 olarak yazıldığı, aynı ada üzerindeki 9 parsel sayılı taşınmazda ise murisin payının 1/6 olduğu, bu durumda 348 ada 21 parsel ile ilgili olarak bir sözleşme bulunduğu kabul edildiğinde muris payının hatalı olarak yazıldığı, murisin 1/6 payla sahip olduğu taşınmaz taksim konusu yapılmış ise bu kez de parsel numarasının yanlış yazılmış olduğu, davalının Alibeyköy ilçesinde aynı ada içinde olan taşınmazlardan bir tanesini taksim dışında bırakması ile arsa payına göre daha büyük parselin taksim sözleşmesiyle davalılara bırakılıyormuş kanısının uyanmasına sebebiyet verdiği, davalılara umdukları 9 parsel sayılı taşınmaz yerine daha küçük olan 21 parsel sayılı taşınmazın bırakılmasının aldatma niteliğinde kabul edilen bir eylem olduğu” gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davalı vekilinin istinaf talebi, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince “ mirasçılar TMK’nın 676. maddesi gereği terekenin bir kısmı hakkında da miras taksim sözleşmesi yapabilirse de iptali istenen miras taksim sözleşmesinin B maddesinin sözleşmede belirtilen hisse miktarına göre ifa kabiliyetinin bulunmadığı, davalı taraf 348 ada 9 parselin bir kısım hissesinin sözleşme tarihinde adına kayıtlı olup terekeye dahil olmadığını iddia etmiş ise de anılan hissenin davalıya muris eşinden intikalen geldiğine, 348 ada 21 parselde murisin öncesinde 1/6, sonrasında devirle 4/15 hissesi bulunup, aynı ada 9 parselde ise 1/6 hissesi bulunup sözleşmenin yanılmaya elverişli olduğuna, dinlenen davacı tanığının, sözleşme esnasında noterde bulunup taraflar arasında imza sırasında küçük arsa niçin yok gibi bir konuşma geçip davalının küçük arsanın kayıt bilgilerinin olmadığı için ve mesai de bitmek üzere olduğu için sadece büyük arsa ile ilgili sözleşme yapıldığını, kendi aramızda hallederiz şeklinde konuşmalar geçtiğini duyduğunu beyan ettiği, davalı tanığının ise bu hususta görgüye dayalı beyanı bulunmadığı, sözleşmeye konu taşınmaz değerleri de nazara alınarak yazılı gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı” gerekçesiyle esastan reddedilmiştir.
Davalı vekili temyiz dilekçesinde; miras taksim sözleşmesinin noterde yapıldığından geçerli olduğu, taksimin sözleşme serbestisi ilkelerine göre taraflar arasında tanzim ediliği, sözleşmenin tamamen iptal edilmesinin kabul edilemez olduğunu, davacıların yüksek eğitimli olduklarını ve hataya düşmelerinin hayatın olağan akışına aykırı bulunduğunu, sözleşmeye konu edilen 21 parsel sayılı taşınmaz yönünden davacıların müteahhit ile anlaştıklarını ve özellikle bu parselin kendilerinde kalmalarını istediklerini beyan ederek hükmü temyiz etmiştir.
Öncelikli olarak yanılma (hata), aldatma (hile), aşırı yararlanma (gabin) ve ifa imkansızlığı kavramları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.12.2018 tarih 2017/11-3154 E.–2018/1847 K. ve 15.06.2021 tarih 2017/11-2625 E. -2021/766 K. sayılı Kararında da vurgulandığı üzere bir sözleşme yapılırken taraflardan birinin işlem iradesinin oluşum veya beyanı aşamasında ortaya çıkan sakatlıklara irade bozukluğu denir.
1- İradenin bozulmasını sağlayan sebeplerden ilki yanılma, diğer bir ifade ile hatadır. Dar anlamda yanılma, bir durum veya olay, kısaca gerçek hakkında bilinçli olmayan yanlış ya da eksik tasavvurdur. Yanılmada, tasavvur edilen şey, gerçeğe uymamaktadır. Geniş anlamda yanılma, bir olay veya durum hakkında bilgisizliği de içerir. Ayrıca yanılmanın hukuki ve fiili yanılma şeklinde ikiye ayrılması mümkündür. TBK 30. maddesinde “esaslı yanılma”, “esaslı olmayan yanılma” ayrımını yapmaktadır. Sözü geçen maddeye göre sözleşme kurulurken esaslı yanılmaya düşen taraf, sözleşme ile bağlı olmaz. Buna karşılık esaslı olmayan yanılmada sözleşmenin geçerliliği kesin olup, burada yapılan sözleşmeyi iptal edemez.

6098 sayılı TBK’nın “Yanılma hâlleri” genel başlıklı “Açıklamada yanılma” alt başlıklı 31. maddesinde;
“Özellikle aşağıda sayılan yanılma hâlleri esaslıdır:
1. Yanılan, kurulmasını istediği sözleşmeden başka bir sözleşme için iradesini açıklamışsa.
2. Yanılan, istediğinden başka bir konu için iradesini açıklamışsa.
3. Yanılan, sözleşme yapma iradesini, gerçekte sözleşme yapmak istediği kişiden başkasına açıklamışsa.
4. Yanılan, sözleşmeyi yaparken belirli nitelikleri olan bir kişiyi dikkate almasına karşın başka bir kişi için iradesini açıklamışsa.
5. Yanılan, gerçekte üstlenmek istediğinden önemli ölçüde fazla bir edim için veya gerçekte istediğinden önemli ölçüde az bir karşı edim için iradesini açıklamışsa.
Basit hesap yanlışlıkları sözleşmenin geçerliliğini etkilemez; bunların düzeltilmesi ile yetinilir.” düzenlemesine yer verilmiştir.
Saikte yanılma, başlıklı TBK’nın 32. maddesinde “saikte yanılma esaslı yanılma sayılmaz. Yanılanın, yanıldığı saiki sözleşmenin temeli sayması ve bunun da iş ilişkilerinde geçerli dürüstlük kurallarına uygun olması hâlinde yanılma esaslı sayılır. Ancak bu durumun karşı tarafça da bilinebilir olması gerekir.” düzenlemesi yer almaktadır.
31. madde dışındaki bir beyan yanılmasının esaslı yanılma sayılması için, bunun TBK’nın 32. maddesindeki unsur ve ölçüleri taşıması gerekir. Durum 32. maddenin birinci cümlesi dışındaki ölçü ve unsurları taşıdığı zaman esaslı yanılma, başka bir değişle temel yanılması olur. Şu hâlde, beyan yanılmaları ilke olarak; saik yanılmaları ise istisnai olarak esaslı yanılmadır.
Türk Borçlar Kanunu’nda esaslı yanılma hâlleri ayrı ayrı belirtilmiştir. Bunlardan ilki sözleşmenin niteliğinde yanılmadır. Burada yanılan taraf işlem iradesine uygun bir sözleşme yapmak istemekte, ancak yanlışlıkla kurulmasını istediği sözleşmeden başka bir sözleşme için iradesini açıklamaktadır (TBK. m.31/I-bent 1). Böylece görünüşte kurulan sözleşme türü ile kurulmak istenilen sözleşme türü, hukuki nitelik ve içeriği itibariyle birbirinden farklıdır. Sözleşmenin tipinde bir yanılma vardır. Diğer bir anlatımla kişinin sözleşme yapma iradesi vardır, ancak bu iradeye uygun olmayan bir başka sözleşme yapmıştır.
Esaslı yanılma hâllerinden ikincisi sözleşmenin konusunda yanılmadır.
Yanılan, gerçekte istediğinden başka bir konu için iradesini beyan etmişse, konuda yanılma söz konusu olur. Burada geçen konu sözcüğü geniş yorumlanmalı ve bundan “sözleşmenin konusunu oluşturan şey” anlaşılmalıdır.
TBK. m. 31/I bent 5’e göre yanılan, yapmak istediği sözleşmede gerçekte üstlenmek istediğinden önemli ölçüde çok veya gerçekte istediğinden önemli ölçüde az bir karşı edim için iradesini açıklamış ise, bu hâlde de esaslı beyan yanılması söz konusu olur. Miktarda yanılmanın gerçekleşmesi için gerçekte istenen miktarla sözleşmede fiilen kararlaştırılan miktarın önemli ölçüde birbirinden farklı olması gerekir. Buna karşılık borçlanılan edim veya karşı edimin değeri üzerindeki yanılma, miktarlar istenilene uymaktaysa, buraya girmez. Değer yanılması, ilke olarak saik yanılmasıdır.
TBK. m. 34’te, TMK m. 2’de düzenlenmiş olan dürüstlük kuralı, dolayısıyla hakkın kötüye kullanılması yasağı, özel bir uygulama alanı bulmuştur. Buna göre yanılan taraf, yanıldığını dürüstlük kurallarına aykırı olarak ileri süremez. Bu nedenle karşı taraf, yanılanın yanıldığını bilmiyor veya yanılma sebebiyle sözleşmenin iptali hâlinde, muhatabın uğrayacağı zarar, yanılanın uğrayacağı zarardan daha fazla bulunuyor ya da yanılmaya rağmen sözleşmenin ifası, yanılan tarafı zarara sokmayacak ise, yanılmayı öne sürerek sözleşmenin iptalini istemek dürüstlük kuralına aykırı düşer. Bu durumda hakkın kötüye kullanılması söz konusu olur. Bu Düzenlemeye göre, yanılan bu yanılmasına, dürüstlük kuralına aykırı bir surette dayanamaz. Örneğin, yanılan o şeydeki çıkarı çok az olduğu hâlde, sırf karşı yanı rahatsız etmek için yanılmayı ileri süremez. Sonra yanılanın yaptığı yanlışlığın kendi yararına olması hâlinde de hüküm aynıdır.
2- Aldatma (hile), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma, hilede ise yanıltma söz konusudur. TBK’nın 36/1. maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse yanılma (hata) esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.
Öte yandan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Aldatmanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir.
3- Sözleşmenin aşırı yararlanma (gabin) nedeniyle illetli olduğunun kabulü için edim ve karşı edim arasındaki oransızlığın, taraflardan birinin, diğerinin şahsında mevcut özel bir durumu bilerek istismar etmesi, sömürmesi sonucu oluşması gerekir. Dar ve zor durumda kalmaları nedeniyle, sözleşme yapmaya, mallarını çok düşük bedel ile devretmeye sürüklenmiş kişileri korumak zayıfı güçlüye ezdirmemek için hukukumuzda da düzenlemeler yapılmış TBK’nın 28 maddesi ile aynen; “Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir.” hükmü getirilmiştir.
O halde, aşırı yararlanmadan (gabinden) söz edilebilmesi, objektif unsur olan edimler arasındaki aşırı oransızlık yanında, bir tarafın darda kalma, tecrübesizlik, düşüncesizlik (hafiflik) hallerinin bulunması, diğer yanın ise yararlanmak, sömürmek kastını taşıması biçiminde iki sübjektif unsurun dahi gerçekleşmesine bağlıdır. Gabinin varlığı zarar görene (sömürülene), sözleşme tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirerek iptal davası açıp iddiasını her türlü delille kanıtlama ve verdiğini geri isteme hakkı ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteme hakkı verir.
Hemen belirtmek gerekir ki gabin davasında öncelikle edimler arasındaki, aşırı oransızlık üzerinde durulmalı, objektif unsur ispatlandığı takdirde zarar gördüğünü iddia edenin kişiliği, yaşı, sağlık durumu, toplumdaki yeri, ekonomik gücü psikolojik yapısı gibi maddi, manevi yönler yani sübjektif unsur derinliğine araştırılıp incelenmelidir.
5- TBK’nın 27/1. maddesi “Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür.” hükmünü içermekte olup buna göre bir sözleşmenin konusunun imkânsız olması, o sözleşmenin geçersizliği sonucunu doğurur. Sözleşme özgürlüğünü sınırlayan sebeplerden biri olan imkânsızlık hâli, sözleşmenin konusunun başlangıçtan itibaren objektif anlamda imkânsız olmasıdır. Diğer bir ifadeyle imkânsızlık, borçlanılan edimin ya baştan itibaren geçerli olarak doğmasını ya da sonradan borçlu veya diğer herhangi bir kimse tarafından objektif, sürekli ve kesin olarak yerine getirilmesini önleyen, fiili veya hukukî engellere verilen isim olarak tarif edilebilir.
Başlangıçtaki imkânsızlığın aynı zamanda devamlılık arz etmesi gerekir. Bu anlamda sözleşme, zaman bakımından sürekli bir suretle ifa edilemez bir nitelikte ise sürekli imkânsızlığın varlığından söz edilebilir. Ancak sözleşmenin ifasının geçici olarak yerine getirilmesinin mümkün olmadığı durumlarda ise ancak ifa engelinden bahsedilebilecek olup geçici imkânsızlık hâli, TBK’nın m. 27 kapsamına girmez.
Sözleşmenin ifasının maddi bir engel dolayısıyla hiç kimse tarafından yerine getirilememesi durumunda maddi imkânsızlılığın varlığından söz edilebilir. Hukukî imkânsızlık ise; sözleşme gereği ortaya çıkacak olan borcun ifasının hukuk kurallarıyla yasaklanmış yahut bu tür bir kuralın uygulanması nedeniyle ifa edilebilirliğinin mümkün olmaması olarak tanımlanabilecek olup buradaki imkânsızlık hukukî bir nedenden kaynaklanır
TBK’nın 27/2. maddesindeki “Sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olması, diğerlerinin geçerliliğini etkilemez. Ancak, bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, sözleşmenin tamamı kesin olarak hükümsüz olur.” şeklinde ifade edilen hüküm gereği sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının geçersiz olmasının, diğerlerinin geçerliliğini etkilemediği durumlarda kısmi butlan söz konusu olur. Ancak, bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, sözleşmenin tamamı mutlak butlanla batıldır. Bu kapsamda taraflar, verdiklerini sebepsiz zenginleşme hükümleri kapsamında birbirlerinden talep edebilirler. Ancak iyi niyet kuralları gereği sözleşme yapılırken taraflardan biri imkânsızlığı biliyor veya bilmesi gerekiyorsa ve buna rağmen diğer tarafı bundan haberdar etmemişse, karşı tarafın uğradığı menfi zararı karşılamakla yükümlüdür
İradeyi sakatlayan nedenlere ilişkin açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde; tarafların murisi Ümit Bilgiç’in 19.05.2016 tarihinde vefat ettiği, Beşiktaş 17. Noterliğinde 18.01.2017 tarihinde akdedilen 02244 yevmiye sayılı düzenleme şeklinde miras taksim sözleşmesinin toplam 2 sayfa olarak tanzim edildiği, birinci sayfada tarafların kimlik tespitlerinin yapıldığı, sözleşmenin ikinci sayfasında “A-) İstanbul ili, Sarıyer ilçesi, Zekeriyaköy Köyü 1435 ada 1 parsel numarasında kayıtlı, 61/3613 arsa paylı, YB 4 blok , 38 bağımsız bölüm numaralı, dubleks konut niteliğine haiz taşınmazın tamamı … uhdesinde kalacaktır. B-) İstanbul ili, Eyüpilçesi, Alibeyköy mevkiinde 348 ada, 21 parsel numarasında kayıtlı 1/6 arsa paylı arsa niteliğine haiz taşınmazın tamamı …, …, …, Hülya Soukçay ve … uhdesinde kalacaktır.” ibarelerinin yazılı olduğu, 1435 ada 1 parselde bulunan 38 numaralı bağımsız bölüm niteliğindeki taşınmazda davalı … ile murisin ½ hisse ile paydaş oldukları, arsa vasıflı 50 m2 büyüklüğünde 348 ada 21 parsel sayılı taşınmazda ise davalı hissesinin bulunmadığı, 348 ada 9 parsel sayılı fundalık vasıflı 199 m2 taşınmazın ise sözleşme kapsamında yer almadığı anlaşılmaktadır. Davalının delil olarak dayandığı banka dekontlarına göre Eylül 2015 – Mart 2016 yılları arasında tapu taksit açıklaması ile davacı … Özcan’a 172.560,00TL ödeme yapılmıştır. Sözleşmeye konu 348 ada 21 parsel sayılı taşınmazın muris adına 1/6 pay olarak işlemi ile kayıtlı iken davacılardan …’ın 01.04.2016 tarihinde payını satış işlemi davacı kardeşi … ve muris Ümit Bilgiç’e devretmesi nedeniyle murisin taşınmazdaki payının 4/15 olduğu tapu kayıtları ile sabittir. Dolaysıyla sözleşmenin tarafı olan davacı … ve …’ın imza tarihinde muris payının artık 1/6 olmadığı hususunu bildikleri kabul edilmelidir. Dosya kapsamında aldırılan 26.01.2018 tarihli bilirkişi raporunda taksim sözleşmesinde yer alan 1435 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 38 numaralı meskende sözleşme tarihi itibariyle ½ muris payının 700.000TL, 348 ada 21 parsel sayılı arsa vasıflı taşınmazda 1/6 muris payının 46.666TL, sözleşmede yer almayan 248 ada 9 parsel sayılı taşınmazda ise muris 1/6 payının 147.592TL olarak belirlendiği, mahkemece sözleşmeye konu iki taşınmaz arasındaki bedeller yönünden farkın edimler arasında aşırı bir orantısızlık meydana getirdiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de, tarafların serbest iradeleri ile resmi şekilde noter huzurunda yapılan sözleşmede ileri sürdükleri gibi yanılma yahut aşırı yararlanmanın varlığı kanıtlanamamıştır. Öte yandan dava konusu 348 ada 21 parsel sayılı taşınmazda muris payı elbirliği halinde mülkiyet hükümlerine tabi olduğundan sözleşmeye konu edilen 1/6 payın taksiminde ifa olanağının bulunmadığından da söz edilemeyecektir.
Türk Medeni Kanununun 677. maddesinde “terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda mirasçılar arasında yapılan sözleşmelerin geçerliliği yazılı şekle bağlıdır. Bir mirasçının üçüncü kişiyle yapacağı böyle bir sözleşmenin geçerliliği, noterlikçe düzenlenmesine bağlıdır” düzenlemesi uyarınca mirasçılar arasında yapılacak sözleşmenin resmi şekilde düzenlenmesi zorunlululuğu bulunmamasına karşın; taraflar sözleşmeyi noterde düzenleme şeklinde yapmayı tercih etmişlerdir. Noterde düzenlenen belgenin resmi belge niteliğinde olması nedeniyle taksim sözleşmesinde yazılı beyanlarının doğru olmadığı iddiasının yine aynı kuvvette başka bir delil ile ispatlanması gerekir. HMK’nın 204/1. maddesi gereğince ilamlar ile düzenleme şeklindeki noter senetleri, sahteliği ispat olunmadıkça kesin delil sayılacağından davanın reddi gerekirken sözleşme tanığı olmayan davacı tanığının beyanlarına itibar edilerek davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, bu nedenlerle hükmün bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile HMK 373/1. maddesi gereğince temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, yerel mahkeme hükmünün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın yatırana iadesine, karardan bir örneğinin İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesine, dosyanın İLK DERECE MAHKEMESİNE GÖNDERİLMESİNE, 18.10.2021 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve dosya içeriğine göre, temyiz olunan kararda yazılı gerekçelere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanması görüşündeyiz, sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılamıyoruz.