Yargıtay Kararı Ceza Genel Kurulu 2020/450 E. 2021/646 K. 16.12.2021 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : Ceza Genel Kurulu
ESAS NO : 2020/450
KARAR NO : 2021/646
KARAR TARİHİ : 16.12.2021

Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 8. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 417-730
Sanık … hakkında iftira ve kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçlarından açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında … 24. Asliye Ceza Mahkemesince 05.06.2013 tarih ve 308-561 sayı ile verilen görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği … 2. Asliye Ceza Mahkemesince 17.04.2014 tarih ve 335-61 sayı ile davanın düşmesine karar verilmiştir.
Hükümlerin katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 16.10.2017 tarih ve 10675-11374 sayı ile;
“5187 sayılı Basın Kanunu’nun 2-ı maddesindeki; ‘eser sahibinin, süreli veya süresiz yayının içeriğini oluşturan yazıyı veya haberi yazanı, çevireni veya resmi ya da karikatürü yapanın olduğu’ ve aynı Kanun’un 11/2. maddesindeki; ‘süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur.’ hükümleri birlikte değerlendirildiğinde; dava konusu haberin Yeni Akit Gazetesi’nin 06.01.2012 tarihli nüshasının 11. sayfasında yer aldığı ve sanık …’un beyanlarının haberleştirildiği dolayısıyla sanığın eser sahibi olmadığı anlaşılmakla söz konusu Kanun maddesinin 26/1. maddesinde yer alan dava sürelerinden yararlanmaması gerektiğinin gözetilmemesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Bozmaya uyan … 2. Asliye Ceza Mahkemesince 26.12.2018 tarih ve 284-568 sayı ile sanığın her iki suçtan beraatine karar verilmiş, bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 02.07.2019 tarih, 10110-9225 sayı ve oy çokluğuyla;
“Sanığın olay tarihinde Genel Kurmay Başkanı olan katılan …’un oğlunun arkadaşlık ettiği kişinin durumundan hareketle silahlı terör örgütünü koruduğu, kamplara operasyon yaptırmadığı, bu kamplardaki teröristlerin güçlenerek KCK adı altında şehir yapılanmalarına gittiği, bu kamplardan kentlere gönderilen teröristlerin kent ortasında bomba patlatıp uzman çavuşlarımızı şehit ettiği, bunun müsebbibinin katılan … olduğu şeklinde toplumdaki itibarını sarsacak ve kişilik haklarını ihlal edecek şekilde yayınlanacağını bilerek röportaj verdiği; bu röportajında ileri sürdüğü iddialardan dolayı katılan hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını veya idari bir yaptırıma maruz kalmasını sağlamak amacıyla hareket etmediği anlaşılan sanığın eyleminin bir bütün olarak katılana hakaret niteliğinde olduğu anlaşılmakla hakaret suçundan mahkûmiyet hükmükurulması gerektiğinin gözetilmemesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiş,
Daire Üyeleri … ve …; “Mahkemece sanık hakkında müsnet suçtan sanığın beyanlarının ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı gerekçesiyle suç oluşturmayacağından beraatine karar verilmiştir. Mahkemenin kararı kanaatimizce isabetli ve yerindedir. Sanığın beyanları gazetecilik faaliyetleri kapsamında olup verdiği bir röportaj sırasında ifade ettiği bilgi açıklamaları mahiyetindedir.
AİHS’nin 10. maddesinde ifade özgürlüğü düzenlenmiştir. AİHM 1976 tarihli Handyside-Birleşik Krallık kararında; ‘İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel taşlarından biri olup bu özgürlüğün olmadığı bir toplumu demokratik olarak nitelendirmek mümkün değildir. İfade özgürlüğü bir toplumun ilerlemesinin ve her insanın gelişiminin temel koşullarından biridir. Bu fikirler toplum tarafından hoş görülmeyen, şok edici, rahatsız edici, beğenilmeyen görüş ve düşüncelerin de özgürce ifadesini kapsar. Bu durum demokratik bir toplumun olmazsa olmazları olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir.’ ifadelerine yer verilmiştir.
İfade özgürlüğü bilgi ve fikir alma ve verme özgürlüğünü de kapsamaktadır. Fotoğraflar, tıbbi sırlar, mülakat görüşmelerindeki olgusal ifadeler de bilgi ve fikir kapsamındadır.
İfade özgürlüğü ile basın özgürlüğü arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Zira basın özgürlüğü, ifade özgürlüğünü gerçekleştirmenin en önemli araçlarından biridir. Basın kavramının içerisine bir gazeteci ile yapılan mülakatın da girdiği gayet açık bir durum olup basın mensuplarının toplumu bilgilendirme görevlerinden dolayı ifade özgürlüğü konusunda daha geniş bir değerlendirmeye sahip olduğunun da kabulü gerekir.
İfade özgürlüğü konusunda hükûmete karşı yapılacak eleştiriler konusunda daha geniş bir takdir marjının olduğunun da kabulü gerekir. Zira yürütme organı içerisinde olup icracı makamlardaki şahısların yaptıkları icrai faaliyetler konusunda eleştiriye açık olmaları gerekir. Olayımızda da hükûmetin bir bürokratı mesabesindeki devlet yetkilisi olan katılanın da eleştirilirken bu takdir marjı çerçevesinde eleştirilmesi ve yapılacak sınırlamanın başka şahıslara göre daha dar tutulması gerekir.
Olayımızda sanığın yaptığı faaliyet gazetecilik faaliyeti niteliğinde olup basının bilgi verme kapsamında olduğu hususu göz ardı edilmemelidir. Olayımızda her ne kadar kullanılan ifadeler ve verilen haber rahatsız edici ve ciddi boyutlarda olsa da ifade özgürlüğü kapsamındadır. Nitekim röportajın yapıldığı tarihteki ülke konjonktörü de dikkate alındığında şehit olaylarının fazla olduğu ve terörün aşırı bir şekilde arttığı ortamda yapılan bu faaliyet basın faaliyeti ve ifadeyi ve düşünceyi açıklama kapsamında olup Mahkemece verilen beraat kararının onanması gerektiği,” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
… 2. Asliye Ceza Mahkemesi ise 17.12.2019 tarih ve 417-730 sayı ile bozma kararına direnerek önceki hükümler gibi sanığın her iki suçtan beraatine karar vermiştir.
Direnme kararına konu bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 25.08.2020 tarihli ve 34259 sayılı “onama” istekli tebliğnamesi ile dosya, 6763 sayılı Kanun’un 36. maddesi ile değişik CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 10.11.2020 tarih, 5515-18220 sayı ve oy çokluğuyla direnme kararı yerinde görülmeyerek Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire çoğunluğu ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık …’a atılı hakaret ve iftira suçlarının unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle 5187 sayılı Kanun’un 26/1. maddesinde muhakeme şartı olarak düzenlenen sürelerin sanık hakkında uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi gerekmektedir.
İncelenen dosya kapsamından;
Yeni Akit Gazetesi’nin 16.01.2012 tarihli nüshasının 11. sayfasında yayımlanan “…’tan …’a ağır suçlamalar” başlıklı … tarafından yazılan haber içeriğinde;
“… Org. … …’un oğlu … … ile PKK’lı … …’nın arkadaşlığına ilişkin çok konuşulacak iddialarda bulundu. …’yı …’un oğluyla ilgilenmesi için … adındaki bir PKK sorumlusunun görevlendiğini söyleyen …, …’un görev süresince oğlunun fotoğraflarının ve özel bilgilerinin odaya çıkmaması için PKK’ya göz yumduğunu öne sürdü.
CHP Genel Başkanı …’nun hapse atmaya çalıştığı yazar …, İnternet Andıcı soruşturması kapsamında tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral … …’un oğlu … … ile ‘Burhan’ kod adlı PKK’lı … …’nın arkadaşlığına ilişkin çok konuşulacak iddialarda bulundu. Oğul … ve … arasındaki samimi ilişkinin, asker-sivil onlarca masum insanın canına mal olduğunu gerekçeleriyle Akit’e anlatan…, Mart ayında piyasaya çıkacak olan ‘Paşaların Saltanatı’ isimli kitabında bunu etraflıca işleyeceğini söyledi.

… … ile …’nın samimi fotoğraflarının ilk 22 Temmuz_2010’da Vakit gazetesinde yayınlandığını hatırlatırken eski PKK sorumlularından … ismindeki eski bir hemşirenin, Kandil’den aldığı talimatla … …’yı …’dazengin çocuklarını, üst düzey ailelerin çocuklarını avlaması için görevlendirdiğini belirtti. PKK’nın burada akıllı bir strateji yürüttüğünü dile getiren …, …’nın durumuna dikkat çekerek, ‘Kimi hangi işte kullanacaklarını iyi biliyorlar. Şekli şemali düzgün olanları seçiyorlar.’ ifadelerini kullandı.

… …’un Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütttüğü dönemde oğlu …’ın bu fotoğraftarı ve özel bilgileri için PKK’ya göz yumduğunu öne süren … ‘… oğlunun durumu yüzünden PKK’ya ödün verdi. Örgütün Hakkari’ye 30 kilometre mesafede kurduğu Kavaklı, Armutlu kamplarına ve Kato Dağı eteklerindeki kampa göz yumdu. Dönemin yetkilileri bölgedeki idareciler ‘Tam zamanıdır. Operasyon yapalım.’ şeklinde ısrar ettikleri hâlde … buralara değil uçak helikopter dahi kaldırmadı. Sürekli zayiat veririrz. Bölge olumsuz’ bahanesini uydurdu. Maalesef … oğlunun durumunun ortaya çıkmaması için PKK’ya boyun eğdi.’ dedi.

Görev süresince ‘İçerideki Kandil’ olarak nitelendirilen kamplara müdahale etmeyen …’u ihanetle suçlayan … şöyle konuştu ‘… oğlundan dolayı PKK’nın şantajlarına boyun eğmiştir. Kavaklı, Armutlu ve Kato etrafındaki kampların güçlenmesine neden olmuştur. Başlangıçta 20-30 kişilik gruplarla kurulan bu kampların sayısı sonradan her biri beş yüze çıktı. Ve biz bu yüzden buralarda çok sayıda askerimizi şehit verdik. Ondan sonra bu kamplardaki teröristler güçlenerek KCK adı altında şehir yapılanmasına gittiler. Bu kamplardan kentlere gönderilen teröristler bomba patlattı. Kavaklı’da eğitilen hainler, Hakkari’de sokak ortasında uzman çavuşlarımızı enselerinden kurşun sıkarak infaz etti. Bunların müsebbibi … …’dur.’

Dönemin 1. … Komutanı Orgeneral …’un 13 Nisan 2009’da … Emniyetine yaptığı süpriz ziyaretin … …’nın evinde bulunan … …’un fotoğrafları ile ilgili olduğunu kaydeden …, ‘O günlerde … …’ya operasyon yapılmıştı. … 13 nisan’da emniyete gitti. … …, …’un kendisi için geldiğini zannediyor. Ancak …’un gayesi o fotoğrafların piyasaya çıkmaması. O nedenle … Emniyetine ricada bulunuyor. Zaten fotoğraflar o dönemde ortaya çıkmadı. … mahkemedeki ifadesinde bu konudan bahsediyor.’ diye konuştu.

Orgeneral … …’un Aralık 2009’da oğlu …’ın PKK’lı …’yla ilişkisinden bahseden bir kurmay albayı zorla emekli ettirdiğini iddia eden yazar …, ‘Karargahın önemli bir biriminde görevli kurmay albayı zorla Ayrancı’daki lojmanından bir gecede çıkararak emekli etti. Albay korkudan sesini çıkaramadı. Bu albayın kim olduğunu … … dönemin Genekurmay İstihbarat Daire Başkanı ve hatta o zaman Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Işık Koşaner çok iyi bilir. Hepsinin görüşü alınarak bu albay emekli edildi.’ şeklinde konuştu.

Candaş medyanın PKK’ya yardım ve yataklıktan 13 ay hapis yatan ve yargılanması süren … …’yı normal bir vatandaş olarak göstermeye çalıştığına dikkat çeken …, ‘Orgeneral …’un ricasının ardından … … büyük bir sessizlik içerisinde tutuklandı. 13 ay cezaevinde kaldı. … …’nın tahliye olmasını beraat olarak gösteriyorlar. … tahliye oldu ama hâlâ bu dava 3 yıldır devam ediyor. Dava daha bitmedi. …’nın sanki PKK’lı olmadığını göstermeye çalışıyorlar.’ değerlendirmesinde bulundu.” şeklinde olduğu,
Katılan … vekilinin … Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben düzenlendiği 27.01.2012 havale tarihli dilekçesi ile; sanık …’un 16.01.2012 tarihinde Yeni Akit isimli gazetenin 11. sayfasında yayımlanan röportajı nedeniyle eser sahibi … ile röportajı veren sanık … hakkında basın ve yayın yoluyla hakaret, iftira ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçlarını işledikleri iddiası ile şikâyetçi olduğu,
… Cumhuriyet Başsavcılığınca 07.03.2012 tarih ve 9530-8610 sayı ile; hakaret, iftira ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçlarının yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle olay tarihinde söz konusu gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü olan … ile haberi yazan … ve röportajı veren sanık … hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği,
28.03.2012 tarihinde tebliğ edilen bu karara karşı 04.04.2012 tarihinde katılan vekilince itiraz edilmesi üzerine … 2. Ağır Ceza Mahkemesince 18.06.2012 tarih ve 631 sayı ile; şikâyetçi ve şüphelilerin beyanları alınmadan eksik inceleme ile karar verildiği gerekçesiyle itirazın kabulüne ve kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılmasına karar verildikten sonra, … Cumhuriyet Başsavcılığınca eksik soruşturma tamamlanarak, 20.12.2012 tarih ve 61134-43446 sayı ile; hakaret, iftira ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçlarının yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle …, … ve sanık … hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği,
03.01.2013 tarihinde tebliğ edilen bu karara karşı 17.01.2013 tarihinde katılan vekilince itiraz edilmesi üzerine … 20. Ağır Ceza Mahkemesince 21.02.2013 tarih ve 262 sayı ile; … ve … hakkında hakaret, iftira ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, sanık … hakkında adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçlarından verilen karara yönelik itirazın reddine, sanık … hakkında hakaret ve iftira suçlarından verilen karara yönelik itirazın kabulü ile bu suçlar bakımından kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılmasına ve hakkında dava açılmasına karar verilmesi sonucu; … Cumhuriyet Başsavcılığının 14.05.2013 tarihli ve 21529-7698 sayılı iddianamesi ile sanık …’un iftira ve kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçlarından cezalandırılması istemi ile kamu davası açıldığı,
… 24. Asliye Ceza Mahkemesince 05.06.2013 tarihinde iddianamenin kabulünden sonra aynı gün 308-561 sayı ile; “Her ne kadar sanık hakkında, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret ve iftira suçlarından dolayı mahkememize kamu davası açılmış ise de, suçun basın yolu ile işlendiğinin iddia olunduğu, 5187 sayılı Basın Kanun’un 27/2. maddesi gereğince Basın Kanunu’ndan doğan davaların 2 nolu mahkemede görüleceği,” gerekçesi ile görevsizlik kararı verilerek dosyanın … 2. Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, bu kararın, … 3. Ağır Ceza Mahkemesince 20.09.2013 tarih ve 981 değişik iş sayı ile itirazın reddine karar verilmesi suretiyle kesinleştiği,
… 2. Asliye Ceza Mahkemesince 17.04.2014 tarih ve 335-61 sayı ile; “Suçun öğrenildiği tarih olarak kabul edilen 27.01.2012 tarihi ile iddianamenin kabul tarihi olan 05.06.2013 tarihi arasında 5187 sayılı Yasa’nın 26/1. maddesinde ön görülen suç tarihi itibarıyla 2 aylık hak düşürücü sürenin dolmuş olduğu” gerekçesiyle davanın düşmesine karar verildiği,
Bu kararın katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Ceza Dairesince 16.10.2017 tarih ve 10675-11374 sayı ile eser sahibi olmayan sanığın 5187 sayılı Kanun’un 26/1. maddesinde muhakeme şartı olarak düzenlenen dava sürelerinden yararlanamayacağının gözetilmemesi isabetsizliğinden kararın bozulmasına hükmedildiği,
Bozmaya uyan … 2. Asliye Ceza Mahkemece 26.12.2018 tarih ve 284-568 sayı ile; sanığa atılı iftira ve kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçlarının unsurlarının oluşmadığı gerekçesi ile CMK’nın 223/2-a maddesi uyarınca beraatine karar verildiği, bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 02.07.2019 tarih, 10110-9225 sayı ve oy çokluğuyla katılan hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını veya idari yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla hareket etmediği değerlendirilen sanığın eyleminin bir bütün olarak hakaret suçunu oluşturduğu gerekçesi ile hükmün bozulmasına karar verildiği,
… 2. Asliye Ceza Mahkemesi ise 17.12.2019 tarih ve 417-730 sayı ile bozma kararına direnerek her iki suçtan sanıkların beraatine hükmettiği,
Anlaşılmaktadır.
Sanık … aşamalarda benzer şekilde; Kültür Sanat Yayınlarının sahibi ve aynı zamanda yazar olduğunu, suça konu röportajda yer olan konulara daha sonra yayımlanan “Paşaların Saltanatı” isimli kitabında da yer verdiğini, Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nin asıl üyesi olduğunu, kendisinin de eser sahibi olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur.
Ön sorunun isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi için basın özgürlüğü ve basılmış eserler yoluyla işlenen suçlarda ilgililerin cezai sorumluluklarının değerlendirilmesi gerekecektir.
Anayasanın 25 ve 26. AİHS’nin 10. maddeleri ile teminat altına alınan, düşünce ve kanaate sahip olma, bilgiye erişme (haber alma), düşünce ve kanaati açıklama ve yayma haklarını da kapsayan ifade özgürlüğü; demokratik toplumun vazgeçilmez unsurlarından biri olarak, toplumun gelişmesi, bireyin kendini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi için en temel haklardan birisidir. Basın özgürlüğü ise AİHS’nin 10. maddesi çerçevesinde korunurken, Anayasanın 28. maddesinde özel bir himaye görmüştür.
Anayasa Mahkemesine göre, “…ifade özgürlüğü, sadece ‘düşünce ve kanaate sahip olma’ özgürlüğünü değil aynı zamanda sahip olunan ‘düşünce ve kanaati (görüşü) açıklama ve yayma’, buna bağlı olarak ‘haber veya görüş alma ve verme’ özgürlüklerini de kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade özgürlüğü bireylerin serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir.”
Demokratik bir toplumdan beklenen, çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin zaruri umdesi olan ifade ve basın özgürlüğünün, esas itibariyle siyasi otoritenin veya halkın çoğunluğunun onaylamadığı, sarsıcı rahatsız edici görüş ve düşünceleri de koruduğu (AİHM, Handyside/Birleşik Krallık Başvurusu) kabul edilmektedir.
Ancak toplum hayatında temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması kaçınılmazdır. Çünkü toplumsal yaşama gerçeği ve bu gerçeğin zorunlu unsuru olan “ortak düzen” realitesi, özgürlükler idealitesinin sınırlılığını koşullamaktadır. (Eren 2004 sy. 15) Düzensizlik, kargaşa ve huzursuzluk içinde gerçek özgürlüğün varlığından bahsedilemez. Hürriyetlerin sınırlandırılmadığı bir ortam, toplum hayatı ve kamu düzeni açısından tehlikeli olduğu gibi bireylerin kendi menfaatlerinin de aleyhinedir. Sınırları belirtilmeyen özgürlükler özgürlük vaadinden başka bir şey değildir. Bu vaadin sosyal hayat içinde bir kargaşa ortamı yaratmadan, gerçek manada vücut bulabilmesi için ham madde halindeki hürriyetlerin kanun yoluyla işlenmesi ve herkesin hak ve hürriyetlerinin nereye kadar uzanıp nerede bittiğinin açıkça belli edilmesi gerekir.” (Münci Kapani 1970, sy. 204)
Mutlak haklardan olmayan ifade ve basın özgürlüğünün, gerek bilgiye ulaşmada/haber almada, gerekse düşünce ve kanaati açıklama ve yaymada sınırsız bir özgürlük vadetmediği de tartışmadan varestedir. AİHS kişilere her türlü bilgiye erişim hakkı tanımamıştır (AİHM, Loiseau/Fransa Başvurusu). Nitekim hem AİHS, hem Anayasa, hem de Basın Kanunu, demokratik toplumun zorladığı bir gerekliliğin varlığı durumunda, meşru amaçlar için, hakkın özüne dokunmayan ölçülü sınırlamaların getirilebileceğini öngörmüştür.
Ne var ki, düşüncelerin şiddete teşvik etmediği durumlarda, -yani şiddete başvuru veya kanlı intikam yollarını övmediği, yandaşlarının amaçlarını gerçekleştirme doğrultusunda terör eylemlerinin işlenmesini haklı göstermediği ve kimliği belirli şahıslara karşı telkin ettikleri derin ve mantıksız nefretle şiddete teşvik edebilecekleri şeklinde yorumlanamadıkları takdirde, Sözleşmeci Devletlerin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen amaçları, yani toprak bütünlüğünün korunmasını, milli güvenliği, kamu düzeninin korunmasını ve suçun önlenmesini ileri sürerek bile, halkın haber alma hakkını kısıtlayamayacağı yerleşik içtihadlarla kabul edilmektedir. (… … Altan Türkiye Başvuru No: 13237/17, 20 Mart 2018 ve Sürek/Türkiyeno. 24762/94,8 Temmuz 1999)
İfade hürriyeti çerçevesinde basın özgürlüğünün etkin şekilde kullanılmasının sağlanması ve ilgililerin uzun süre ceza tehdidine maruz bırakmamak açısından basın yoluyla işlenen suçlarda dava açma sürelerinde genel hükümlerden ayrı olarak özel düzenlemelere yer verilmiştir.
Konu ile ilgili yasal düzenlemeler şu şekildedir;
5187 sayılı Basın Kanunu
Tanımlar
Madde 2- Bu Kanunun uygulanmasında;
a) Basılmış eser: Yayımlanmak üzere her türlü basım araçları ile basılan veya diğer araçlarla çoğaltılan yazı, resim ve benzeri eserler ile haber ajansı yayınlarını,
b) Yayım: Basılmış eserin herhangi bir şekilde kamuya sunulmasını,
c) Süreli yayın: Belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını,

h) Süresiz yayın: Belli aralıklarla yayımlanmayan kitap, armağan gibi basılmış eserleri,
ı) Eser sahibi: Süreli veya süresiz yayının içeriğini oluşturan yazıyı veya haberi yazanı, çevireni veya resmi ya da karikatürü yapanı,
j) Yayımcı: Bir eseri basılmış eser durumuna getirip yayımlayan gerçek veya tüzel kişiyi,…ifade eder.
Basın özgürlüğü
Madde 3- Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.
Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.
Cezai sorumluluk
Madde 11- Basılmış eserler yoluyla işlenen suç yayım anında oluşur.
Süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur.
Süreli yayınlarda eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye’de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde, sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması halinde, bundan doğan sorumluluk yayımlatana aittir.

Dava süreleri
Madde 26- Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur.
Bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar. Basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde yukarıdaki sürelerin başlama tarihi, suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihtir. Ancak bu süreler, Türk Ceza Kanununun dava zamanaşımına ilişkin maddesinde öngörülen süreleri aşamaz.
Sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlatıldığı iddia edilen eserden dolayı yayımlatan aleyhine açılacak dava yönünden süre, sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili hakkında verilecek beraat kararının kesinleşmesinden itibaren başlar.
Sorumlu müdürün yayımlanan eserin sahibini bildirmesi durumunda, eser sahibi aleyhine açılacak davada süre, bildirim tarihinden itibaren başlar.
Kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda dava açma süreleri, suç için kanunun öngördüğü dava zamanaşımı süresini aşmamak şartıyla, suçun işlendiğinin öğrenildiği tarihten başlar.
Kamu davasının açılması izin veya karar alınmasına bağlı olan suçlarda, izin veya karar için gerekli başvurunun yapılmasıyla dava açma süresi durur. Durma süresi dört ayı geçemez.
5187 sayılı Basın Kanunun genel gerekçesinin ilgili bölümleri şu şekildedir:
“…Evrensel demokrasi anlayışının ortaya çıkardığı önemli bir kavram da bilgi edinme hakkı, doğru bilgiye ulaşma ya da başka bir deyişle gerçeği öğrenme hakkıdır. Bu yeni bakış açısı karşısında düşünceyi açıklama özgürlüğü ve basın özgürlüğü, onu kullananlar açısından bir özgürlük olduğu kadar, gerekçeleri öğrenmek özgürlüğüne sahip birey ve kitleler açısından da temel bir hak niteliğindedir… Çoğulcu, özgürlükçü, hoşgörülü, demokratik toplumlarda, düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece genel kabul gören ve zararsız yahut önemsiz addedilen düşünceler yönündeki değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenen kural dışı, hatta endişe verici düşünceler için de geçerlidir… Demokratik rejimlerde, kamuoyunun oluşması ve bilinçli şekilde işlemesi, düşüncelerin ve haberlerin en yaygın ve hızlı bir şekilde dolaşımını gerekli kılmaktadır.”
Basın suçları, genel hukuk dışında kanun tarafından ayrıca tanımlanan ve bir unsurunu kanundaki hüküm gereği yayım teşkil eden suçlardır. (Basın Kanunun 21. maddesinde düzenlenen suç gibi) Eğer bir Kanun belirli bir hareketi sırf basın yolu ile işlendiği takdirde cezalandırıyorsa, yani basılmış eserler dışında aleniyete koyucu araçlarla işlendiğinde cezalandırmamakta ise bu suçlara basın suçu denir.
Bunun dışında kalan ve basın yoluyla da işlenebilen suçları ise “Basın yolu ile işlenen suçlar” olarak adlandırmak gerekir.
“Basılmış eserler yolu ile, ceza kanunlarının içerdiği ve bir unsuru ihtilat (karşılaşma) veya aleniyet (kamuya açık olma) olan bütün suçlar işlenebilir.” (Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Prof. Dr. Köksal Bayraktar, Basın Hukuku, Genişletilmiş 6.Bası, Syf.441, 444, İçel, 270-276, Özek Basın Hukuk 521-526)
Basın dışı bir vasıta ile işlenebilecek bir suçun, basın yoluyla işlenmesi durumunda söz konusu olan “basın yoluyla işlenmiş suç” bu suçu muhtevi basılmış eserin yayımı ile teşekkül eder. Özellikle, istisnai bir sorumluluk sistemine dayanan basın hukukunda, “basılmış eserin yayınlanması” basın suçunun doğrudan doğruya netice unsurunu teşkil etmektedir. Bütün suçlarda, “netice”nin tahakkuk ettiği an suç işlenmiş sayılacağı gibi, basın yoluyla işlenen suçlarda da “netice” teşkil eden “basılmış eserin yayınlandığı an” suçun işlendiği andır. (Çetin Özek, Basın Suçlarının İşlenmesi ve Takibi ile İlgili Bazı Problemler adlı makale, Syf.50)
“Anılan maddede basın suçları, “Basılmış eserler yoluyla işlenen” suçlar ile “bu Kanunda öngörülen diğer suçlar” şeklinde ayrıma tabi tutulmuş iken doktrinde bu suçlar temel olarak iki grupta incelenmektedir. Bunlardan birinci grubu; “Basılmış eserin içeriğine ilişkin suçlar” oluşturmakta olup bunlar da kendi içinde “Dar anlamda basın suçları” ve “Basın yoluyla işlenen suçlar” olarak ikiye ayrılmaktadır. İkinci grubu ise; “Basın düzenine karşı suçlar” oluşturmaktadır. Dar anlamda basın suçları (sırf basın suçları), sadece basılmış eserlerle işlenebilen, başka bir araçla işlendiğinde kanun koyucunun cezai yaptırıma bağlamadığı suçlardır (Örneğin; Cinsel saldırı, cinayet ve intihara özendirme (BK m. 20), kimliğin açıklanmaması (BK m. 21), yeniden yayım (BK m. 24).). Basın yoluyla işlenen suçlar ise aslında her tür araçla işlenebilecek olan suçların basın yoluyla işlenmesi hâlini ifade etmektedir (Örneğin; hakaret (TCK m. 125), iftira (TCK m. 267).). Basın düzenine karşı işlenen suçlar ise basının idari rejiminin bir gereği olarak, basın alanında faaliyette bulunanların üstlendikleri yükümlülüklere aykırı davranışları cezalandıran normlardır (Örneğin; zorunlu bilgileri göstermeme (BK m. 15), teslim yükümlülüğüne uymama (BK m. 17), düzeltme ve cevabın yayımlanmaması (BK m. 18), basılmış eserleri engelleme, tahrip ve bozma (BK m. 22).)” (İhsan Baştürk, Basın Kanunu’nda Kimlik Açıklama Yasağına Aykırılık Suçu, Hakemli Makale.). “Basılmış eserin içeriğine ilişkin suçlar”dan farklı olarak “Basın düzenine karşı suçlar” yayım faaliyetine bağlı olarak ortaya çıkmamaktadır. Oysa hem dar anlamda basın suçlarının hem de basın yoluyla işlenen suçların oluşumu için “Yayım” kurucu unsurdur. Ayrıca basın düzenine karşı suçlar basının idari rejimi ile ilgili olmalarına karşın diğer grupta yer alan suçlar daha çok basılmış eserin içeriği ile ilgilidir. Ceza sorumluluğu açısından bakıldığında da “Basın düzenine karşı suçlar”da sorumluluk genel hükümlere göre belirlenmesine karşın “Basılmış eserin içeriğine ilişkin suçlar”da özel sorumluluk rejimi belirlenmiştir (Hüseyin Sarp Çalışlar, Basın Suçlarında Ceza Sorumluluğu, Yüksek Lisans Tezi, … Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, …, 2007, …. 47.)
Basın suçu, değişik kişilerin ortak, birlikte (kollektif) ve aynı amaca yönelmiş fiillerinin sonucunda meydana geldiğinden ceza hukuku kurallarından ayrı kuralların varlığına ihtiyaç duyulmuştur. Bu suçlarda esas bu suçun oluşmasına çok sayıda kişinin katılmasıdır. Bu nedenledir ki, basın suçlarında sorumluluğu belirlemek için Ceza Kanununun iştirak ile ilgili 37-39.maddeleri yeterli olmadığından Basın Kanunu özel bir sorumluluk sistemi öngörmüştür. Kanun 11. maddesinde, basın yolu ile işlenen suçlardan dolayı ceza sorumluluğu esaslarını basılmış eserleri, süreli ve süreli olmayan yayınlar olmak üzere ikiye ayırmak suretiyle düzenlemiş bulunmaktadır.
Süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur.(Madde 11/2)
“Eser sahibi, yayını düşünsel içeriğini oluşturan kişidir.” (Özek, Basın Suçlarında Ceza Sorumluluğu, Syf.172)
Basın suçları, bünyesindeki özellikler nedeniyle özel bir takip ve yargılama usulüne bağlı bulunmaktadır. Bu husus birçok ülke hukuk sistemi açısından da böyledir.
5187 sayılı Basın Kanunun 26. maddesine göre günlük süreli yayınlar nedeniyle dava süresi 2 ay, diğer yayınlar nedeniyle 4 ay iken; Anayasa Mahkemesi 28/04/2011 tarih 2009/66 Esas, 2011/72 Karar sayılı kararı ile, hak arama hürriyeti ile basın ve yayın hakkı arasında adalet, hakkaniyet ve kamu yararı bağlamında “bir yandan basın mensuplarının uzun süre ceza tehdidi altında bulunmalarına engel olunması, diğer yandan da suçtan mağdur olanların hak arama özgürlüklerinin zarar görmemesi amacıyla basın suçlarında dava açma süresinin makul bir süre olarak belirlenmesi suretiyle, basın hürriyeti ile hak arama hürriyeti arasında adil bir dengenin kurulması” gereğine işaret ederek 2 aylık süreyi hak arama hürriyeti bakımından yeterli ve makul bulmayarak yasanın bu fıkrasını Anayasanın 2 ve 36.maddelerini aykırı bularak iptal etmiştir.
02/07/2012 tarih ve 6352 sayılı Kanununla dava açma süresi süreli yayınlarda 4 ay, süresiz yayınlarda 6 ay olarak yeniden düzenlenmiştir.
Davanın açılması izin ve karar alınmasına bağlı ise, dava açma süresi izin ve karar alınması süresince durur, sadece bu durma süresi 4 ayı geçemez. Cumhuriyet savcısının bu takip şartlarının temini için yetkili merci nezdinde gerekli işleme giriştiğinde dava süresi de duracaktır.
Basın suçundan doğan davanın süresinde açıldığının kabulü için, iddianamenin mahkemeye öngörülen süre içinde verilmiş bulunması gerekir (Çetin Özek, Basın Suçlarının İşlenmesi ve Takibi ile İlgili Bazı Problemler adlı makale, Syf.90).
İşlenen suçun takibinin şikayete bağlı bir suç olması ve mağdurun fiilin vukunu daha sonra öğrenmesi halleri istisna olmak üzere, bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar.
Bu süreler “sukutu hak” süreleridir ve uzaması, kesilmesi söz konusu olmaz.
“Basın hürriyetinin temini ve basının uzun bir süre dava korkusu altında tutulmasının bu hürriyete verebileceği zarar ihtimali, basın suçlarının takibinin oldukça kısa süreli sukutu hak müddetlerine bağlı tutulmasını zorunlu kılmıştır.” (Çetin Özek, Basın Suçlarının İşlenmesi ve Takibi ile İlgili Bazı Problemler adlı makale, Syf.87)Bu sürelerin,hak düşürücü süre oduğu yönünde uygulamada tam bir istikrar vardır.(Yargıtay 4.C.D. 03.10.2007 t. 5270-695, 04.03.2009 t. 2008/20551-2009/3996, 7.C.D.17.7.2008 t. 2005/16795-2008/16815)
Basılmış eserler yoluyla işlenen suç yayım anında oluşur. (Madde 11)
Neticesi harekete bitişik suçlarda, hareketin yapılmasıyla netice tahakkuk ettiği için, bunların basın yoluyla işlenmesi durumunda da bir sorun doğmamaktadır. Gerçekten, neticesi harekete bitişik suçlarda, fiilin hareket ve netice unsurları, birbirinden ayrılmayacak şekilde kaynaştığından, hareket yapılmakla netice de kendiliğinden teşekkül etmektedir. Böyle bir suç basın yoluyla işlendiğinde de, “yayın fiili” aynı şekilde hareketin ve neticenin birlikte teşekkülü anlamına geldiğinden, “yayın” hem hareket hem netice anlamına gelmekte, basın yoluyla işlenen suç yayının yapıldığı anda teşekkül etmektedir. Örneğin bütün propaganda, teşvik, tahkir suçları, zaten neticesi harekete bitişik suç olduğu, hareketten ayrı bir zarar veya tehlike neticesinin tahakkuku aranmadığı için, basın yoluyla işlendiğinde de, yayının yapılması ile suç teşekkül etmektedir.
Neticesi hareketten ayrı “netice suçları” bakımından ise, suçun işlendiği zaman yayının yapıldığı an değil, zararın veya tehlikenin tahakkuk ettiği an olacaktır.
“Basın dışı bir vasıta ile işlenebilecek bir suçun, basın yoluyla işlenmesi durumunda söz konusu olan “basın yoluyla işlenmiş suç” bu suçu muhtevi basılmış eserin yayımı ile teşekkül eder. Özellikle, istisnai bir sorumluluk sistemine dayanan basın hukukunda, “basılmış eserin yayınlanması” basın suçunun doğrudan doğruya netice unsurunu teşkil etmektedir. Bütün suçlarda, “netice”nin tahakkuk ettiği an suç işlenmiş sayılacağı gibi, basın yoluyla işlenen suçlarda da “netice” teşkil eden “basılmış eserin yayınlandığı an” suçun işlendiği andır.” (Çetin Özek, Basın Suçlarının İşlenmesi ve Takibi ile İlgili Bazı Problemler adlı makale, Syf.50)
Bu aşamada 5187 sayılı Kanun’un “Dava süreleri” başlıklı 26. maddesinin birinci fıkrasında “bu Kanunda öngörülen diğer suçlar” şeklinde, doktrinde ise “Basın düzenine karşı suçlar” olarak nitelendirilen ve anılan Kanun’nun 22. maddesinde düzenlenen “Basılmış eserleri engelleme, tahrip ve bozma suçu”na, uyuşmazlık konusu ile ilgili olduğu ölçüde değinilmesinde yarar bulunmaktadır. “Kanuna uygun olarak basılmış eserleri, bunların yayımını veya dağıtımını veya satışını önlemek amacıyla tahrip eden veya bozan kimse, fiili daha ağır bir suç teşkil etmediği takdirde, bir yıla kadar hapis ve birmilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır.
Kanunun aradığı şartlara uyulmasına rağmen süreli ve süresiz yayınların basılmasını, yayımını, dağıtımını veya satışını şiddet veya tehditle engelleyen kimse, fiili daha ağır bir suç teşkil etmediği takdirde, iki yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır.
Yukarıdaki fıkralarda öngörülen fiiller, umumi mahalde veya matbaanın veya umuma satış yapan veya dağıtım yapan yerlerde birden fazla kişi tarafından işlendiği takdirde verilecek ceza yarıya kadar artırılır.” şeklinde düzenlenen bahse konu maddenin birinci fıkrasında basılmış eserlerin basım, yayım, dağıtım veya satışını engellemek özel maksadıyla tahrip veya bozma eylemini gerçekleştiren, ikinci fıkrasında ise süreli veya süresiz eserlerin basım, yayım, dağıtım veya satışını şiddet veya tehditle engelleyen herkesin bu suçun faili olabileceği hüküm altına alınmıştır (… Özkepir-Salih Zeki Kocaman-Erkal Hilmi Kart, Sosyal Medya ve Basın Hukuku (Açıklamalı-İçtihatlı), 1. Baskı, Seçkin Yayınevi, …, 2020, …. 497.)
Anılan maddede süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibinin sorumlu olduğu belirtilmiş ise de içeriği itibarıyla suç teşkil eden bir eseri meydana getirip bunun yayımlanması isteğini ortaya koyan eser sahibinin bu şekilde bir düzenleme olmasa dahi genel hükümlere göre sorumlu tutulması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile eser sahibinin sorumluluğunun subjektif bir sorumluluk olduğu ve Kanun’un özel bir hükmünden doğmadığı kabul edilmelidir. Yapılan düzenleme ile eser sahibi hakkında bir sorumluluk hâli ortaya koymak değil eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye’de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hâllerinde içeriği itibarıyla suç teşkil eden süreli ve süresiz yayın nedeniyle objektif olarak sorumlu olan kişilerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Bu durum gerekçede “Başkasının fiilinden sorumluluk ve objektif sorumluluk hâllerine yer vermemek veya bu tür sorumluluk hallerini en aza indirmek amacıyla, esas itibarıyla eser sahibi sorumlu tutulmuş” şeklinde açıklanmıştır.
Bu aşamada basına demeç ya da röportaj verenlerin durumuna değinmek gerekmektedir. Bu konuda doktrinde;
“Erman’a göre, haber veya havadis verenleri ‘yazıyı yazan’ kavramı içinde kabul etmek gereklidir. Bu görüşe göre, yazıyı yazmak kavramından maksat sadece yazıyı meydana getirmek yani yazıyı kaleme almak demek değildir ve fakat aynı zamanda yayınlanmış olan yazının düşünsel içeriğini de oluşturmak manasındadır. Zira 5680 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 3. fıkrası hükmü göz önüne alındığında da haber veya havadis veren kimsenin de eser sahibi kavramı içinde telakki edilmesi gerekmektedir. Bu fıkra hükmü ‘yazar’ dışında haber veya havadis verenleri de belirterek, bu kişilerin de sorumlu müdürün sorumluluğuna bağlı olmaksızın, düşünsel bir içerik meydana getiren kişiler olarak sorumlu tutulmasını ortaya koymaktadır. Dönmezer’e göre ise, Kanun sorumlu kişileri açık bir şekilde sorumlu müdür ile birlikte yazıyı yazan ve resmi yapan kimse olarak belirlemiştir. Bu nedenle, beyanat ya da not veren kişileri sorumlu müdür ile birlikte sorumlu tutmak mümkün değildir. Uygulamada da bu anlayış benimsenmekteydi. Özek’e göre, haber ya da havadis vereni, eser sahibi kavramı içinde kabul etmek mümkün değildir. Zira 5680 sayılı Kanun’un sorumluluları tespit eden hükmü, sorumlu yazı işleri müdürü ile birlikte sadece ‘yazıyı yazan’ ve ‘resmi yapan’ kişinin sorumlu tutulacağını belirterek tahdidi bir sorumluluk sistemi kurmuştur.” (Hüseyin Sarp Çalışlar, Basın Suçlarında Ceza Sorumluluğu, Yüksek Lisans Tezi, … Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, …, 2007, …. 90-91.),
“Bir gazete muhabirine demeç verilmesi yahut bu kişiyle röportaj yapılması ve hakaret içeren sözlerin gazetede yayınlanması hâlinde, Basın Kanunu’nun 11. maddesi gereği, … basın yoluyla hakaret suçunun failinin eser sahibi olduğundan kuşku yoktur. Demeç/röportaj veren kişi açısından ise, müşterek faillik için gerekli olan fiil üzerinde ortak hâkimiyet kurma şartı gerçekleşmemiş olduğundan, suç basın ve yayın yoluyla işlenmiş sayılamayacaktır. Bu kişi, iştirak iradesi varsa, genel iştirak kuralları çerçevesinde, gıyapta hakaret suçundan sorumlu tutulacaktır.” (Sinan Bayındır-Özge Apiş, Bir Hukuka Uygunluk Nedeni Olarak Haber Verme Hakkının … Basın Yoluyla İşlenen Hakaret Suçları Açısından Değerlendirilmesi, TBB Dergisi, 2010/91, …. 87.).
Şeklinde görüşler bulunmaktadır.
Diğer taraftan yorum, bir pozitif hukuk metni olan kanunun anlam ve kapsamını belirlemek amacıyla, kanun koyucunun iadesinin ne olduğunu anlamak için yapılan fikri faaliyettir (Dönmezer/Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, …, 1997 baskı, cilt 1, …. 254.). Kanun koyucunun amacı tam olarak anlaşılamıyorsa bu yönteme başvurulmalıdır. Bir kanun hükmünün yorumlanmasında ilk başvurulacak araç, o hükmün lafzıdır. Bu yorum kanun hükmünde yer alan kelimelerin anlamının tespiti ve gramer kurallarının uygulanması suretiyle yapılmaktadır (Tosun, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, …, 1981, cilt 1, …. 95.).
Lafzi yorum ile bir kanun hükmünün anlam ve kapsamı tam olarak anlaşılamamış ise, yorum yapabilmek için; Kanunun hazırlık çalışmalarından, kanunun sistematiğinden, kanunda düzenlenen hukuki müessesenin tarihçesinden, kanunla düzenlenen müesseseye ilişkin mukayeseli hukuktaki düzenlemelerden ve hukukun genel ilkelerinden yararlanmak gerekir. Bir kanun maddesinde yer alan hükümle ilgili olarak hazırlık çalışmaları sırasında yapılan tartışmalar, ileri sürülen görüşler sonucunda ortaya çıkan madde gerekçesinin, kanun hükmünün anlam ve kapsamının tam olarak anlaşılmasına katkıda bulunan önemli bir yorum aracı olduğundan kuşku yoktur. Ancak belirtmek gerekir ki, madde gerekçesi bir hüküm değildir. Madde gerekçesinin bağlayıcı olmadığı yönünde yapılan tartışmaların hukuk ilmiyle telifi kabil bir yönü bulunmamaktadır (Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 15. baskı, …. 135.).
Öte yandan, 1412 sayılı CMUK’da iddianamenin kabulüne yer verilmemesi nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen iddianamenin mahkemeye verilmesiyle kamu davasının açıldığı kabul edilirken, 5271 sayılı CMK’nın 175/1. maddesindeki “İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar.” şeklindeki düzenlemeyle, kamu davasının açılması iddianamenin kabulü şartına bağlanmış olup, bu Kanun’un yürürlüğe girdiği 01.06.2005 tarihinden sonra işlenmiş olan suçlar yönünden kamu davasının 5187 sayılı Kanun’un 26. maddesinde düzenlenmiş olan hak düşürücü sürelerde açılıp açılmadığının belirlenmesinde, iddianamenin kabulü kararı verilmesi koşuluyla düzenlenme tarihin esas alınması gerekmektedir. Zira Basın Kanunu’nun anılan maddesinde “…ceza davalarının… açılması zorunludur” denilerek, hak düşürücü sürelerin saptanmasının, ceza yargılaması usulüne bağlı olarak gerçekleşecek bir kamu davasının açılması kaydına bağlandığı değerlendirilmektedir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 30.10.2018 tarihli ve 92-489 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.
Bu açıklamalar ışığında ön sorun konusu değerlendirildiğinde;
Katılanı … vekili, Yeni Akit isimli Gazetenin 16.01.2012 tarihli nüshasında yayınlanan röportajın müvekkili hakkında hakaret ve iftira suçunu oluşturduğu iddiası üzerine yapılan soruşturma sonucunda sanık hakkında müsnet suçlardan açılan kamu davası suçun unsurlarının oluşmaması nedeniyle beraatle sonuçlanmış olup, öncelikle ceza davasının hak düşürücü süre içinde açılıp açılmadığı değerlendirilmesi gerekmiştir.
5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26. maddesinin birinci fıkrasında faille ilgili bir sınırlama yapılmaksızın muhakeme şartı olarak öngörülen sürelerin uygulanması için suçun basılmış eser yoluyla işlenen ya da bu Kanun’da öngörülen diğer suçlardan olmasının yeterli sayıldığı, kaldı ki anılan fıkrada “bu Kanunda öngörülen diğer suçlar” şeklinde ifade edilen suçlardan birinin aynı Kanun’un 22. maddesinde düzenlenen “Basılmış eserleri engelleme, tahrip ve bozma” suçu olduğu ve bu suçun madde metninde yer alan tipik fiili gerçekleştiren herkes tarafından işlenebileceği gözetildiğinde söz konusu dava sürelerinin sadece basın alanında faaliyet gösterenlerle sınırlı olarak uygulanmayacağı, hakaret veya iftira suçları her türlü araçla işlenebilecek suçlardan olmakla birlikte, basın yoluyla işlenmesi halinde “yayın” kurucu unsurdur. Basılmış eserler yoluyla, ceza kanunların içerdiği ve bir unsuru ihtilat (karşılaşma) veya aleniyet (kamuya açık olma) olan bütün suçlar işlenebilir. Diğer taraftan “eser sahibi” kavramına kimlerin dahil olduğu doktrinde tartışmalıdır. Eser sahibinin; yayının düşünsel içeriğini oluşturan kişi olarak kabul edilmesi durumunda dahi röportaj veren, röportaj içeriğinin kısmen ya da tamamen yayınlaması eser sahibinin inisiyatifine terk etmiştir. Hakaret suçunda eser sahibine röportaj verilmesi halinde gıyapta hakaretin söz konusu olacağı ihtilat unsurunun gerçekleşip gerçekleşmediği somut olaya göre belirleneceği, eser sahibi ile röportaj verenin suça iştirak iradesi ile hareket edip röportajın yayımlanmasıyla suçun oluşacağı gözetildiğinde 5187 sayılı yasanın 26. maddesindeki hak düşürücü sürenin sadece eser sahibi hakkında uygulanacağına ilişkin kabul fiili birlikte gerçekleştirenler bakımından farklı hükümlerin uygulanması ceza adaletinin sağlanmasına hizmet etmeyeceği gibi, yasa koyucunun ifade ve basın hürriyetini koruma amacına da uygun düşmeyeceği kabul edilmelidir.
Öte yandan suça konu gazetenin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği dosya içeriğinden anlaşılamadığından, katılan vekilinin şikâyeti ile suç oluşturduğu iddia edilen fiilin … Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği 27.01.2012 tarihinin, Basın Kanunu’nun 26. maddesinde belirtilen suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarih ve öngörülen sürenin başlangıç tarihi olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Suça konu gazete, Basın Kanunu’nun 2. maddesi gereğince günlük süreli yayın niteliğinde olup sanık hakkındaki ceza davasının bu tarihten itibaren iki aylık sürede açılmış olması zorunludur.
… Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 14.05.2013 tarihli ve 21529-7698 sayılı iddianamenin … 24. Asliye Ceza Mahkemesince 05.06.2013 tarihinde kabul edilmesiyle kamu davası açılmış olup suç oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığınca öğrenildiği 27.01.2012 tarihi ile iddianamenin kabulüne karar verilen 05.06.2013 tarihi arasında 5187 sayılı Kanun’un suç tarihinde yürürlükte bulunan 26. maddesinde düzenlenmiş olan iki aylık süre geçmiş bulunduğundan, kamu davasının süresinde açılmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu beraat hükümlerinin kamu davasının süresinde açılmaması nedeniyle bozulmasına, ancak yeniden yargılama gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK’nın 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereğince uygulanması gereken 322. maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün bulunduğundan, sanık hakkındaki kamu davasının süresinde açılmaması nedeniyle dava şartı gerçekleşmemiş olduğundan 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26/1 ve 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddeleri uyarınca düşmesine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …; “5187 sayılı Basın Kanunu’nun amacı, Kanun’un 1. maddesinin 1. fıkrasında ‘Basın özgürlüğü ve bu özgürlüğün kullanımını düzenlemek’ olarak gösterilmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrası da Kanun’un kapsamını ‘Basılmış eserlerin yayımı” olarak işaret etmiştir. Kanunun 2. maddesinde de tanımlara yer verilerek Kanun’da geçen basılmış eser, yayım, süreli yayın, yayın türü, süresiz yayın, eser sahibi, yayımcı, basımcı ve tüzel kişi temsilcisinden ne anlaşılması gerektiği gösterilmiştir.
Basın Kanunu üçüncü maddesi ile basının özgürlüğüne işaret ederek Kanun’un bu amaca yönelik olduğuna vurgu yapmıştır. Bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını kullanarak özgürlükten yararlanacak olan basının cezai sorumluluğu Kanun’un 11. maddesinde düzenleme altına alınmıştır. Bu madde de suçun ne zaman oluşacağının yanı sıra süreli ve süresiz yayınlarda cezai sorumluluğa sahip kişiler de gösterilmiştir. Buna göre bu suretle işlenen suçlarda esas itibarıyla eser sahibi sorumlu tutulmuş ancak eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip olmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye’de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hâllerinde, sorumlu müdür veya yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin sorumlu olduğu hüküm altına alınmıştır.
Basın Kanunu hakkında bu tespitleri yaptıktan sonra inceleme konusu dosyamızda Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak gündeme gelen ve 5187 sayılı Kanun’un 26/1. maddesinin bir muhakeme şartı olarak sanık hakkında uygulanması gerekip gerekmeyeceği hususunda bir değerlendirme yapabilmek için madde gerekçesi de önem taşımaktadır.
5187 sayılı Basın Kanun’un 26. maddesi: ‘Madde ile, basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanun’da öngörülen diğer suçlardan dolayı bu alanda faaliyet gösterenleri uzun süre ceza tehdidi ile karşı karşıya bırakmamak ve böylece basın özgürlüğünü güvence altına almak amacıyla söz konusu suçlar nedeniyle açılacak davalar üç aylık ve altı aylık sürelere bağlanmıştır. Bu süreler hak düşürücü süre olarak düzenlenmiş ve böylece Türk Ceza Kanunu’nun dava zamanaşımı ile ilgili hükümlerinin bu süreler yönünden uygulanması önlenmiştir.
Dava süreleri, basılmış eserlerin Cumhuriyet başsavcılığına teslim edildiği tarihte başlamaktadır. Cumhuriyet başsavcılığına teslim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi hâlinde ise suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarih, sürenin başlangıç tarihi olarak kabul edilmiştir. Ancak bu halde Türk Ceza Kanunu’nun 102 nci maddesinde öngörülen süreler aşılamayacaktır.’
Şeklinde gerekçe gösterilerek kanunlaşmış, sonrasında sadece süreler yönünden değişikliye uğramıştır.
Buna göre Basın Kanunu’nun 26. maddesinde kanun koyucu Kanun’un amaçladığı basın özgürlüğü ve kullanımını göz önünde bulundurarak yapılan haber dolayısıyla uzun zamanaşımı süreleri boyunca basının ceza tehdidi altında kalmasını engellemek amacıyla basın yoluyla işlenen suçlarda dava açılmasını kısa sürelerle hak düşürücü süreye tabi kılmıştır.
Basın Kanunu’nun; amacı, kapsamı, 11. maddesinde ceza sorumluluğuna sahip kişilerin kimler olduğunu göstermesi, 26. maddesinin lafzı, madde gerekçesinde bu alanda faaliyet gösterenleri uzun süreli ceza tehdidi altında bırakmamayı amaçlaması birlikte gözetildiğinde Kanun’un verdiği hak ve sorumluluklara kimlerin sahip olduğu kuşkuya yer olmayacak şekilde bellidir. Buna göre Kanun’un 26/1. maddesinde … dava açma sürelerinden Kanun’un 11. maddesinde … basın görevlileri yararlanacaktır.
Diğer taraftan 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 2-ı maddesinde ‘eser sahibinin, süreli veya süresiz yayının içeriğini oluşturan yazıyı veya haberi yazanı, çevireni veya resmi ya da karikatürü yapanın olduğu’ açıkça gösterilmiştir. Kanun’un eser sahibini bu şekilde belirtmesi karşısında, yazı veya habere kaynak oluşturan haber, beyanat veya belge verenlerin eser sahibi olarak kabulü mümkün bulunmadığından belirtilen Kanun’un 11/2. maddesindeki süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumluluğunu taşımayacağı ve ona tanınan haklardan yararlanamayacağı açıktır. Nitekim Yüksek 4. Ceza Dairesi de 05.05.2011 tarihli ve 2010/22650 E. 2011/6288 K. sayılı ilamında gazeteye açıklama yapan şüpheli hakkında Basın Kanunu’nun 26/1. maddesinin uygulanamayacağına işaret etmiştir.
Eser sahibi veya sorumluluk sahibi basın görevlisi olmayanların sırf basına beyanat veya belge verdiği için atılı suçun tabi bulunduğu şikâyet veya dava zamanaşımı sürelerinin uygulanmasından kaçınmasına yol açacak kabülün telafisi imkânsız sonuçları da olacağı açıktır.
İnceleme konusu dava dosyası, Yeni Akit gazetesine röportaj veren sanık …’un söylediği bazı sözlerin, katılan …’a karşı iftira ve hakaret suçlarını oluşturduğu iddiasıyla açılan davada beraat kararı verilmesi üzerine Yüksek 8. Ceza Dairesince eylemlerin hakaret suçunu oluşturduğu gerekçesiyle bozulduğu Mahkemesince de verilen kararın yerinde olduğu düşüncesiyle direnmesi neticesinde direnme yoluyla Yüksek Genel Kurulun önüne gelmiştir. Eylemin suç teşkil edip etmediği belirlenmeden önce Kanun’da öngörülen hak düşürücü sürenin sanık …’u kapsayıp kapsamadığının, başka bir ifadeyle sanık hakkında bu sürenin uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Kanun’un yukarıda özetlenen hükümleri ve dosya kapsamı bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde, Yeni Akit gazetesinin haberine konu röportajında suça konu sözleri söylediği iddia edilen sanığın Basın Kanunu’nda tanımı yapılan eser sahibi olarak kabulünün mümkün olmadığı, aynı Kanun’un 11. maddesi kapsamında da sorumluluğu gerektiren bir görevinin bulunmadığı, ilgili soruşturmada Basın Kanunu’nun 26/1. maddesinde … hak düşürücü süreden yararlanamayacağı düşüncesiyle dosyamızda ön sorun olmadığı direnme kapsamında işin esasına girilip suçun sübut bulup bulmadığının belirlenmesi gerektiği,” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- … 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 17.12.2019 tarihli ve 417-730 sayılı direnme kararına konu beraat hükümlerinin kamu davasının süresinde açılmaması nedeniyle BOZULMASINA,
Ancak yeniden yargılama gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK’nın 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereğince uygulanması gereken 322. maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün bulunduğundan, sanık hakkındaki kamu davasının 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26/1 ve 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddeleri uyarınca DÜŞMESİNE,
3- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 16.12.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.