Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2010/1480 E. 2010/4070 K. 08.04.2010 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/1480
KARAR NO : 2010/4070
KARAR TARİHİ : 08.04.2010

MAHKEMESİ : EZİNE ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 11/11/2009
NUMARASI : 2004/280-2009/277
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, ortak miras bırakan Senem’in 2 sayılı parselini 6.4.1988 tarihinde hibe ile, 20, 204 ve 358 sayılı parsellerdeki paylarını ve 436 parsel sayılı taşınmazını 12.4.2000 tarihinde satış suretiyle davalı oğluna temlik ettiğini, ancak yapılan işlemlerin terekeden mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürüp, tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteğinde bulunmuşlardır.
Davalı, iddiaların doğru olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, dava konusu taşınmazların devrinin mirasçılardan mal kaçırmak ve saklı paylarını zedelemek kastıyla yapıldığının ispatlanamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi . . raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı S. Ç.’ın 2 parsel sayılı taşınmazını 6.4.1988 tarihinde hibe ile 20, 204, 358 sayılı parsellerdeki 2/8’er paylarını ve 436 parsel sayılı taşınmazının tamamını 12.4.2000 tarihinde satış suretiyle davalı oğluna temlik ettiği anlaşılmaktadır.
Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme sonucunda, 2 parsel sayılı bağış yoluyla temlik edilen taşınmaz bakımından davacıların saklı paylarına tecavüz kastı kanıtlanamadığından tenkis isteği yönünden davanın reddine karar verilmiş olması doğrudur.
Ancak, satışa konu edilen taşınmazlar bakımından muris muvazaası hukuksal nedenine dayanıldığı ve mahkemece bu taşınmazlar hakkındaki davanın da ispatlanamadığından reddedildiği görülmektedir.
Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve l-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır.
Öte yandan miras bırakanın sağlığında mal varlığının tamamını veya bir kısmını, mirasçıları arasında hoş görü ile karşılanabilecek makul ölçüler içerisinde paylaştırmışsa mirasçısından mal kaçırma iradesinden söz etme olanağı yoktur. O halde miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı üzerinde durulması, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden, taşınır, taşınmaz ve hakların araştırılması, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getirtilmesi, her bir mirasçıya geçirilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınarak paylaştırmanın mı? yoksa mal kaçırma amacın mı? üstün tutulduğunun aydınlığa kavuşturulması zorunludur.
Somut olaya gelince; davalının alım gücü bulunmadığı, miras bırakanın tek oğlan çocuğu olup, miras bırakanın yaşlılığında davalının yanında yaşadığı, ölümünden kısa süre önce de taşınmazları temlik ettiği halde, terekesinden para çıkmadığı, satışa konu taşınmazların satış bedelleri ile belirlenen gerçek değerleri arasında aşırı fark bulunduğu; esasen davalının ve tanıkların ifadelerinde de miras bırakanın hastalığı sebebiyle davalının yardımcı olduğuna ilişkin beyanlarının temlikin gerçek satış olmadığını gösterdiği açıktır.
Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler, belirlenen bu olgularla birlikte değerlendirildiğinde, satışa konu edilen çekişmeli taşınmazlar bakımından davanın kabulü gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Kabule göre de, yargılama sırasında taşınmazların keşfen tespit edilen değerleri itibariyle harç tamamlanmadığı halde, kendisini vekille temsil ettiren davalı lehine dava dilekçesinde gösterilen değer yerine, keşif sonucu saptanan değer üzerinden fazla vekalet ücreti tayin ve takdiri de isabetsizdir.
Davacıların, değinilen yönlere ilişkin temiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 08.4.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.