YARGITAY KARARI
DAİRE : 8. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2016/18539
KARAR NO : 2019/8370
KARAR TARİHİ : 01.10.2019
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : MuhdesatınTespiti
Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine karar verilmiş olup hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
K A RA R
Davacı vekili, Yunak Sulh Hukuk Mahkemesinin 2014/162 Esas sayılı ortaklığın giderilmesi davasına konu olan 349 ada 9 parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan betonarme ev ve eklentilerinin müvekkili tarafından yapıldığını belirterek, bahsi geçen muhdesatların vekil edenine ait olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.
Davalı … vekili, taşınmaz üzerindeki muhdesatın miras bırakan Hasan tarafından yapıldığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Diğer davalı …, davacının davasında haklı olduğunu ve dava konusu taşınmazın davacı tarafından yapıldığını belirtmiştir.
Mahkemece, “… dava konusu muhdesatın üzerinde bulunduğu 349 ada 9 parsel sayılı taşınmazda tarafların paydaş oldukları, taşınmazın kargir ev ve arsa niteliği ile tapuya kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Dava konusu muhdesatın kadastro tespiti gününden önce meydana getirildiği ve kadastro tespitinin kesinleşmesi ile dava tarihi arasında 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olduğu..” gerekçesiyle davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, muhdesatın tespiti isteğine ilişkindir.
3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesi gereğince kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz. On yıllık süre kamu düzenine ilişkin olup, hak düşürücü niteliktedir ve olumsuz dava koşuludur. Hak düşürücü sürenin geçmesi, işin esasının incelenmesini önler. Hak düşürücü süre tüm def’i ve itirazlardan önce göz önünde bulundurulur. Yargılama bitinceye kadar hak düşürücü sürenin geçtiği taraflarca ileri sürülebileceği gibi, görevden ötürü hakim tarafından da kendiliğinden dikkate alınır.
Somut olayda dava konusu 349 ada 9 parsel sayılı taşınmazın, kadastro tespiti 27/09/1994 tarihinde yapılmış, kadastro tutanağı hükmen 10/01/2001 tarihinde kesinleşmiş ve taşınmaz 16.01.2002 tarihinde kargir ev ve arsası vasfı ile (taraflar adına) tapuya tescil edilmiştir
Gerek tanık beyanları, gerekse kadastro tespit tutanağı ve (Yunak Kadastro Mahkemesinin 10.11.2000 tarihli ve 1994/172 Esas, 2000/41 Karar sayılı kararı ile) tüm dosya kapsamı dikkate alındığında dava konusu evin fen bilirkişi raporuna ekli krokide A harfi ile gösterilen kısmı dışında kalan bölümünün kadastro tespitinden önce taşınmaz üzerinde bulunduğu sabittir. Temyize konu dava ise, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3.maddesinde belirtilen on yıllık hak düşürücü süre geçirildikten sonra 16/12/2014 tarihinde açıldığına göre mahkemece bu kısma yönelik hak düşürücü süreden red kararı verilmesi doğrudur.
Ancak, dava konusu taşınmazın 21.10.2015 havale tarihli fen bilirkişi raporuna ekli krokide (sarı renk ile taralı) A harfi ile gösterilen (54 m2’lik) kısmının ise kadastro tespitinden sonra yapıldığı anlaşılmaktadır.
Dava konusu 349 ada 9 parsel sayılı taşınmaz paylı mülkiyet olarak davacı ve davalılar adına tapuda kayıtlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 684. maddesi hükmünde, bir şeye malik olan kimsenin o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olacağı, 718. maddesi hükmünde de, arazi üzerindeki mülkiyetin kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını da kapsayacağı, bu mülkiyetin kapsamına yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynakların da gireceği açıklanmıştır. Genel kuralı oluşturan bu hükümler dikkate alındığında taşınmaz üzerinde bulunan bina, ağaç gibi bütünleyici parça niteliğindeki muhdesatların mülkiyetinin kural olarak arzın mukadderatına tabi olacağı, muhdesatların taşınmazın arzından ayrı bir mülkiyetinin varlığından söz edilemeyeceği, aksine bir kanun hükmü bulunmadıkça muhdesatların mülkiyetinin taşınmazın malik veya maliklerinden başka birisine veya maliklerden bir veya birkaçına ait olduğunun tespitinin dava edilemeyeceği, mahkemelerce de bu sonucu doğuracak şekilde hüküm verilemeyeceği kuşkusuzdur. Kural bu olmakla birlikte, ana taşınmazın değerinde artışa neden olan bina, ağaç vesaire gibi bütünleyici parça niteliğinde muhdesat bulunan taşınmazların ortaklığının satış yolu ile giderilmesinin istenilmesi halinde, muhdesatların kime ait olduğu hususunda tapu kaydında şerh bulunmaması veya tüm paydaşların bu konuda ittifak etmemesi nedeniyle tespit davası açılmasında hukuki yarar bulunduğu kabul edilmektedir.
Ne var ki; tespit edilen eşyanın bütünleyici parça niteliğinde bulunmadığı ve menkul eşya niteliğindeki eşyaların her zaman için maliki tarafından sökülerek alınıp götürülebileceği hususu ve ayrıca taşınmaz üzerinde daha önce mevcut bir muhdesata yeni bölümler ilave edilmesi, muhdesatın tamamlanması veya mevcut muhdesatın bakım ve onarımının yaptırılması bağımsız bir muhdesat meydana getirme niteliğinde olmayıp mevcut muhdesatın daha kullanılır hale gelmesini, bir başka deyişle muhdesattan sağlanacak faydanın artmasını sağlayan işler olduğu nazara alınmalıdır. Bu işler için harcanan giderler de muhdesatın değerini arttıran faydalı ve zorunlu giderlerdendir. İyileştirici nitelikteki bu giderleri tek başına karşılayan taşınmaz malik ya da maliklerinin koşullarının varlığı halinde bu giderlerden paylarına düşen kısmını 818 sayılı BK’nin 61 ve onu izleyen maddeleri (TBK’nin 77 ve devamı maddeleri) hükmüne ve sebepsiz zenginleşme kurallarına göre açacağı eda nitelikli bir alacak davası ile taşınmazın diğer maliklerinden isteyebileceği kuşkusuzdur. İyileştirme giderlerini yapan malik ya da maliklerin yaptıkları giderler taşınmazın ortaklığının satılarak giderilmesi ve muhdesattan yararlanmalarının son bulması ile istenebilir hale gelecektir. Bu giderler için eda nitelikli alacak davası açma hakkı mevcut iken önceden bu iyileştirme giderlerinin tespitini dava etmekte hukuki yararı bulunduğundan söz edilemez.
Dosya kapsamına göre, tespit öncesi yapılan muhdesata sonradan ilave edildiği anlaşılan (ve fen bilirkişi raporuna ekli krokide A harfi ile gösterilen) kısmın bağımsız bir muhdesat meydana getirme niteliğinde olmayıp mevcut muhdesatın daha kullanılır hale gelmesini, bir başka deyişle muhdesattan sağlanacak faydanın artmasını sağlayan işler olduğu anlaşıldığından bu bölüm yönünden davacının tespit davası açmakta hukuki yararının olmayacağının, sebepsiz zenginleşmeye dayalı eda davası açabileceğinin düşünülmesi gerektiği gözetilerek davanın hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile bu bölüm yönünden de davanın hak düşürücü süreden reddi doğru değil ise de; redde ilişkin hüküm sonucu itibarıyla doğru olduğundan ve bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, temyiz edilen hükmün gerekçesinin HUMK’un 438/son maddesi uyarınca düzeltilerek onanması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan gerekçelerle hükmün 1086 sayılı HUMK’un 438/son fıkrası gereğince gerekçesi değiştirilerek ve DÜZELTİLEREK ONANMASINA, taraflarca HUMK’un 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 01/10/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.