YARGITAY KARARI
DAİRE : Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2018/590
KARAR NO : 2021/1688
KARAR TARİHİ : 16.12.2021
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kırklareli 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapanan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacılar vekili, müvekkillerinin ve davalının merhum …’un mirasçısı olduğunu, miras bırakandan intikal etmesi gereken taşınmazlarla ilgili olarak taraflar arasında 17.04.2001 tarihli bir anlaşma yapıldığını, buna göre Karakoç köyünde bulunan ve kadastro çalışmaları sırasında davalı adına tescil edilen yedi adet taşınmazın satışı hâlinde satış bedelinden davacıların hisseleri oranında ödeme yapılacağının kararlaştırıldığını, davalının bu taşınmazlardan 161 ada, 12 parseli 07.08.2007 tarihinde Şükriye Hızlı’ya, 105 ada, 122 parseli ise 15.06.2011 tarihinde Hasan Bayraktar isimli kişiye sattığını ancak satış bedelinden müvekkillerine ödenmesi gereken bölümü vermediğini, sözleşmedeki taahhüdünü yerine getirmeyen davalının diğer taşınmazları da satma hazırlığında olduğunu öğrendiklerini ileri sürerek taşınmazlar üzerine tedbir konularak üçüncü kişilere satışı yapılan taşınmazların satış bedelinden müvekkillere düşecek tutarın, satışı yapılmamış taşınmazların ise rayicinin tespit edilerek davacıların hisselerine düşen miktarın davalıdan tahsiline karar verilmesini (fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak 1.000TL üzerinden açtıkları davayla) talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı, kadastro çalışmaları sırasında davaya konu sözleşmede yer alan yedi adet taşınmazın taşınmazların babadan intikal yoluyla değil bizzat kendisinin malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunması nedeniyle adına tespit ve tescil edildiğini ancak, bu durumun davacıların açtığı Kırklareli Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/400 E., 2004/895 K. sayılı kararıyla da tespit edildiğini, davacıların bu taşınmazlar üzerinde herhangi bir hakkı bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. Kırklareli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.06.2014 tarihli, 2013/119 E., 2014/342 K. sayılı kararı ile; Kırklareli Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/400 E., 2004/895 K. sayılı dava dosyasında eldeki davaya konu taşınmazların muristen intikalen ve ırsen gelen yerlerden olmayıp davalıya ait olduğunun kesin hüküm ile belirlendiği, her ne kadar 17.04.2001 tarihli sözleşmede bu taşınmazlardan bahsedilmiş ise de, sözleşmeden sonra yapılan yargılama ile taşınmazların murise ait olmadığının kesin hükümle belirlenmesi karşısında artık söz konusu taşınmazlar yönünden sözleşmesinin aksinin ispat edildiği, söz konusu taşınmazlarda davacıların mülkiyet hakkının bulunmadığının mahkeme kararıyla kesin hüküm altına alındığı, bu bağlamda dava tarihi itibariyle davacılar lehine mülkiyet hakkı doğmadığından buna bağlı olarak tazminat-alacak isteğinde de bulunulamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (kapanan) 13. Hukuk Dairesinin 24.03.2016 tarihli ve 2015/40193 E., 2016/8617 K. sayılı kararıyla; “…1-Dava, taraflar arasında imzalanmış olan 17.04.2001 tarihli sözleşme gereğince alacağın tahsili talebine ilişkindir. Mahkemece, davacılar tarafından Kırklareli Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2003/400 E., 2004/895 K. sayılı kararı ile davalıya yönelik olarak açmış olduğu tapu iptal tescil davasında bahsi geçen taşınmazların davalı adına tesciline karar verildiği ve kararın kesinleştiğinden bahisle kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmiş ise de iki dava dosyasındaki talep sonuçlarının farklı olduğu ve Kırklareli Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2003/400 E., 2004/895 K. sayılı dosyasında verilip kesinleşen kararın bu dava açısından kesin hüküm teşkil etmeyeceği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece işin esasına girilerek, taraf delilleri toplanıp sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” gerekçesiyle sair temyiz itirazları incelemeksizin karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Mahkemece 26.02.2018 tarihli ve 2018/4 E., 2018/99 K. sayılı karar ile; önceki gerekçenin yanında, ilk kararın kesin hüküm sebebiyle davanın reddine ilişkin olmadığı, taraflar arasında yapılan sözleşmeden sonra davacılar tarafından açılan tapu iptal ve tescil davasının reddedilmesi sebebiyle taşınmazların muristen intikal etmediği hususunun kesinleşmesi dolayısıyla davanın reddine karar verildiği açıklanmak suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından mahkemece kurulan ilk hükmün kesin hüküm nedeniyle davanın (dava şartı yokluğundan) reddi mahiyetinde mi yoksa kesinleşmiş mahkeme kararı nedeniyle ispat edilemediğinden davanın esastan reddi mahiyetinde mi olduğu noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Mahkeme ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın çözümlenebilmesi için öncelikle kesin hüküm ve kesinleşmiş bir mahkeme kararının bir başka davadaki delil niteliği üzerinde durulmalı, sonrasında mahkeme kararının hangi esas üzerine tesis edildiği ve mahiyeti ortaya konulmalıdır.
13. Dava konusu uyuşmazlığın daha önce bir kesin hüküm ile (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 114/1-i) çözümlenmiş olması da dava şartıdır. Bu şart, olumsuz dava şartı olarak adlandırılır.
14. Dava konusu uyuşmazlık hakkında kesin hüküm bulunuyorsa aynı konuda, aynı taraflar arasında ve aynı dava sebebine dayanılarak yeni bir dava açılamaz.
15. Kesin hüküm itirazı davanın her aşamasında ileri sürülebilir ve mahkemenin de davanın her aşamasında kesin hükmün varlığını kendiliğinden gözetip, davayı kesin hüküm bulunduğu (dava şartı yokluğundan) gerekçesiyle reddetmesi gerekir. Yine kesin hüküm itirazı mahkemede ileri sürülmemiş olsa dahi ilk defa Yargıtayda (temyiz veya karar düzeltme aşamasında) ve dahası bozmadan sonra da ileri sürülebilir ve tarafların iradesine de bağlı olmayan mutlak bir etkiye sahiptir. O nedenle kesin hükmün varlığının, yargılamanın bir kesiminde nazara alınmamış olması diğer bir kesiminde ele alınmasını engellemez (Kuru, Baki:Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, İstanbul 2001, C. V, s. 4980 vd.).
16. Kesin delil ise tarafları ve hâkimi bağlayan, bu tip delillerle kanıtlanan olayın hukuksal doğru olarak kabul edilmesini gerektiren delillerdir. Hâkimin kesin delilleri takdir yetkisi bulunmamaktadır. Bu biçimde ispatlanan hususu doğru kabul etmek zorundadır.
17. Hukukumuzda kesin deliller sınırlı olup kesin hüküm de bunlar arasında sayılmıştır (HMK, m. 303). Kesin hüküm aynı konuda daha sonra açılan davada kesin delil oluşturur (Kuru, C. II, s. 2034 vd).
18. Kesin hüküm şekli anlamda kesin hüküm ve maddi anlamda kesin hüküm, olmak üzere ikiye ayrılır. 6100 sayılı HMK’nın 303. maddesinin birinci fıkrasına göre “Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir”.
19. Maddi anlamda kesin hükümden bahsedilebilmesinin koşulları her iki davanın taraflarının, müddeabihin, dava sebebinin aynı olmasıdır. Bu bağlamda önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (dava konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez. Dava sebeplerinin aynı olması koşulundan ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı olması anlaşılır.
20. Bu kavramın usul hukuku açısından “olumsuz dava şartı olması” ve “kesin delil olması” itibariyle iki yönü mevcuttur. Bu nedenle kesin hükmün dava şartı olma özelliği ile delil olma özelliğini birbirinden ayırt etmek gerekir. Delil anlamında kesin hükümden bahsedilebilmesi, başka bir anlatımla bir davada verilen kesinleşmiş kararın başka bir davada kesin delil niteliği taşıyabilmesi için öncelikle iki dava arasında dava şartı olarak kabul ettiğimiz şekilde bir birlik olmamalıdır. Zira dava şartı yokluğu işin esasının incelenmesine engel bir durum olup bu hâlin varlığı delil değerlendirmesi yapılarak sonuca varılmaksızın davanın usulden reddi sonucunu doğurur. Başka bir anlatımla ikinci davanın konusunun farklı olması durumunda ilk davada verilen kesin hükmün yalnızca kesin delil niteliği ve bunun sonucu olarak da bağlayıcı olup olmadığı tartışılacak, kesin hüküm olumsuz dava şartı olarak etki etmese de daha önce incelenmiş ve kesinleşmiş bir hususu mahkeme tekrar inceleyemeyecektir.
21. Her ne kadar mahkeme ilâmlarının kesin delil olduğu kabul edilse de, maddi anlamda kesin hükmün, taraflar ve dava sebebinin aynı olması koşulunu sağlamayan bir ilâmın, diğer davada hâkimi bağlamayacağı, daha açık bir ifadeyle, hâkimi vakıa incelemesinden alıkoyacak şekilde bağlayıcılığının bulunmadığı da gözden kaçırılmamalıdır.
22. Somut olayda davacılar, davalının aralarındaki sözleşmeye aykırı davrandığı iddiasında bulunarak tazminat talebinde bulunmuşlardır. Davalı ise sözleşmede taşınmazların miras malı olduğu yazılı ise de davacıların kendisine bu gerekçeyle açtıkları tapu iptal davası sonucunda mülkiyetin mirasen intikal suretiyle değil zilyetlikle iktisap ettiği tespit edilerek reddedildiğini ve kararın kesinleştiğini savunmuştur.
23. Mahkeme söz konusu kararın eldeki davada bağlayıcı olduğu, sözleşmeye konu taşınmazların miras malı olmadığının kesin hükümle tespit edilmesi nedeniyle davacıların mülkiyet ve buna bağlı olarak tazminat haklarının bulunmadığı değerlendirmesiyle davanın esastan reddine karar vermiştir.
24. Ne var ki bozma kararında, mahkemenin işin esasına girmeksizin kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verdiği, başka bir anlatımla dava şartı yokluğu nedeniyle davanın reddedildiği kabul edilerek tapu iptal davası sonucunda verilen kararın eldeki davada kesin hüküm teşkil etmeyeceği ve işin esasına girilerek taraf delilleri toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerektiği belirtilmiş, bozma nedenine göre esasa yönelik temyiz itirazları incelenmemiştir.
25. Hâl böyle olunca mahkemenin, verdiği ilk kararın bu mahiyette olmadığı yönündeki direnme gerekçesi haklı ve yerindedir.
26. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde, mahkeme kararında davanın kesin hüküm nedeniyle dava şartı yokluğundan reddi yönünde hüküm fıkrası oluşturulmamış ise de mahkemece kesin hükmün bağlayıcı niteliğine dayalı olarak ve taraflar arasındaki iddia ve savunmalar bu nedenle hiç incelenmeksizin dava reddildiğinden, özünde bozma kararının dosya kapsamına uygun olduğu, ne var ki kesin hükmün bağlayıcılığının eldeki davada uygulanmasının mümkün olmadığı esasına dayalı kararda, bu yöne ilişkin bir gerekçe açıklanmadığından Hukuk Genel Kurulunca direnme kararının genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş söz konusu ret kararlarının kapsam ve sonuçlarının farklılığı, Mahkeme ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın mahiyeti ve sınırı göz önünde bulundurularak Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
27. Diğer taraftan, 12.03.2013 olan dava tarihi, direnmeye ilişkin gerekçeli kararda 02.01.2018 olarak gösterilmiş ise de bu durum mahallinde düzeltilebilecek bir maddi hata teşkil ettiğinden bozma nedeni yapılmamıştır.
28. Sonuç itibariyle direnme uygun olup işin esasına yönelik değerlendirmeyle verilen ret kararına karşı davacılar vekilinin temyiz itirazlarının incelenebilmesi, kesin hükmün delil niteği ve bağlayıcılığı gerekçesine dayanılmasının eldeki davaya konu sözleşmeye aykırılık iddiasıyla açılan tazminat istemi yönünden yerinde olup olmadığı konusunda bir değerlendirme yapılabilmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar vermek gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Direnme uygun olup davacılar vekilinin esasa yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
Ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle mahkemesince Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan Yargıtay 3. Hukuk Dairesine gönderilmesine,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Geçici Madde 3” atfı uyarınca uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16.12.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Davacı dava dilekçesinde iddiasının dayanağı olan vakıaları (HMK 119/1-e), davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağı olan vakıaları (HMK129/1-e) gösterir.
Uyuşmazlığın vakıalara göre belirlenip çözümlenmesi usulün temel ilkesidir. HMK’nın bu ilkeye verdiği önem, vakıalarla ilgili olarak pek çok hükme Kanunda yer verilmiş olmasından da anlaşılmaktadır.
Bu hükümlerden özellikle; tarafların davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlü olduğu (HMK 29/1), tahkikat aşamasında mahkemenin, her iki tarafı usulüne uygun olarak davet edip, davada ileri sürülen vakıalar hakkında dinleyebileceği (HMK 144/1), isticvabın, davanın temelini oluşturan vakıalar ve onunla ilişkisi bulunan hususlar hakkında olacağı (HMK 169/2), ispatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıaların oluşturması ve bu vakıaların ispatı için delil gösterileceği (HMK 187/1), taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmaları gerektiği (HMK 194/1), hükmün, tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukukî sebepleri kapsaması gerektiği (HMK 297/1-c) düzenlemeleri, vakıa temelli çözümün esas alındığını açıkça göstermektedir.
Bu hükümlerden de anlaşılacağı üzere hukuk davası vakıalar üzerinden yürür. Vakıaları bildirmek taraflara aittir. Getirilen vakıalara göre uyuşmazlığı belirlemek ve bu uyuşmazlığa uyan hukukî sebebi belirleyip uygulamak ise HMK 33. madde gereğince hukuku kendiliğinden uygulamak durumunda olan hâkimin görevidir. Hâkim uyuşmazlığı ve hukukî sebebi belirlerken sadece davacı tarafın getirdiği vakıaları değil, davalı tarafın getirdiği vakıaları da esas alır ve buna göre doğru hukukî ilişkiyi belirleyerek uyuşmazlığı çözer. Bunun diğer anlamı hâkimin tarafların iddia ettikleri hukukî ilişkiye göre değil doğruluğu açık olan veya ispatlanmış olan vakıalar esas alındığında varlığı kabul edilecek olan hukukî ilişkinin esas alınacak olmasıdır.
Hukuk davasında dayanılan maddi olaylar olan vakıa temelli çözüm esas ise de mahkemenin delilleri değerlendirip vakıaların sabit olup olmamasına göre varacağı sonuç ise doğru hukukî sebebe göre talep sonucu hakkında verilecek kararın ne olduğunun saptanmasıdır.
Hâkim dayanılan maddi vakıalardan herhangi biri için bu vakıanın gerçekleşip gerçekleşmediğini kesin delil sayılan bir mahkeme kararını esas alarak belirlemiş ise bu kesin hükme dayalı olarak karar verilmiş olması olmayıp kesin delil sayılan bir mahkeme kararı esas alınarak bir vakıanın varlığı veya yokluğunun belirlenmesidir.
Anlatılanlar ışığında bakıldığında mahkeme dayanılan vakıalar ve bununla ilişkilendirilen delillere rağmen bu vakıaların sabit olup olmamasına bir sonuç bağlamadan kesinleşmiş bir mahkeme kararını esas alarak davanın reddi gerektiği sonucuna varmış ve üstelik kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerektiği gerekçesine yer vermiş ise bu karar kesin hükme dayalı olarak verilmiş bir red kararıdır. Zira bu hâlde mahkeme dayanılan vakıa ve ilişkilendirilen delillere bir sonuç atfetmeksizin doğrudan varlığını kabul ettiği bir kesin hükmü esas alarak karar vermiş durumdadır.
6100 sayılı HMK ise 303/1. maddeye göre; “Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.”
Anılan maddedeki koşullar bulunmadığı hâlde bir kesin hükmün varlığı kabul edilerek karar verilmiş ise bu durum kesin hükme dayalı olarak bir karar verilmemiş olduğunu değil mevcut olmayan bir kesin hükmün varlığı kabul edilerek hatalı karar verildiğini ortaya koyar.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; davacılar 17.04.2001 tarihli sözleşmeye dayalı olarak alacak talebinde bulunmuşlar, mahkeme ise sözleşmede sözü edilen taşınmazlarla ilgili açılan ve taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davasının reddedilmesi ve kesin hüküm bulunması nedeniyle istenebilecek bir alacak bulunmadığını kabul ederek davayı reddetmiştir.
Kararda açıkça; sözleşmeden sonra yapılan yargılama ile taşınmazların murise ait olmadığının kesin hükümle belirlenmesi karşısında artık söz konusu taşınmazlar yönünden sözleşmesinin aksinin ispat edildiği, dava konusu taşınmazlarda davacıların mülkiyet hakkının bulunmadığının Kırklareli Asliye Hukuk Mahkemesinin 07/12/2004 tarih, 2003/400 E., 2004/895 K. sayılı ilamı kesin hüküm altına alındığı, bu bağlamda dava tarihi itibariyle davacılar lehine mülkiyet hakkı doğmadığından buna bağlı olarak tazminat – alacak isteğinde de bulunulamayacağı belirtilerek dava reddedilmiştir. Davacıların dayandığı sözleşmeye itibar edilmeyerek kesinleşmiş karardaki mülkiyet belirlemesi esas alınarak davanın reddedilmiş olması da varlığı kabul edilen kesin hükme öncelik verilerek ve bu nedene dayalı olarak bir karar verilmiş olduğunu ortaya koymaktadır.
Mahkemece direnme kararında yapılan açıklamalarla davanın kesin hüküm nedeniyle reddedilmediği belirtilmekte ise de dayanılan vakıalar ve ilişkilendirilen delillerden bağımsız olarak davanın reddinin temel gerekçesi olarak kesin hükmün varlığı gösterildiğinden tamamen kesin hükme dayalı olarak davanın reddedildiği açıkça ortadadır. Zira dayanılan sözleşmedeki vakıalara göre bir hakkın varlığı ileri sürülmüş iken sözleşmedeki bu vakıaların sabit olup olmadığına önem ve değer verilmeksizin kesin hüküm esas alınarak davanın reddedilmiş olmasına başka bir anlam ve değer de biçilemez.
Özel dairece yapılan temyiz incelemesi sonucu bozma nedeni olarak kesin hüküm koşulları bulunmadığı hâlde davanın kesin hüküm nedeniyle reddedilmiş olmasının doğru olmadığına değinilmesi, mahkemenin verdiği kararın niteliğine ve dosya kapsamına uygundur.
Yukarıda açıklanan esaslara uygun olarak özel daire bozma kararındaki gerekçeler genişletilerek direnme hükmünün bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan davanın kesin hükümden reddedilmemiş olduğu gerekçesiyle verilen direnme hükmü uygun bulunarak, buna göre işin esası incelenmek üzere dosyanın özel daireye gönderilmesi yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.