Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2010/3092 E. 2010/3965 K. 07.04.2010 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/3092
KARAR NO : 2010/3965
KARAR TARİHİ : 07.04.2010

MAHKEMESİ : KİLİS ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ,
TARİHİ : 08/09/2009
NUMARASI : 2004/306-2009/600
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, miras bırakanları Z.Y.n 9 parsel sayılı taşınmazını davalılardan gelini M.ile torunu Se.’ye satış yoluyla temlik ettiğini, yapılan temliki işlemin mirasçıdan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu, miras bırakanın işlem tarihinde temyiz kudretine sahip olmadığını, davalılar M.ve S.nin de taşınmazı muvazaalı şekilde diğer davalı M.’e devrettiklerini ileri sürerek, tapu iptali, olmadığı takdirde tenkis isteğinde bulunmuşlardır.
Davalı M., iyiniyetle taşınmazı satın aldığını belirterek, davanın reddini savunmuş, diğer davalılar yanıt vermemişlerdir.
Mahkemece, tenkis isteği yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi . raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil olmadığı takdirde tenkis isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, diğer isteklerin reddiyle tenkis isteği yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan Z.’nin, maliki olduğu 9 parsel sayılı taşınmazını, davalılardan oğlu M.’in karısı M.ile kızı S.ye 28.10.2000 tarihinde satış yoluyla intikal ettirdiği, onlar tarafından da diğer davalı M.’e aynı nedenle temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacılar, mirasbırakan Z.’nin temlik sırasında TMK’nun 15. maddesi hükmü uyarınca hukuki ehliyetinin bulunmadığını, bunun yanı sıra ilk yapılan temlikin mirasçıdan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuşlar, Mahkemece, mirasçıdan mal kaçırmak iddiasının sübut bulduğu gerekçesiyle davacıların saklı payı oranında belirlenen meblağ karar altına alınmıştır.
İddianın ileri sürülüş biçimine göre, davacılar tarafından öncelikle iptal isteği gözetilerek karar verilmesi gerekeceği yerde, Mahkemece saklı paya isabet eden paranın hüküm altına alınması doğru değildir.
Madem ki, Mahkemece, temlikin muvazaalı olduğu kabul edilerek hüküm kurulduğuna göre, davacının miras payı oranında iptal ve tescile karar verilmesi gerekeceği açıktır.
Ne var ki, davada sadece iptal istenmiş tescil isteğinde bulunulmamıştır.
Hemen belirtmek gerekir ki, tapu kaydına dayanılarak açılan bir iptal davasında, ayrıca tescil isteğinde bulunulmamış olması iptal davasının reddi için başlı başına bir sebep teşkil etmez. Bu durumda mahkemece yapılacak iş, iptal isteminin tescili kapsamadığı gözetilerek davacıya, ayrıca tescil davası açması için imkan tanımak ve dava açılması halinde her iki dava birleştirilerek karara bağlanmaktan ibarettir. Değişik anlatımla sadece iptal davasının kabulüne ve tapunun iptaline karar verilmesi, tapulu bir taşınmazın sicil dışı (kayıtsız) kalması sonucunu doğurur ki, böyle bir uygulama, devletin bütün taşınmazların hukuki ve geometrik durumlarını belirleyerek sicile bağlama yolunda benimsediği dolu pafta sistemi genel ilke ile bağdaşmaz. Ne var ki, davacı iptal değil, sadece tescil isteğinde bulunmuş ise Yargıtay’ın yerleşmiş ve kurallaşmış uygulamalarına göre, tescil isteği tapu sicilinde mevcut eski kaydın iptali isteğini de kapsadığı gözetilerek davacının ayrıca tapu kaydının iptalini de dava etmesine gerek yoktur. (YHGK 11.11.1983 tarih, 981/8-80 esas, 983/1162 sayılı kararı)
Diğer taraftan, davada kamu düzeniyle ilgili olması sebebiyle öncelikle ehliyetsizlik iddiası üzerinde durulması gerekirken, bu konuda bir araştırma yapılmaksızın diğer istek bakımından araştırma yapılarak neticeye gidilmiş olması isabetsizdir.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev-ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranmaeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Hal böyle olunca, öncelikle davacılara tescil davası açmaları konusunda olanak tanınması, açıldığı takdirde eldeki dava ile birleştirilmesi; ondan sonra öncelikli isteklerden ve kamu düzeniyle ilgili olan ehliyetsizlik iddiası üzerinde durulması, buna ilişkin iddia ve savunma doğrultusunda taraf delillerinin toplanması, 2659 sayılı Yasanın 7. ve 16. maddeleri gereğince, miras bırakanın akit tarihinde ehliyetli olup olmadığının Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesinden rapor alınmak suretiyle saptanması, ehliyetsiz olduğunun anlaşılması durumunda, ikinci el konumundaki kayıt maliki M. yönünden aynı Yasanın 1023. maddesi hükmü gereğince araştırma yapılması, M.’in anılan Yasa maddesi hükmünden yararlanmayacağının anlaşılması halinde iptal ve tescil hükmü kurulması; yok eğer miras bırakanın ehliyetli olduğunun belirlenmesi halinde toplanan ve toplanacak delillere göre muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı istek yönünden bir değerlendirme yapılması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 07.04.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.