YARGITAY KARARI
DAİRE : Ceza Genel Kurulu
ESAS NO : 2020/359
KARAR NO : 2023/539
KARAR TARİHİ : 18.10.2023
İtirazname No : 2019/130570
KARARI VEREN
YARGITAY DAİRESİ : (Kapatılan) 16. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ :Ağır Ceza
SAYISI : 125-503
I. HUKUKÎ SÜREÇ
Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan sanık …’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/3 ve 220/6. maddeleri yollamasıyla aynı Kanun’un 314/2, 220/6, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi, TCK’nın 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 7 yıl 2 ay 7gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 27.09.2012 tarihli ve 125-503 sayılı hükmün, temyiz kanun yoluna başvurulmaması üzerine 05.10.2012 tarihinde kesinleştiği,
Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce 11.12.2019 tarih ve 94660652-105-21-4262-2019 sayı ile, “…sanığa atılı örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun cezasının alt sınırı itibariyle zorunlu müdafii tayinini gerektirdiği,” görüşü ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben kanun yararına bozma isteminde bulunulduğu,
Talebin gönderildiği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 24.12.2019 tarihli ve 130570 sayılı kanun yararına bozma talebi ile Yerel Mahkemenin mahkûmiyet kararının kaldırılması talebini içeren kanun yararına bozma talebi ile dosyanın gönderildiği Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 14.02.2020 tarih ve 543-1436 sayı ile kanun yararına bozma isteğinin CMK’nın 309. maddesi uyarınca reddine karar verilmiştir.
II. İTİRAZ SEBEPLERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 26.06.2020 tarih ve 130570 sayı ile;
“… 5271 sayılı CMK’nın ‘Müdafiin Görevlendirilmesi’ başlıklı 150. maddesinde;
‘(1) Şüpheli veya sanıktan kendisine bir müdafi seçmesi istenir. Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir.
(2) Müdafii bulunmayan şüpheli veya sanık; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir.
(3) Üst sınırı en az beş yıl hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada ikinci fıkra hükmü uygulanır.
(4) Zorunlu müdafilikle ilgili diğer hususlar, Türkiye Barolar Birliğinin görüşü alınarak çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.’ hükmü yer almaktadır.
5271 sayılı CMK’de savunma hakkı konusunda oldukça hassas davranılmış, bunun bir sonucu olarak da isteğe bağlı müdafiliğin yanında, bazı hâllerde zorunlu müdafilik benimsenmiştir. Şüpheli veya sanığın müdafisi aracılığıyla savunulması hususunda tercih yapma imkânına sahip olduğu hâllerde görev yapan müdafi ihtiyari müdafi, görevlendirilmesi hususunda şüpheli veya sanığın iradesinin önem taşımadığı hâllerde görev yapan müdafi ise zorunlu müdafidir. Görüldüğü gibi müdafinin zorunlu veya ihtiyari olması, şüpheli veya sanığın istemine ya da istemi olup olmadığına bakılmaksızın yani iradesi dikkate alınmadan atanıp atanmadığına bakılarak belirlenmektedir (Kunter-Yenisey-Nuhoğlu, s. 409; Centel-Zafer, s. 187; Yurtcan, s.192; Kocaoğlu, s.120.).
1412 sayılı CMUK, kişisel savunmada kural olarak ihtiyari müdafilik sistemini benimsemiş ve sınırlı bazı hâllerde zorunlu müdafilik sistemini getirmişken; 5271 sayılı CMK’da zorunlu müdafilik sistemini, önemli ölçüde genişletmiştir. 5271 sayılı CMK’ye göre; müdafisi bulunmayan şüpheli veya sanığın, çocuk, kendini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olması (150/2. md.), soruşturma veya kovuşturma konusu suçun cezasının alt sınırının beş yıldan fazla hapis cezasını gerektirmesi (150/3. md.), resmî bir kurumda kusur yeteneğinin araştırılması için gözlem altına alınmasına karar verilecek olması (74/2. md.), tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilmesi (101/3. md.), davranışları nedeniyle, hazır bulunmasının duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini tehlikeye sokacağı anlaşılan sanığın yokluğunda duruşma yapılması (204/1. md.) ve kaçak sanık hakkında duruşma yapılması (247/4. md.) hâllerinde, şüpheli veya sanığın istemi bulunmasa hatta açıkça müdafi istemediğini beyan etse bile müdafi görevlendirme zorunluluğu bulunmaktadır. 5271 sayılı CMK’nin 150/3. maddesinin yürürlüğe giren ilk şeklinde üst sınırı en az beş yıl hapis cezasını gerektiren suçlar bakımından zorunlu müdafi görevlendirilmesi kabul edilmiş iken, 19.12.2006 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle bu süre ‘alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren’ şeklinde değiştirilmiştir.
5271 sayılı Kanun’un ‘Duruşmada hazır bulunacaklar’ başlıklı 188. maddesinin birinci fıkrası;
‘Duruşmada, hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve Kanunun zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafiin hazır bulunması şarttır’ şeklinde düzenlenmiş olup, Kanun’un zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafinin karar oturumu dâhil tüm oturumlarda hazır bulunması şart koşulmuştur.
5271 sayılı CMK’nın 216. maddesi ise;
‘(1) Ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanunî temsilcisine verilir.
(2) Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcisinin açıklamalarına; sanık ve müdafii ya da kanunî temsilcisi de Cumhuriyet savcısının ve katılanın veya vekilinin açıklamalarına cevap verebilir.
(3) Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir’ şeklinde düzenlenmiştir.
1412 sayılı CMUK’un 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308. maddesinin 5. fıkrası ile 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nin hukuka kesin aykırılık hâllerini düzenleyen 289. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi uyarınca, Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması durumunda da hukuka kesin aykırılık hâli bulunduğu kabul edilmiştir.’
Somut olayda, sanık … 17.02.2011 tarihinde tutuklanmış, 24.02.2011 tarihinde tutuklu olarak hakkında kamu davası açılmış, tutuklu olmasına ve alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçtan hakkında dava açılmasına rağmen 02.03.2011 tarihinde düzenlenen tensip tutanağında sanığa müdafi tayin edilmesi için Baro Başkanlığına yazı yazılmamış, Mahkemece yapılan 13 oturumda sanık tutuklu bulunmasına, iddia makamının dört celse tekrarladığı esas hakkındaki mütalaasında sanığın alt sınırı beş yıldan fazla olacak şekilde TCK’nin 314/2 ve 3713 sayılı Kanun’un 5. maddeleri uyarınca cezalandırılmasını talep etmesine rağmen zorunlu müdafiinin savunma yardımından yararlandırılmamış, tutukluluğun devamına ilişkin ara kararlar atanacak sanık müdafine tebliğ edilmemiş ve 27.09.2012 tarihinde örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçundan 7 yıl 2 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Verilen mahkûmiyet hükmü ile birlikte sanığın tutukluluk halinin devamına karar verilmiş, anılan karar sanığın yüzüne tefhim edilmiş ve süresi içinde temyiz edilmediğinden kesinleştirilmiştir. Hükmün kesinleşmesine müteakip hükümlü olan … 15.10.2018 tarihli yazılı talebinde yargılamanın hiçbir aşamasında avukat desteği alamadığını, ekonomik durumu olmadığından avukat tutamadığını, yargılama sürecinde savunma hakkından yoksun kaldığını belirterek anılan kararın CMK’nın 309. maddesi uyarınca kanun yararına bozulmasını istemiştir. Yüklenen suçun alt sınırı itibarıyla ve sanığın tutuklu olması da dikkate alınarak 5271 sayılı Kanun’un zorunlu müdafiliği kabul ettiği suçtan tutuklu olarak yapılan yargılamada, CMK’nın 289/1-e maddesindeki emredici hüküm uyarınca duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken sanık müdafisinin yokluğunda yargılama yapılarak hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır. Kanun yararına bozmaya konu talebi inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesinin güncel içtihatı da benzer yönde gelişmiştir. Başsavcılığımız ile Yüksek Daire arasındaki uyuşmazlık, anılan hukuka aykırılığın kanun yararına bozma yoluyla giderilip giderilemeyeceğinin belirlenmesine yöneliktir.
Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 27.09.2012 tarihli ve 125-503 sayılı kararında yapılan kanuna aykırılığın, ülke sathında uygulama birliğine ulaşılmasını sağlamak amacıyla giderilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Kaldı ki 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesinin 4. fıkrasının (b) bendinde ‘Mahkûmiyete ilişkin hükmün … savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ait olması’ hali açıkça düzenlenmiştir. Bunun yanı sıra anılan hukuka aykırılığın giderilmemesi halinde CMK’nın 150/2-3, 101/3 ve 188/1. maddelerine aykırı kurulan hüküm ile birlikte hükümlü haline gelen …’ın temel hak ve özgürlüklerinden yoksun kalacağı hususunda da bir tereddüt bulunmamaktadır. Bu nedenlerle ihbarnameye konu hukuka aykırılığın kanun yararına bozma yoluyla giderilmeye elverişli bir aykırılık olduğu, ülke sathında uygulama birliğine ulaşılabilmesi için bu tür hükümlerin kanun yararına bozulmasında zorunluluk bulunduğu anlaşıldığından anılan hükmü inceleyen Yüksek Dairece, ihbarname içeriğinde belirtilen kanun yararına bozma talebi kabul edilerek anılan kararın 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesinin 4. fıkrasının (b) bendi uyarınca kanun yararına bozulmasına karar verilmesi gerektiği,” görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 10.07.2020 tarih ve 4536-3648 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır
III. UYUŞMAZLIK KONUSU
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; hakkında verilen mahkûmiyet hükümleri 05.10.2012 tarihinden kesinleşen ve alt sınırı 5 yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçtan yargılanan sanığa; duruşmada müdafi tayin edilmemesinin savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
IV. OLAY VE OLGULAR
İncelenen dosya kapsamından;
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 20.01.2012 ve 24.02.2012 tarihli iddianameleri ile sanık …’ın terör örgütünün talimat ve çağrısı üzerine yasa dışı slogan atan grup ile bütünleşerek güvenlik güçlerine karşı taş atan grup içerisinde yer alıp taşlı saldırıda bulunduğu belirtilerek, sanığın silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, görevi yaptırmamak için direnme, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 32. maddesine muhalefet etme ve silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından cezalandırılması talebiyle açılan kamu davasının yapılan yargılamasında Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 27.09.2012 tarihli kararı ile sanığın atılı tüm suçlardan mahkûmiyetine karar verilerek sanığa tefhim edilmiş olup müdafisi bulunmayan sanığın kararı temyiz etmemesi nedeniyle hükümlerin 05.10.2012 tarihinde kesinleştiği,
Sanık …’ın Adalet Bakanlığına göndermiş olduğu 15.10.2018 tarihli dilekçesinde; yargılamanın hiçbir aşamasında müdafi yardımından yararlanamadığını, ekonomik sıkıntıları olmasına rağmen tarafına müdafi görevlendirilmediğini, savunma hakkının kısıtlandığını, yargılamasını yapan hakimler hakkında FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma suçundan soruşturma yapılması nedeniyle verilen kararın güvenilir ve hukuka uygun olmadığını belirterek kanun yararına bozma isteminde bulunduğu,
Anlaşılmaktadır.
V. GEREKÇE
A. Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Hukuki Açıklamalar
3713 sayılı Kanun’un 3. maddesinde doğrudan terör suçları, 4. maddesinde de dolaylı terör suçları düzenlenmiştir.
18.07.2006 tarihli ve 26232 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5532 sayılı Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 17. maddesiyle, terör örgütünün tanımını yapan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun birinci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları yürürlükten kaldırılmış; madde gerekçesinde, Türkiye’nin de taraf olduğu Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (a) bendine uygun olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüt tanımlaması yapıldığı için, Terörle Mücadele Kanunu’nda ayrıca örgüt tanımlaması yapılmasına gerek görülmediği belirtilmiştir.
TCK’nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendine göre örgüt mensubu suçlu; suç işlemek için örgüt kuran, yöneten, bu örgüte katılan veya örgüt adına suç işleyen kişidir.
TCK’nın “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlıklı 220. maddesinde;
“(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.
(2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Örgütün silâhlı olması hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.
(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur…” hükmüne yer verilmiştir.
3713 sayılı Kanun’un “Terör örgütleri” başlıklı 7. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.” hükmü ile TCK’nın 314. maddesine atıf yapılmıştır.
TCK’nın 314. maddesinde tanımlanan “Silahlı örgüt” suçu ise;
“(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir.
5271 sayılı CMK’ya göre; müdafisi bulunmayan şüpheli veya sanığın; çocuk, kendini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olması (150/2. madde), soruşturma veya kovuşturma konusu suçun cezasının alt sınırının beş yıldan fazla hapis cezasını gerektirmesi (150/3. madde), resmî bir kurumda kusur yeteneğinin araştırılması için gözlem altına alınmasına karar verilecek olması (74/2. madde), tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilmesi (101/3. madde), davranışları nedeniyle hazır bulunmasının duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini tehlikeye sokacağı anlaşılan sanığın yokluğunda duruşma yapılması (204/1. madde) ve kaçak sanık hakkında duruşma icra edilmesi (247/4. madde) hâllerinde şüpheli veya sanığın istemi bulunmasa, hatta açıkça müdafi istemediğini beyan etse bile müdafi görevlendirme zorunluluğu bulunmaktadır
Uyuşmazlık konusunun çözümlenmesi için 5271 sayılı CMK’nın “Müdafiin görevlendirilmesi” başlıklı 150. maddesinin ayrıca ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 150. maddesi;
“(1) Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi hâlinde bir müdafi görevlendirilir.
(2) Şüpheli veya sanık onsekiz yaşını doldurmamış ya da sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malûl olur ve bir müdafii de bulunmazsa istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir.
(3) Üst sınırı en az beş yıl hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada ikinci fıkra hükmü uygulanır.” biçiminde iken,
19.12.2006 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun’un 21. maddesi ile;
“(1) Şüpheli veya sanıktan kendisine bir müdafi seçmesi istenir. Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir.
(2) Müdafii bulunmayan şüpheli veya sanık; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir.
(3) Alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada ikinci fıkra hükmü uygulanır.
(4) Zorunlu müdafilikle ilgili diğer hususlar, Türkiye Barolar Birliğinin görüşü alınarak çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” şeklinde değiştirilmiştir.
Maddenin birinci fıkrasında isteğe bağlı müdafilik hüküm altına alınmış; ikinci fıkrasında çocuklara, kendisini savunamayacak derece malul olanlara veya sağır ve dilsizlere istemi aranmaksızın müdafi görevlendirilmesi gerektiği belirtilmiş; üçüncü fıkrada ise alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda müdafi görevlendirilmesinin zorunlu olduğu hükme bağlanmıştır.
Öte yandan, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda müdafi bulundurulmasının zorunlu olduğu hâllerden biri Kanun’un 101/3. maddesinde yer almıştır.
Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, kanun yararına bozma kanun yoluna ilişkin hükümlerin de açıklanması gerekmektedir.
5271 sayılı CMK’nın “Olağanüstü Kanun Yolları” başlıklı üçüncü kısmında yer alan kanun yararına bozma Kanun’un 309. maddesinde; “ (1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir.
(2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir.
(3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar.
(4) Bozma nedenleri:
a) 223 üncü maddede tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir.
b) Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilir. Bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz
c) Davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez.
d) Hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmeder.
(5) Bu madde uyarınca verilen bozma kararına karşı direnilemez.” şeklinde düzenlenmiş olup;
Maddenin gerekçesi ise özetle; “Maddeye göre, hâkim veya mahkemece verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık olduğunu öğrenen Adalet Bakanı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini açıklayarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirilecektir
Olağanüstü temyiz de denilen bu kanun yoluna, istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş bulunan kararlarda, gerek maddî hukuka ve gerek usul hukukuna ilişkin aykırılıkların giderilmesi için başvurulabilir.
Böylece kanunun eşit uygulanması ve sanığın aleyhine olmamak koşuluyla, hukuka aykırılıkların, toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi amaçlanmıştır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanınca bildirilen nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtay ceza dairesine verir…” olarak ifade edilmiştir.
Kanun yararına bozma, hakim veya mahkemeler tarafından verilen ve istinaf ve temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar ve hükümlerdeki gerek maddi hukuka ve gerekse usul hukukuna ilişkin hukuka aykırılıkların giderilmesi için, kural olarak Adalet Bakanlığı, istisnai durumlarda da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından başvurulan olağanüstü kanun yollarından birisidir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanlığının kendisine ilettiği kararın kanun yararına bozulması için Yargıtayın ilgili ceza dairesine başvurur. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda ilk önce olağan kanun yolları (itiraz, istinaf, temyiz), daha sonra da olağanüstü kanun yolları (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi, kanun yararına bozma, yargılamanın yenilenmesi) düzenlenmiştir. Henüz kesinleşmemiş olup olağan kanun yolunun açık olduğu karar veya hükümler aleyhine kanun yararına bozma yoluna başvurulamaz. Ancak verildiği anda kesin olan veya olağan kanun yoluna başvurulmaksızın kesinleşen karar veya hükümler aleyhine bu kanun yoluna başvurulabilir. Bu kanun yolunda önemli olan hem maddi hukuka hem de yargılama hukukuna ilişkin aykırılıkların karar veya hükümlerin verildiği anda mevcut olmasıdır. Hükümden sonra ortaya çıkan veya hüküm verilinceye kadar mahkemenin bilgisine sunulmamış olup da daha sonradan belirtilen nedenlere dayanılarak kanun yararına bozma talebinde bulunulamaz.
Kanun yararına bozma kararları sanık lehine ve aleyhine sonuç doğurabilir. Bu olağanüstü kanun yolu sonucunda verilen kararların sanık aleyhine sonuç doğurmayacağına ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. Takdir hakkının yanlış ve hatalı kullanılması sonucu meydana gelen hukuka aykırılıklar ile soruşturmanın eksik yapılması sonucu oluşan hukuka aykırılıklar, kanun yararına bozma kanun yolunun olağanüstü ve sınırlı olması nedeniyle, bu kanun yolunun konusu yapılamaz. Yine tüm kanıtların derlenip değerlendirilmesi sonucu verilen kararlar ile ilgili olarak kanıtların takdir ve değerlendirilmesinde yanılgıya düşülmesi ya da eksik yapılan kovuşturma sonucu karar verilmesi ve hükmün kesinleşmesinden sonraki kanun değişiklikleri lehe olduğundan dolayı kanun yararına bozmanın konusunu teşkil etmezler.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.02.2008 tarihli ve 19-31 sayılı kararında da belirtildiği üzere, kanun yararına bozma yöntemi, karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkların toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi ve ülke genelinde uygulama birliğini sağlama amacıyla başvurulan bir yol olup, ayrıca kesin hükmün otoritesinin korunması zorunluluğu bulunmaktadır.
CMK’nın 309. maddesi uyarınca hâkim veya mahkemece verilip istinaf ya da temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerde, maddi hukuka veya muhakeme hukukuna ilişkin hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması talebini, kanuni nedenlerini açıklayarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecektir. Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da hükmün veya kararın bozulması talebini içeren yazısına bu nedenleri aynen yazarak Yargıtay ilgili ceza dairesine verecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtayca yerinde görülmesi hâlinde karar veya hüküm kanun yararına bozulacak, yerinde görülmezse talep reddedilecektir.
Böylece ülke genelinde uygulama birliği sağlanacak, hâkim ya da mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıklar, toplum ve kişiler açısından hukuk yararına giderilmiş olacaktır.
Bozma sonrası yapılacak işlemler ve bu işlemleri gerçekleştirecek merciler ile bozma kararının etkileri ise, bozulan hüküm veya kararın türü ve bozma nedenlerine göre ayrım yapılarak maddenin 4. fıkrasında ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
Bozma nedenleri;
CMK’nın 223. maddesinde tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, 309. maddenin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca; kararı veren hâkim veya mahkemece gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verilecektir. Bu hâlde yargılamanın tekrarlanması yasağına ilişkin kurallar uygulanamayacağı gibi, davanın esasını çözen bir karar bulunmadığı için verilecek hüküm veya kararda, lehe ve aleyhe sonuçtan da söz edilemeyecektir.
Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin olması hâlinde ise, anılan fıkranın (b) bendi uyarınca kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilecek, ancak bu hâlde verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacaktır.
Davanın esasını çözen mahkûmiyet dışındaki diğer hükümlerin bozulmasında ise (c) bendi uyarınca aleyhte sonuç doğurucu herhangi bir işlem yapılamayacağı gibi “tekriri muhakeme” yasağı nedeniyle kanun yararına bozma kapsamında yeniden yargılama da gerekmeyecektir.
4’üncü fıkranın (d) bendi gereğince bozma nedeninin hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektirmesi hâlinde, cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektirmesi hâlinde ise bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesince doğrudan hükmedilecektir. Bu halde de yargılamanın tekrarlanması yasağı bulunduğundan, Yargıtay ceza dairesince hükmün bozulması ile yetinilmeyip, gereken kararın doğrudan ilgili daire tarafından verilmesi gerekmektedir.
Kanun yararına başvuru nedeniyle yapılan inceleme sırasında, Adalet Bakanlığının istem yazısında ileri sürülmeyen ve sonuca etkili bulunan başkaca hukuka aykırılıklar görüldüğünde, bu yönlerden de başvuruda bulunulmasını sağlamak bakımından Adalet Bakanlığına ihbarda bulunulması, ihbar üzerine başvuruda bulunulması hâlinde ise tüm hukuka aykırılıkların bir defada giderilmesi gerekmektedir.
Ceza Genel Kurulunun 29.09.2009 tarihli ve 177-210 sayılı kararında da vurgulandığı üzere kanun yararına başvurulan ve olağanüstü temyiz denilen kanun yolunda geçerli “istekle bağlılık kuralı” gereği, isteme konu edilmeyen hüküm ve hukuka aykırılıklar, kanun yararına bozma konusu yapılamayacaktır. Burada aranması gereken, bizzat istem yazısına konu edilen hüküm, buna ilişkin ileri sürülen aykırılık olgusu ve sebepler ile bağlılıktır.
Ayrıca ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 29.03.2011 tarihli ve 257-29 sayılı kararında vurgulandığı üzere; 647 sayılı Kanun’un 4. maddesi uygulanmak suretiyle tayin edilen sonuç adli para cezasının miktarına bakılmaksızın, maddede yer alan; “Bu hükmün uygulanması kanun yollarına başvurmada engel teşkil etmez.” biçimindeki düzenleme uyarınca temyiz yeteneği bulunmakta ise de benzer düzenlemeye yer verilmemesi nedeniyle TCK’nın 50 veya 52. maddeleri uygulanmak suretiyle hükmolunan ve başkaca bir hak kısıtlaması doğurmayan 2.000 TL’ye kadar (2.000 TL dâhil) adli para cezasına ilişkin mahkûmiyet hükümleri kesin nitelikte olup bu hükümlere karşı temyiz yasa yoluna başvurulamaz.
Bu aşamada, Anayasa Mahkemesinin 23.07.2009 tarihli ve 65–114 sayılı iptal kararının 07.10.2010 tarihinde yürürlüğe girmiş olması karşısında, anılan karardan önce verilen kesin nitelikteki hükümlerin de bu karar kapsamında temyizinin olanaklı hâle gelip gelmediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir.
Usul kanunlarının zaman bakımından uygulanmasında asıl olan, aksi kanunlarda açıkça düzenlenmiş olmadıkça derhal uygulama ilkesidir.
Bu ilkenin sonucu olarak da;
“1- Usul işlemlerinin, mutlaka yürürlükteki yasaya göre yapılması,
2- Yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemlerin, sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle geçerliliğini yitirmeyeceği,
3- Yeni yasanın yürürlüğünden sonra yapılması gereken usul işlemlerinin ise yeni yasaya tabi olacağı,
4- Yeni yasanın uygulanmasında sanığın leh veya aleyhine sonuç doğurmasına bakılmayacağı” şeklindeki Ceza Genel Kurulunun 30.09.2003 tarihli ve 226–229, 27.01.2004 tarihli ve 3–14 sayılı kararları ile “iptal kararları geriye yürümez.” şeklindeki Anayasa’nın 153. maddesinin 5. fıkrasının açık hükmü karşısında; hükmün kesin nitelikte olup olmadığının, iptal kararıyla ortaya çıkan yeni duruma göre değil, verildiği dönemdeki usul hükümlerine göre belirlenmesi gerekmektedir.
B. Somut olayda hukuki nitelendirme;
Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, görevi yaptırmamak için direnme, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 32. maddesine muhalefet etme ve silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından cezalandırılması talebiyle hakkında kamu davası açılan sanık …’ın, soruşturma aşamasında 21.02.2011 tarihinde alınan ifadesinde avukat bulunmasını istediğinden sanığın müdafii eşliğinde savunmasının alındığı, kovuşturma aşamasında Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılamasının 26.04.2011 tarihli ilk celsesinde ise yasal hakların anladığını, savunmasını bizzat kendisinin yapacağını, müdafi talep etmediğini beyan ettiği, Mahkemenin 27.09.2012 tarihli kararı ile atılı tüm suçlardan mahkûmiyetine karar verilerek sanığa tefhim edildiği, sanığın kararı temyiz etmemesi nedeniyle hükümlerin 05.10.2012 tarihinde kesinleştiği,
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.02.2008 tarihli ve 19-31 sayılı kararında da belirtildiği üzere, kanun yararına bozma yöntemi, karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkların toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi ve ülke genelinde uygulama birliğini sağlama amacıyla başvurulan bir yol olup ayrıca kesin hükmün otoritesinin korunması gerektiği, sanık …’ın Adalet Bakanlığına göndermiş olduğu 15.10.2018 tarihli dilekçesinde; yargılamanın hiçbir aşamasında müdafi yardımından yaralanamadığını belirttiği ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 25.9.1992 tarihli Croissant –Almanya kararında müdafi seçimini sanık bakımından mutlak bir hak olarak da görmeyip müdafi tayininin Sözleşme’nin 6/3-c hükmüne aykırı bulmadığı, Kurulumuzca müdafi bulunmasına ilişkin sonradan kararlar alınmış ise de bu kararların Ceza Genel Kurulunun 30.09.2003 tarihli ve 226–229, 27.01.2004 tarihli ve 3–14 sayılı kararları kapsamında usul hüküm ve kararlarında zaman bakımından derhal uygulama ilkesi de gözetildiğinde sanığın savunma hakkının ihlal edilmediğine karar verilmelidir.
Bu itibarla, haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 18.10.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.