Yargıtay Kararı 11. Hukuk Dairesi 2014/9659 E. 2014/13792 K. 15.09.2014 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 11. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/9659
KARAR NO : 2014/13792
KARAR TARİHİ : 15.09.2014

MAHKEMESİ : İSTANBUL(KAPATILAN) 21. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
TARİHİ : 20/03/2014
NUMARASI : 2013/262-2014/74

Taraflar arasında görülen davada İstanbul(Kapatılan) 21. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 20/03/2014 tarih ve 2013/262-2014/74 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi l tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalının 20.08.2010 tarihinde müvekkilinin satış temsilcisi olarak çalışmaya başladığını, konumu itibariyle müvekkilinin işleri hakkında bilgi edinip müşteri çevresini tanıdığını, 31.03.2012 tarihinde kendi isteği ile iş aktini sonlandırdığını, sorumlu olduğu bölgede müvekkilinin “chem-lock” adı altındaki ürünlerinin muadillerini kendi adına sattığını, taraflar arasında düzenlenen sözleşmede davalının rekabet yasağına aykırı davranışlarda bulunması halinde cezai şart ödemeyi kabul ettiğini ileri sürerek 20.952,70 TL’nin tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı, dayanak yapılan sözleşmeyi işten atılma tehdidi nedeniyle okumadan imzaladığını, davacının sattığı ürünlerin bir çok firma tarafından da piyasaya sunulduğunu, işveren tarafından dayanılmaz eleştirilere maruz kalınca iş aktini feshettiğini, ardından Kosgep’in girişimcilik kursuna giderek kendi firmasını kurduğunu, rekabet yasağına aykırı davranmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; davalının, davacı işyerinde satış görevlisi olarak çalıştığı işyerinden kendi isteği ile ayrıldığı, dava konusunun davalının hizmet sözleşmesinden kaynaklanan haksız rekabet ve cezai şart talebine ilişkin olduğu, davalının 4857 sayılı Kanun’un 2’nci maddesinde yer alan iş sözleşmesi ile işçi statüsünde çalıştığı, taraflar arasındaki hizmet sözleşmesi ve iş ilişkisinin değerlendirilmesi gerektiği, iş sözleşmesi ile birlikte protokolün ihlal edilip edilmediğini değerlendirmenin iş mahkemesinin görev alanına girdiği gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Taraflar arasında düzenlenen ve davacı tarafından davaya dayanak yapılan protokol tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın 348. maddesi “İş sahibinin müşterilerini tanımak veya işlerinin esrarına nüfuz etmek hususlarında işçiye müsait olan bir hizmet akdinde her iki taraf, akdin hitamından sonra, işçinin kendi namına iş sahibi ile rekabet edecek bir iş yapmamasını ve rakip bir müessesede çalışmamasını ve böyle bir müessesede şerik veya sair sıfatla alakadar olmamasını şart edebilirler. Rekabet memnuiyetine dair olan şart, ancak işçinin müşterileri tanımasından ve esrara nüfuzundan istifade ederek iş sahibine
hissolunacak derecede bir zarar husulüne sebebiyet veribilecek ise, caizdir. İşçi, akdin yapıldığı zamanda reşit değilse rekabet memnuiyetine dair olan şart batıldır.” hükmünü haiz olup, madde metninden de anlaşılacağı üzere bu madde sözü edilen sırlara vakıf işçinin mukavele yapmak şartıyla işten ayrılması halinde aynı işi kendi adına yapmamasını, rakip bir müessesede çalışmamasını ve böyle bir müessesede şerik veya sair sıfatla alakadar olmamasını düzenlemektedir.
Düzenleme hizmet sözleşmesi içinde yer almakla birlikte hizmet akdi süresince yapılmaması gereken bir hususu değil, hizmet akdinin sona ermesinden sonra yapılmaması gereken bir hususta düzenleme getirmektedir. Hizmet akdinin devamında bir sadakatsizlik, bu ister bir sözleşme ile düzenlensin ister Kanunla düzenlensin elbette ki İş Mahkemesinde görülecek bir davanın konusunu oluşturacaktır. Oysa davacı vekili, 04.02.2014 tarihli duruşmadaki beyanında ve 18.02.2014 tarihli dilekçesinde açıkça davalının akdin sona ermesinden sonra gerçekleşen eylemi nedeniyle cezai şart istediklerini belirtmiştir. Uyuşmazlığın bu niteliği itibariyle davanın İş Mahkemesinde görülmesini gerektirir bir durum mevcut değildir. Ayrıca, ticari sırrın ne olduğunun değerlendirilmesinin uzman mahkemelerce yapılması gerektiği de yadsınamaz bir gerçeklik olduğu gibi, “Rekabet Yasağı” kavramı da piyasa şartlarıyla sıkı sıkıya bağlı bulunan ticari bir konudur. Kaldi ki 6762 sayılı TTK’nun 4. maddesinde çok açık bir şekilde BK’nun 348. maddesinden kaynaklanan davaların mutlak ticari davalardan olduğu öngörülmüştür. Mutlak ticari davalar herhangi bir unsurun, bağlanma noktasının veya sebebin, davanın ticari niteliğini değiştirmediği, mahkemenin kanaatinin rol oynamadığı davalar olup Dairemizin yerleşmiş içtihatları da bu yoldadır. (2008/7321 E- 2008/9007 K, 2000/8808 E-2000/10150 K, 2006/9411 E-2007/12223 K, 2007/4507 E-2008/6825 K, 2005/6508 E-2006/9306 K) Ayrıca doktrinde de (Bkz. Prof.Dr.Polat Soyer, Rekabet Yasağı Sözleşmesi, Ankara 1994 s. 14) davanın mutlak ticari dava olduğu kabul edilmektedir. Bir kısım yazarlar ise (Bkz. Prof.Dr.S.Arıkan, Ticari İşletme Hukuku, Onuncu Bası, s.96) davanın mutlak ticari dava olduğunu, ancak böyle sayılmanın anlamsız olduğunu kabul etmektedir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2011/11-781 E sayılı kararında da bu tür davaların Ticaret Mahkemelerinde görülmesi kabul edilmiştir.
Açıklanan tüm bu nedenlerle mahkemece mutlak ticari dava olan davaya bakılmak gerekirken, anılan bu hususlar nazara alınmadan dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 18.09.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.