Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2009/12547 E. 2009/13991 K. 29.12.2009 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/12547
KARAR NO : 2009/13991
KARAR TARİHİ : 29.12.2009

MAHKEMESİ : BÜYÜKÇEKMECE 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ,
TARİHİ : 10/06/2008
NUMARASI : 2004/1312-2008/671
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, kayden maliki olduğu 2 parsel sayılı taşınmazdaki 311, 465 ve 685 nolu bağımsız bölümlerin dava dışı kızı tarafından vekalet görevi kötüye kullanılarak davalı kızına satış suretiyle devredildiğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuş, yargılama aşamasında ölümü üzerine tereke idare memuru tarafından davaya devam edilmiştir.
Davalı, iddiaların yersiz olduğunu, idareye uygun işlem yapıldığını, ibraname düzenlendiğini bildirip, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, çekişmeli taşınmazların davalıya temlikinin vekalet görevinin kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirildiği gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.10.2009 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat E. A.. ile temYiz edilen vekili Avukat E.K.. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava; tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; Çekişme konusu bağımsız bölümlerin, tarafların miras bırakanı A.A..adına kayıtlı iken, vekil aracılığıyla satış suretiyle davalı kızına temlik edildiği, miras bırakan A..tarafından temliklerin vekâlet görevinin kötüye kullanılması suretiyle iradesine aykırı olarak gerçekleştirildiği ileri sürülerek eldeki davanın açıldığı, yargılama aşamasında vasi tayini üzerine vasi tarafından davaya devam edilirken ölümü üzerine tereke idarecisi tarafından takip edilerek davanın sonuçlandırıldığı görülmüştür.
Hemen belirtilmelidir ki, HUMK 76. maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun olarak hüküm tayin ve tespit etmek mahkemeye aittir. İddianın ileri sürülüş biçimi, dava dilekçesinin içeriği ve dosyada mevcut deliller birlikte değerlendirildiğinde, çekişmeli taşınmazların satımı için 11.5.2004 tarihinde vekâletnameler alındığı, 12.5.2004 tarihinde tapuda intikallerin yapıldığı ve 13.05.2004 tarihinde hem vekâletlerin kullanımından, Hem de satışlar nedeniyle ödenen bedellerden dolayı ibraname alındığı, 14.10.2004 tarihinde eldeki davanın açıldığı ve yargılama aşamasında 01.3.2005 tarihinde açılan dava sonucu 29.4.2009 tarihinde vasi atandığı, anılan tarihler arasındaki süre ve murisin yaşı birlikte değerlendirildiğinde, davada ehliyetsizlik ve vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenlerine dayanıldığı sonucuna varılmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.4.1990 gün ve 1990/1–152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir.
Dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde ise, kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.
Bilindiği üzere, Davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Ne varki, mahkemece değinilen ilkeler göz ardı edildiği gibi, miras bırakanın temlik için verilen vekaletnamelerin düzenlendiği, temlikin yapıldığı ve ibra namenin düzenlendiği tarihlerde ehliyetli olup olmadığının 2659 Sayılı Yasanın 7/6 ve 16/d maddeleri gereğince Adli Tıp Kurumundan alınacak rapor ile saptanması gerekirken, bu hususta hiç araştırma yapılmaması da doğru değildir.
O halde, taraflar arasındaki çekişmenin sıhhatli bir çözüme kavuşturulabilmesi bakımından hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu da göz önüne alınarak önemine binaen öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa miras bırakana ait vasi dosyası, sağlık kurulu raporları, hasta müşahede kâğıtları, reçeteler vs. istenmesi, tüm dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi, değinilen tarihlerde miras bırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, ehliyetsiz olduğunun anlaşılması halinde, davanın bu nedenle kabulü, yok eğer ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde, muris tarafından düzenlendiği iddia edilen ibranamelerde gözetilerek davada dayanılan diğer hukuki neden yönünden araştırma yapılması gerekeceği tartışmasızdır.
Hal böyle olunca; mahkemece yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda bir inceleme ve araştırma yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 19.12.2008 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 625.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 29.12.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.