Yargıtay Kararı 8. Hukuk Dairesi 2022/2959 E. 2022/9009 K. 10.11.2022 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 8. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2022/2959
KARAR NO : 2022/9009
KARAR TARİHİ : 10.11.2022

MAHKEMESİ :Kadastro Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Kadastro Tespitine İtiraz

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonucunda Mahkemece verilen, davacı … ve arkadaşlarının davalarının reddine, müdahil davacı … İdaresinin davasının kabulüne, müdahil davacı Hazinenin davasının kısmen kabulüne dair kararın, davalı …, davacılar … ve müşterekleri vekili, müdahil davacılar Hazine ve Orman İdaresi vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 14.9.2021 tarihli ve 2021/9906 Esas, 2021/8843 Karar sayılı ilamı ile bozulmasına karar verilmiştir. Davalı …, davacı … ve asli müdahil Hazine vekili tarafından süresinde kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği düşünüldü.

K A R A R
1.Davalı … tarafından 30.12.2021 tarihli dilekçeyle; Dairemizin 14.9.2021 tarihli ve 2021/9906 Esas ve 2021/8843 Karar sayılı bozma ilamının, görevin kötüye kullanılması suretiyle, uydurukçuluk, hile ve torpille verildiği iddiasıyla, kararı veren başkan ve üyelerle dosyayı okuyan tetkik hakiminin reddi talep edilmiş ve dosyanın farklı bir hukuk dairesinden görevlendirilecek hakim tarafından incelenmesi istenilmiştir.
2797 Sayılı Yargıtay Kanunu’nun 39/3.maddesinde; “Dairelerin veya genel kurulların başkan ve üyeleri reddolunabilirler. Ret hususundaki istemler, reddedilen başkan veya üye katılmaksızın ilgili daire veya genel kurullarca incelenerek kesin karara bağlanır. Daire ve kurulların toplantılarını engelleyen toplu ret istemleri dinlenmez.” hükmüne yer verilmiş olduğundan, davalı …’nın Daire başkan ve üyeleri hakkındaki toplu ret niteliğindeki isteminin REDDİNE karar verilmiştir.
2.6100 sayılı HMK’nin 32. maddesinde;
“(1)Yargılamayı, hâkim sevk ve idare eder; yargılama düzeninin bozulmaması için gerekli her türlü tedbiri alır.
(2)Okunamayan veya uygunsuz yahut ilgisiz olan dilekçenin yeniden düzenlenmesi için uygun bir süre verilir ve bu dilekçe dosyada kalır. Verilen süre içinde yeni bir dilekçe düzenlenmezse, tekrar süre verilemez.” şeklinde düzenlenme getirilmiştir.
Somut olayda davalı …’nın, 30.12.2021 havale tarihli dilekçesinde “…görevi kötüye kullanma……karşı tarafı kazandırmak için uydurukçulukla hileyle torpile istinaden vergi kaydı ve tapu kaydımızın kapsadığı alanı torpilli kişilere peşkeş çekerek dosya gerçeğine aykırı karar verme, ……’da adamları bulunan işgalcilerin haklı çıkarılması için, …..şapkadan tavşan çıkarırcasına karar yazma,….ünü Orta Amerika’ya kadar giden M.A’nın hemşehrisi Hakim….,’nın başkanlığındaki heyet,…torpil ve dalavereyle bozma kararı verilmiştir,….Yargıtayda bizim köyden olan hakimlerin etkisi olmasa bu karar böyle çıkar mıydı,..karşı tarafın temyiz aşamasında devreye giren torpilinden başka bir dayanağı yoktur,….elbetteki karar gerekçesine açık açık torpil gereği böyle yazıldı denilemezdi, ….daha önce yerlerimizi işgal edenlerin bize karşı darp fiillerinde bulunmaları dolayısıyla oğlum …., bir kaç kişiyi karnından bıçaklayıp bağırsaklarını deştiği için Silifke Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, meşru müdafadan ceza almadan kurtuldu, biz hakkımızı kimseye yedirmeyiz, ….beş tane …’daki hakimin dosyada daha önce verilen tüm kararlarda da vurgulandığı üzere sabit yolu gayri sabit hale getirdikleri torpilli kişilere tapu kaydını keserek zamanaşımından dava kazandırdıkları aslında adaletin gayri sabit olduğunun torpile ve kayırmacılığa açık olduğunun en kesin ve net kanıtıdır, ……bozma kararının içine hilenin monte edilmesiyle hakimlik yapılmaz, Yargıtay’da adamı olmayanının tapulu vergi kayıtlı yeri resmen elinden alınmasına yönelik bozma kararı yazılmıştır, ….Yol sınırı sabit olduğu halde …’da gümrüklerde görevli …., Yargıtay’da hakim köylümüz ….,’nin bulunduğu yine fetodan atılan …..,’de daha önce Yargıtay’da görevliydiler, sabit yol sınırımıza gayri sabit sınır hile ve uydurukçuluğuyla karar yerinde hiçbir dayanak göstermeden yazılarak tapulu yere zilyetlik ilkesinin geçerli olamayacağı hukuk kuralını baypas etmek için yol değişkenlik arz ediyor yazmışlardır, …Türkiye’deki adaletin gayri sabit sınırlı olduğunu kanıtlayacağız, ….Dümdüz zeminde elinde hiçbir belge olmayan ama … da kuvvetli torpili olanlar kararda gerçeği gizleme adına her türlü hile ve uydurukçuluğu yazılarak tapuda sabit sınırlı yerimiz elinde hiçbir belgesi olmayan torpilli işgalcilere köyde tarafları sülalesi kalabalık olanlara peşkeş çekilmiştir, ….Temiz aile çocuklarının yazdığı kararın aynısını acaba Elazığlı M.G ya da bir zamanların hoca efendisi yazar mıydı bilemem, …karar üzerinde sonradan A, B, F, G bölümleri ilgili bozma kararına sonradan ameliyatla montajlama yapılmıştır, …temiz aile çocuklarının yazdığı yanlış kararın karar düzeltme aşamasında düzeltileceğine inanmak isterim, şuan çok iyi anlıyorum ki insanlar niçin suç işler niçin hapis yatar niçin terörist olur, niçin intihar bombacısı olur, niçin adalete inanmaz, …hatıra binaen vücudunu satan mı vicdanını satan mı daha saygın tartışmasına girmek istemiyoruz, ….çok yüksek Yargıtay ……, çok gariban bir fetocu öğretmen kadar ceza verilen ve …..,’nun Yargıtay’a gönderdiği hakimlerin Ceza Genel Kurulunda kendisini kurtarması konuları bizi aşar ama, …biz Yargıtay’ın kapısına ailece gelip günlerce açlık grevi yapacağız…” ifadelerine yer verilmiştir.
Açıklanan bu maddi ve hukuki olgulara göre belirtilen sözlerin, iddia ve savunma sınırlarını aşan, hukuka uygun olmayan ve HMK’nin 32. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca uygunsuz ifadeler olduğu sonucuna varılmıştır.
Bu itibarla, davalı …’nın 30.12.2021 havale tarihli karar düzeltme dilekçesinin HMK’nin 32/2 maddesi gereğince yeniden düzenlenmesi için 15 günlük süre verilerek, işlem yapılmak üzere dosyanın mahkemesine geri çevrilmesine karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; davalı … tarafından verilen 30.12.2021 havale tarihli karar düzeltme dilekçesinin HMK’nin 32. maddesinin ikinci fıkrası gereğince yeniden düzenlenmesi için 15 günlük süre verilip süre içerisinde yeni bir karar düzeltme dilekçesi verilmediği takdirde süresinde karar düzeltme talebinde bulunulmamış sayılacağı ihtarını içerir işlem yapılmak üzere dosyanın Mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE, davacı … ve asli müdahil Hazine vekilinin kararın düzeltilmesi taleplerinin dosya Dairemize geldiğinde incelenmesine 10.11.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.

(Muhalif)

KARŞI OY YAZISI

Eldeki davada, davalı tarafından verilen Yargıtay Daire Heyetinin reddi ve karar düzeltme istemli dilekçeye ilişkin olarak; Dairemiz çoğunluğu “Daire Başkan ve üyeleri hakkındaki toplu ret niteliğindeki istemin reddine” ve yine davalının karar düzeltme istemi bakımından sunduğu dilekçenin “uygunsuz” nitelikte olması dolayısıyla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 32. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca geri çevrilmesine ve davalıya yeni bir dilekçe sunması için 15 günlük süre verilmesine karar vermiştir.
Sayın Çoğunluğun, Dairemizin Başkan ve üyelerinin toplu şekilde reddi yönündeki isteminin reddine dair kararına aynen katılıyorum. Buna karşılık davalının karar düzeltme istemine dair sunduğu dilekçesinin geri çevrilmesi ve davalıya yeni bir dilekçe sunması için süre verilmesi şeklindeki çoğunluk görüşüne aşağıda yer alan açıklamalar çerçevesinde katılamamaktayım:
Somut olayda davalının sunduğu karar düzeltme istemli dilekçe içeriğinde yer alan anlatım ve ibareler dolayısıyla Sayın Çoğunluk, dilekçenin HMK’nin 32. maddesinin (2) numaralı fıkrası kapsamında “uygunsuz” nitelikte olduğu yönünde bir sonuca varmış ve söz konusu karar düzeltme istemi bakımından anılan kanun hükmünde yer alan prosedürün işletilmesi gerektiğini değerlendirmiştir.
HMK’nin 32. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca; bir yargılamada okunamayan veya uygunsuz yahut ilgisiz olan dilekçe verilmesi hâlinde, yargı mercilerince dilekçenin yeniden düzenlenmesi için ilgili tarafa uygun bir süre verilmeli ve söz konusu dilekçe dosyada kalmalıdır. Verilen süre içinde yeni bir dilekçe düzenlenmezse, ilgiliye tekrar süre verilmeyecektir.
Kanun yolu başvuru dilekçeleri bağlamına anılan kanun hükmünün uygulanmasına dair Yargıtay kararları incelendiğinde; kanun yolu başvuru dilekçelerinin içeriğinde kaba, saygısız bir dil kullanılsa, hatta Yargıtay heyetine yönelik itham, isnat ve hakaret içerikli ifadeler bulunsa da bu dilekçelerin HMK’nın 32. maddesinin (2) numaralı fıkrası kapsamında “uygunsuz” kabul edilerek geri çevrildiği -gerekli görüldüğünde ilgililer hakkında ayrıca suç duyurusunda da bulunulduğu- görülmektedir. Bu çerçevede dilekçe içeriğindeki ifadelerden hareketle başvuru hakkının kötüye kullanılması bağlamında bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır (ilgili kararların bir kısmı için bkz. Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 29.06.2016 tarihli ve 2016/4191 Esas, 2016/4047 karar sayılı ilamı; Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 02.04.2012 tarihli ve 2012/4632 Esas, 2012/8811 karar sayılı ilamı; Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 15.11.2012 tarihli ve 2012/11759 Esas, 2012/13019 karar sayılı ilamı). Bu yönüyle Sayın Çoğunluğun eldeki dosyada dile getirdiği görüşün Yargıtayın genel yaklaşımı ile örtüştüğü söylenebilir.
Öte yandan hiç kuşkusuz, bir yargılama sürecinin tarafları, haklılıklarını ortaya koymak amacıyla kendileri en iyi şekilde ifade edebilecekleri üslubu seçmekte özgürdür. Bu çerçevede davanın taraflarının meşru, makul ve medeni sınırlar içinde kalmak şartıyla iddia ve savunmalarını günlük hayattaki kullanıma veya resmi yazışmalardaki üsluba göre normal olandan daha sert bir dille ortaya koyması da mazur görülebilir. Ancak haklılığını ortaya koyma ve kendini daha iyi ifade etme amacını aşan, yargılama mercilerini veya yargı mensuplarını doğrudan hedef alan, hakaret veya iftira oluşturabilecek, eleştiri sınırları dışında kalan, kaba, rahatsız edici ve saldırgan bir dil kullanılması; hak arama özgürlüğü kapsamında olmadığı gibi, HMK’nın 32. maddesinin (2) numaralı fıkrasında geçen “uygunsuz” ifadesinden çok daha ağır bir duruma işaret eden davranışlardır.
Bu kapsamda somut olayda kanaatimizce, davalının sunduğu dilekçe içeriğinde yer alan açıklamalar ve Dairemizin Sayın Başkanı ve Üyelerine yönelik ithamlar “uygunsuz” olmanın çok daha ötesinde ve buna göre daha ağır bir eylem olarak kabul edilmelidir. Bu çerçevede somut olayda kanun yollarına kötü niyetli olarak başvurulması veya bir başka ifadeyle kanun yolu başvuru hakkının kötüye kullanılması koşullarının bulunup bulunmadığının irdelenmesi gerekmektedir.
Yargılama faaliyetinde yapılan hataların giderilmesi amacıyla yargı mercileri tarafından verilen kararların bir başka -çoğu zaman daha üst derecede bulunan- yargı makamı tarafından incelenmesi ihtiyacının bir yansıması olarak kanun yoluna başvuru şeklinde kavramsallaştırılabilecek hak arama yolları ortaya çıkmıştır. Bu anlamda kanun yoluna başvurmadaki temel amaç, başvuruya konu olan yargı kararındaki maddi ya da hukuki hata ve yanlışlıkların düzeltilmesinin sağlanması; bir bakıma somut olay adaletinin tesis edilmesidir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca da ifade edildiği üzere; bölge adliye mahkemelerinin göreve başlamasına kadar hukukumuzda geçerli olan normal (olağan) kanun yolu esasen temyizdir. Ayrıca temyizden sonra belirli hâllerde karar düzeltme yoluna başvurulabilmektedir. Bölge adliye mahkemelerinin göreve başladığı 20.07.2016 tarihinden sonra verilen kararlarda ise istinaf ve daha sonra temyiz olmak üzere iki kanun yolu uygulanacak ve karar düzeltme artık hukukumuzda geçerli olmayacaktır. HUMK ile öngörülen karar düzeltme (tashihi karar), Yargıtayın temyiz incelemesi sonucunda vermiş olduğu bazı kararlarına karşı tanınmış olan kendine özgü bir normal kanun yoludur. Ayrıca karar düzeltme yolu, Yargıtayın temyiz incelemesi sonucunda vermiş olduğu kararlara karşı başvurulabilen bir kanun yolu olduğundan, temyiz yolunun devamı (tamamlayıcısı) niteliğinde bir kanun yoludur (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.05.2/19 tarihli ve 2017/2499 Esas, 2019/564 Karar sayılı ilamı).
Elbette kanun yollarının öngörülmüş olması, bu yola başvuran kişinin aleyhine olan kararın düzeltilmesine imkân tanımasının yanında ülke genelinde uygulama birliğinin sağlanması ve böylelikle hukukun yeknesak bir şekilde uygulanması suretiyle hukuk güvenliğinin tesis edilebilmesi bakımından da büyük önem taşımaktadır. Ancak bu önemli objektif etkisine rağmen ülkemiz hukuk siteminde özel hukuk alanında kanun yoluna başvuru için subjektif yarar koşulunun bulunması mecburiyeti söz konusudur.
Bir başka ifadeyle ülkenin hukuk istikrarı bakımından ne denli önemli olursa olsun bir davada verilen karara karşı ancak o karar sebebiyle aleyhine durum yaratılan kişiler kanun yoluna başvurma imkanına sahiptirler. Bunun dışındaki kişiler konunun objektif ehemmiyetine dikkate çekerek kararın kanun yolunda bir başka merci tarafından incelenmesini talep edemezler; aksi durumda istemleri hukuki yarar yokluğu sebebiyle reddedilir. Zira dava hakkının kullanımında olduğu gibi kanun yoluna başvuruda da hukuki yarar şartının mevcudiyeti zorunludur. Özetle medeni usul hukukumuzda, bireylerin kendi kişisel haklarının ihlal edildiğini ileri sürmeden genel olarak toplumun haklarını korumak amacıyla kanun yoluna başvurmaları (bir bakımda “actio popularis” / halk davası yolunu işletmeleri) mümkün değildir.
Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Anayasa Mahkemesine göre mahkemeye erişim hakkı bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52). Öte yandan mahkemeye erişim hakkı ilk derece mahkemesine dava açma hakkının yanı sıra itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise anılan yollara başvurma hakkını da içerir (… Atlı, B. No: 2013/500, 20/3/2014, § 49).
Ayrıca Anayasa’nın 154. maddesinin birinci fıkrasında “Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.” denilmek suretiyle kanun yolu incelemesi, anayasal bir güvence olarak düzenleme altına alınmıştır. Danıştay bakımından da benzer bir hüküm Anayasa’nın 155. maddesinin birinci fıkrasında da yer almaktadır.
Kanun yoluna başvurmanın bir hak arama yolu (mahkemeye erişim hakkının bir görünümü) olarak öngörülmesi durumu dikkate alındığında; kişilerin, aleyhlerine olan yargı kararlarındaki hata ve yanlışların lehlerine düzeltilmesi şeklindeki subjektif amaçlarına hizmet etmeyen bir şekilde -ve çoğu zaman hakkına ulaşmanın dışında başka amaçlarla- kanun yoluna başvurmaları durumunda, kanun yoluna başvuru hakkının kötüye kullanılması söz konusu olabilmektedir. Özellikle kanun yoluna başvuru adı altında davaya konu uyuşmazlığın tarafı olmayan kişilere zarar verme gayesiyle hareket edildiği taktirde hukuk, bir hak olarak kanun yoluna başvurmanın bu şekilde suistimaline izin vermemelidir. Böyle bir durumda -hukuki bir hakkın korunmasını amaç edinmeyen- kanun yoluna başvurma hakkının korunmasını gerektiren koşullar ortadan kalkmakta ve kişilerin kötüye kullandıkları bu hakkı korumaya devam etmenin gereği bulunmamaktadır.
Esasen hakkın kötüye kullanılması usul hukukundan ziyade medeni hukuka ait bir kavram olarak ön plana çıkmaktadır. Bu kapsamda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.” denilerek hukuki ilişkilerin kapsamında dürüstlüğe verilen öneme dikkat çekilmekte; aynı maddenin ikinci fıkrasında ise “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüne yer verilerek kötü niyetli davranışların hukukun himayesi altında olmadığı vurgulanmaktadır.
Bununla birlikte başlangıçta daha çok medeni hukuka ait bir kavram olan “hakkın kötüye kullanılması” kavramı ile bununla bağlantılı olan “kötüniyet”, “iyiniyet”, “dürüstlük” gibi kavramlar usul hukukunda da kendisine yer bulmuş, ilgili usul kanunlarında bu hukuki kavram ve durumlara önemli sonuçlar bağlanmıştır. Bu kapsamda (mülga) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 36. maddesinde, kötüniyetli olarak hâkimin reddi talebinde bulunulmasına; 67. maddesinde, vekilin kötüniyetli olarak vekaletnameyi mahkemeye vermemesine; 90. maddesinde, ıslahın kötüniyetle yapılmasına; 422. maddesinde, kötüniyetli olarak dava açılmasına veya davalı olunmasına; 426/K maddesinde, kötüniyetli olarak istinaf başvurusu yapılmasına; 434. maddesinde, kötüniyetli olarak temyiz isteminde bulunmaya ilişkin hükümlere yer verilmiştir.
Yine HMK’nin 29. maddesinin (1) numaralı fıkrasında davanın “taraflarının dürüstlük kuralına uygun davranmak zorunda oldukları” ifade edilmiş, (2) numaralı fıkrada ise “tarafların, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlü olduklarına” değinilmiştir. Kanun’un 124. maddesinde ise dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebiyle ilgili yapılması gerekene dair hükme yer verilmiştir. 303. maddede de kesin hükümle ilgili düzenlemelere yer verilirken TMK’daki iyiniyetli mal edinmeye dair hükümlere atıf yapılmıştır.
Ayrıca HMK da tıpkı HUMK gibi kötü niyete ve hakkın kötüye kullanılmasına ilişkin olarak birçok maddede düzenlemeler barındırmaktadır. Bu çerçevede HMK’nın 42. maddesinin (6) numaralı fıkrasında, hâkimin reddi talebinin, kötüniyetle yapıldığının anlaşılması -ve esas yönünden kabul edilmemesi- hâlinde, talepte bulunanlara disiplin para cezası verileceği hüküm altına alınmış; 77. maddesinin (2) numaralı fıkrasında dava açıp kötüniyetli olarak vekaletnamesini sunmayan avukat için ceza ve disiplin soruşturması açılmak üzere savcılığa ve ilgili baroya bildirimde bulunulması öngörülmüş; 182. maddesinde, ıslahın kötüniyetle yapıldığının anlaşılması halinde ıslah dikkate alınmadan karar verilmesi ve kötüniyetle ıslaha başvurana disiplin para cezası verilmesi gerektiği belirtilmiş; 213. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, kötüniyetli olarak sahtelik iddiasında bulunan tarafın celse harcı ile -talep halinde- diğer tarafın uğradığı zararı gidermekle yükümlü olduğu vurgulanmıştır.
Diğer taraftan HMK, kötüniyetle dava açılmasına ve kanun yoluna başvurulmasına dair özel birtakım hükümler ihtiva etmektedir. Bu kapsamda HMK’nın 329. maddesinde “Kötüniyetli davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, yargılama giderlerinden başka, diğer tarafın vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekâlet ücretinin tamamı veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir. Vekâlet ücretinin miktarı hakkında uyuşmazlık çıkması veya mahkemece miktarının fahiş bulunması hâlinde, bu miktar doğrudan mahkemece takdir olunur. / Kötüniyet sahibi davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, bundan başka beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar disiplin para cezası ile mahkûm edilebilir. Bu hâllere vekil sebebiyet vermiş ise disiplin para cezası vekil hakkında uygulanır.” hükmüne yer verilmiş; 351. maddesinde “İstinaf başvurusunun kötüniyetle yapıldığı anlaşılırsa, bölge adliye mahkemesince, 329 uncu madde hükümleri uygulanır.” denilmiş; 368. maddesinde ise “Temyiz talebinin kötüniyetle yapıldığı anlaşılırsa Yargıtayca 329 uncu madde hükümleri uygulanır.” düzenlemesine yer verilmiştir.
HUMK ve HMK hükümleri incelendiğinde, kanun yoluna başvurma hakkının kötüye kullanılmasına ilişkin kanuni hükümlerin, dava hakkının kötüye kullanılmasına dair kanun maddesine atıf yaptıkları görülmektedir. Bu itibarla dava hakkının kötüye kullanılmasına dair kanun hükümlerinin kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutulmasında yarar bulunmaktadır.
HUMK’nin 422. maddesine göre; “Kötüniyetli davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, yargılama giderlerinden başka, diğer tarafın vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekâlet ücretinin tamamı veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir. Vekâlet ücretinin miktarı hakkında uyuşmazlık çıkması veya mahkemece miktarının fahiş bulunması hâlinde, bu miktar doğrudan mahkemece takdir olunur. Kötüniyet sahibi davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan tarafa ayrıca mahkemece beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Bu hâllere vekil sebebiyet vermiş ise idarî para cezası vekil hakkında uygulanır.”
Dolayısıyla (mülga) HUMK’un 422. maddesinde yer alan düzenleme ile HMK’nın “Kötüniyetle veya haksız dava açılmasının sonuçları” kenar başlıklı 329. maddesinde yer alan hükümler aynı niteliktedir. Buna göre kanun koyucu, kötüniyetli olan davalının ya da hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan tarafın yalnızca dava dosyasında yer alana yargılama giderlerinden değil, bunun yanında karşı tarafın ödeyeceği vekâlet ücretinden de sorumlu tutulmasına imkân tanımaktadır. Kanun koyucu kötüniyetli tarafın ayrıca bir miktar idari para cezası ile cezalandırılmasını da öngörmüştür.
HMK’nin 329. maddesinin kenar başlığı “Kötüniyetle veya haksız dava açılmasının sonuçları” şeklinde ise de madde metninde yalnızca davacı yönünden değil davalı yönünden de kötüniyetli olmaya dair hükümlere yer verilmiştir. Buna göre maddenin yalnızca davanın kötüye kullanılmasını değil de daha geniş bir şekilde mahkemeye erişim hakkının ve hak arama özgürlüğünün kötüye kullanılmasını düzenleme altına aldığı söylenebilir. Nitekim istinaf ve temyiz kanun yollarına başvuru hakkının kötüye kullanılmasını düzenlemeyen HMK’nin 351. ve 368. maddelerinin anılan kanun hükmüne atıf yapması da bu değerlendirmeyi teyit etmektedir.
HUMK’un 422. ve HMK’nin 329. maddelerinde, hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan tarafın (kötüniyetli davacının) davasının ya da kötüniyetli davalının taleplerinin reddedileceği yönünde açıkça bir hükme yer verilmesine gerek duyulmadığı anlaşılmaktadır. Zira hiçbir hakkı olmadan dava açan (kötüniyetle hareket eden) davacının talep ve davasının ve yine kötüniyetli olan davalının istemlerinin hukuk düzenince -ve dolayısıyla da mahkemelerce- kabul görmeyeceği işin doğası gereğidir. Bu bağlamda hukukun, hakkın kötüye kullanılmasını himaye etmeyeceği yönündeki -TMK’nın 2. maddesinde hüküm altına alınmış olan- genel ilkenin ilgili kanuni düzenlemelerde tekrarlanmaması bir eksiklik olmadığı gibi uygulayıcıları tereddüde düşürecek bir durum da değildir.
Bu itibarla bir davada kötüniyetli olarak yapılan talep ve istemlerin, dolayısıyla da hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olan isteklerin hukuk mercilerince kabul edilmesi ve hatta incelemeye değer bulunması iyiniyeti ve dürüstlüğü esas alan medeni usul hukukumuzun temel prensiplerinin ihlali anlamına gelmektedir. Sonuç olarak kanun koyucu, dava hakkının kötüye kullanılması durumunda davacı yönünden davanın, davalı yönünden ise taleplerinin kabulüne imkân tanımamakta; hatta bununla da yetinmeyerek bu kişilerin olağanın dışında mali yükümlülüklere ve yine bir miktar para cezasına katlanmalarını öngörmektedir.
Diğer yandan kötüniyetle ilişkin olarak 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nda (İİK) da birtakım hükümlere yer verilmiştir. İİK’nun 67., 68/a, 72., 89., 97., 169-a, 170., 282., 308/f maddeleri bu kapsamda değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra kanun koyucu 363. maddenin ikinci fıkrasında, icra mahkemesi kararları aleyhine işlemleri uzatmak gibi kötüniyetle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılırsa HUMK’un 422. maddesi hükmünün uygulanacağını hüküm altına almış; üçüncü fıkrada ise kesin bir karara karşı kötüniyetle istinaf yoluna başvuranlar hakkında da ikinci fıkranın uygulanacağını düzenlemiştir.
Yapılan bu açıklamalar ve değinilen kanun hükümleri bir bütün olarak dikkate alındığında; kanun yoluma başvurma hakkının kötüye kullanılmasının medeni usul hukukumuzda düzenleme altına alındığı, bu bağlamda çeşitli yaptırımların öngörüldüğü, bir uyuşmazlığa ilişkin olarak verilen bir karara karşı kanun yoluna başvuru hakkını kötüye kullanan taraf bakımından başvurunun reddedilmesinin -HMK’da açıkça ifade edilmese de- TMK’nın 2. maddesinde yer alan ve esasen hukukun genel bir ilkesini ifade eden “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmünün bir gereği olduğu, dolayısıyla bu yönde yapılan değerlendirmelerin normatif dayanaklarının bulunduğu sonucuna varılması gerekir.
Yukarıda da değinildiği üzere, uyuşmazlığın taraflarından birinin, aleyhine verilen bir karara karşı kanun yoluna başvurabilmesinin koşullarından biri de hukuki yararının bulunmasıdır. Nitekim HMK’nin 361. maddesinin (2) numaralı fıkrasında “davada haklı çıkmış olan tarafın “hukuki yararı bulunmak şartıyla” temyiz yoluna başvurabileceği belirtilmiştir. Esasen hukuki yarar HMK’nin 114. maddesinde dava şartları arasında sayılmıştır. Yine çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlara karşı da hukuki yararı bulunan ilgililerin istinaf yoluna başvurabilecekleri anılan Kanun’un 387. maddesinde ifade edilmiştir.
Hukuki yarar bulunmadan kanun yoluna başvurulması belirli durumlarda kanun yoluna başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak kabul edilebilir. Ancak kanun yoluna başvuruda hukuki bir yararın bulunması her zaman kesin olarak başvuru hakkının kötüye kullanılmadığı anlamına gelmemektedir. Burada önemli olan kanun yoluna başvuran tarafın, bu hakkını hak arama özgürlüğünün yöneldiği amacının dışında kullanıp kullanmadığıdır. Bir başka ifadeyle kanun yoluna başvuran taraf, bu başvuruda hukuki bir yarara sahip olsa da bu hakkın kullanımı aleyhine olan karardaki hukuki ve maddi hataların veya yanlışların düzeltilmesini sağlamanın dışında başka amaçlara yönelmişse bu durunda hukuki yararın varlığı, başvuru hakkının kötüye kullanılmasına engel değildir.
Kanun yoluna başvuran taraf, hak arama amacının dışına çıkarak bu hürriyetini başkalarına zarar veren bir gayeye hasretmemelidir. Kötü niyetli bir şekilde kanun yoluna başvurulduğunda haklı olup olmamak anlamını yitirmekte ve hak arama hürriyetinin amacıyla bağdaşmayan bir durum ortaya çıkmaktadır. Kanun yoluna başvururken hak arama özgürlüğünün himayesinde başkalarına zarar verme amacıyla hareket edildiğinin anlaşıldığı durumlarda, kanun yoluna başvuru hakkının kötüye kullanıldığının kabulü gerekmektedir.
Bir kanun yolu başvurusunun, gerçeklikten daha da önemlisi ciddiyetten uzak itham ve isnatlarla yapıldığı kimi durumlarda da başvuru hakkının kötüye kullanıldığı söylenebilir. Özellikle kanun yolu başvurusuna konu kararla ilgili olmayan, davanın taraflarını yahut da yargılama mercilerini doğrudan hedef alan ve saldırgan bir dille yapılan kanun yolu istemleri hak arama özgürlüğünün kötüye kullanılması olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda kanun yoluna başvuran kişiler tarafından sunulan dilekçelerin içerikleri ve metinlerin kaleme alınış tarzı ve üslupları büyük bir öneme sahiptir.
Bu çerçevede konuya ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) karar ve yaklaşımlarının da incelenmesinde yarar olduğu düşünülmektedir.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Başvuru hakkının kötüye kullanılması” kenar başlıklı 51. maddesinde “Bireysel başvuru hakkını açıkça kötüye kullandığı tespit edilen başvurucular aleyhine, yargılama giderlerinin dışında, ayrıca ikibin Türk Lirasından fazla olmamak üzere disiplin para cezasına hükmedilebilir.” düzenlemesine yer verilmiştir. Anılan maddede bu durumda başvurunun reddedileceği yönünde açık bir hüküm bulunmamaktadır. Buna karşılık Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 83. maddesinde “Başvurucunun istismar edici, yanıltıcı ve benzeri nitelikteki davranışlarıyla bireysel başvuru hakkını açıkça kötüye kullandığının tespit edilmesi hâlinde incelemenin her aşamasında başvuru reddedilir…” şeklinde sarih bir düzenleme yapılmıştır.
AYM, bir kararında “medeni ve meşru eleştiri sınırları saklı kalmak kaydıyla bireysel başvuru amacıyla bağdaşmayacak surette hakaret, tehdit veya tahrik edici bir üslup kullanılması” halini de başvuru hakkının kötüye kullanıldığı durumlardan biri olarak ifade etmiştir (S.Ö., B. No: 2013/7087, 18/9/2014, § 29). AYM bu kapsamda verdiği bir başka kararda ise başvurucunun sunduğu ve doğrudan Bireysel Başvuru Bürosu Raportörünü muhatap alan dilekçesinde “kendisine bildirilen idari eksikliklerin başvurusunun reddedilmesi için ‘uydurulan bahaneler’ olduğunu belirterek ‘… ben elimde olan tüm belgeleri fotokopi-orjinal demeden size gönderiyorum. Gerisi sizin sütünüzün kalitesine kalmış.’ şeklinde dilekçenin yazılış gayesini aşan, yakışıksız ve saldırgan ifadeler kullanıldığı” değerlendirmesiyle başvuru hakkının kötüye kullanıldığı sonucuna ulaşmış ve başvurunun reddine karar vermiştir (Osman Sandıkçı, B. No: 2013/6297, 10/3/2016).
AİHM de başvuranın Mahkeme ile yazışmalarında, davalı hükûmete, hükûmet temsilcisine, davalı devletin makamlarına, bizzat mahkemeye, mahkemenin yargıçlarına veya mahkeme yazı işleri müdürlüğü mensuplarına karşı kırıcı, tehditkâr, tahkir veya tahrik edici bir dil kullanması hâlinde başvuru hakkının kötüye kullanılmış olacağını kabul etmektedir (Řehák/Çek Cumhuriyeti (k.k.), B. No: 67208/01, 18/5/2004; Duringer ve diğerleri ve Grunge/Fransa (k.k.), 61164/00 B. No: 18589/02, 4/2/2003). 
Yapılan bu açıklamalar karşısında somut olayda davalı tarafından sunulan karar düzeltme istemli dilekçe içeriğinde yer alan ifadelerin medeni ve meşru bir eleştiri sınırında olup olmadığının irdelenmesi ve buna göre davalının karar düzeltme kanun yoluna başvuruda bulunurken başvuru hakkını kötüye kullanıp kullanmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
Davalı, dilekçesinde; istemine konu olan Yargıtay kararının “görevi kötüye kullanma suretiyle”, “karşı tarafı kazandırmak için”, “uydurukçulukla”, “hileyle” ve “torpille” verildiği; Heyetin “torpil ve dalavere ile” karar verdiği yönünde ibareler kullanmıştır. Davalı ayrıca “…’da adamları bulunan işgalcilerin haklı çıkartılması için şapkadan tavşan çıkarırcasına karar yazıldığı” yönünde de bir ifadede bulunmuştur. Bununla da yetinmeyen davalı, bu kararın hemşerisi olan bazı hâkimlerin ve yine bazı siyasetçilerin ve FETÖ/PDY ile irtibatı nedeniyle meslekten çıkarılan eski yargı mensuplarının etkisiyle verildiği şeklinde de ithamlarda bulunmuştur. Yine dilekçede yer alan “…bozma kararının içine hilenin monte edilmesiyle hâkimlik yapılmaz … temiz aile çocuklarının yazdığı yanlış kararın karar düzeltme aşamasında düzeltileceğine inanmak isterim, şu an çok iyi anlıyorum ki insanlar neden suç işler, niçin hapis yatar, niçin terörist olur, niçin intihar bombacısı olur…” şeklindeki açıkça tehdit ve tahkir içerikli ifadeler doğrudan Dairemiz Heyetini hedef almaktadır.
Davalının bir kısım içeriğine ver verilen söz konusu dilekçesi, aleyhine olduğunu düşündüğü bir kararın kanun yolu aşamasında lehine değiştirilmesi ve karardaki olası hata ve yanlışların düzeltilmesi amacına hizmet eder bir nitelikte değildir. Aksine anılan dilekçe, doğrudan isteme konu kararı veren Dairemizin Sayın Başkan ve Üyelerini hedef alan son derece yakışıksız, saldırgan, tahrik edici bir üslupla kaleme alınmıştır. Böyle bir dilekçe, hukuki bir istemin dile getirilmesini değil, hak arama özgürlüğü adı altında Yüksek Mahkeme üyelerine karşı tehdit ve hakarette bulunma iradesini ortaya koyan ve bu yönüyle kanun yoluna başvuru hakkının ağır ve açık bir şekilde kötüye kullanıldığını gösteren bir vesika olarak tanımlanabilir. Bu itibarla somut olayda davalının karar düzeltme kanun yoluna başvuru hakkını kötüye kullanması nedeniyle karar düzeltme isteminin reddine karar verilmesi gerekmektedir.
Dolayısıyla Dairemiz Sayın Çoğunluğunun davalının karar düzeltme istemini içeren dilekçesinin HMK’nin 32. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca geri çevrilmesine ve kendisine yeniden süre verilmesine dair kararının somut olayın özelliklerine uygun olmadığı düşüncesindeyim. Zira kanaatimce, burada yargı mercilerine anılan maddede ifade edildiği üzere “okunamayan veya uygunsuz yahut ilgisiz olan dilekçe” verilmesi söz konusu değildir. Eldeki davada, davalının sunduğu dilekçenin burada ifade edilen “uygunsuz”luk sınırının çok daha ötesinde, saldırgan bir üsluba ve içeriğe sahip olduğu; bunun da kanun yoluna başvuru hakkının kötüye kullanılması niteliğinde olduğu, bu sebeple de karar düzeltme isteminin reddedilmesi gerektiği değerlendirmesiyle Sayın Çoğunluğun görüşüne katılmıyorum. 10.11.2022