YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/6020
KARAR NO : 2010/6890
KARAR TARİHİ : 14.06.2010
MAHKEMESİ : IĞDIR 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 17/03/2010
NUMARASI : 2007/177-2010/154
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, miras bırakan anneleri S. T.’nun 2635 parsel sayılı taşınmazını babaları olan Y. ve ağabeyleri olan İ.’in hissedarı oldukları aile şirketine sermaye olması için satış şeklinde devrettiğini ve davalı C.’a temlik edilinceye kadar taşınmazın tüm mirasçılar tarafından kullanıldığını, ancak mirasçılar tarafından taksim edilmesinin istenmesi üzerine bu taksimin engellenmek amacıyla kötüniyetli olarak davalıya satıldığını ve miras haklarını kullanmalarının engellendiğini, davalının yakın aile dostu ve durumu bilen konumda olduğunu, satış işlemini yapan şirket ortaklarından Y.un 75 yaşında olup heyet raporu alınmadığını ileri sürerek, payları oranında tapu iptal ve tescil isteminde bulunmuşlardır.
Davalı, taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığını ve masraf yaptığını, iyi niyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın ispat edilemediği gerekçesiyle reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi. .. raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
Dava, tapu iptal ve pay oranında tescil isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 2635 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan S. T. tarafından 11.06.1991 tarihli akitle T.Tarım Ormancılık ve İhtiyaç Maddeleri Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.’ne satış yoluyla temlik edildiği, anılan taşınmazın 24.04.2007 tarihli akitle de şirket tarafından davalı C. Ş.’a devredildiği anlaşılmaktadır.
Davacılar, 2635 parsel sayılı taşınmazın maliki olan anneleri S.’ın çekişmeli taşınmazı kocası Y. ve oğlu İ.’in hissedarı olduğu anılan şirkete satış yoluyla temlik ettiği, Y.’un da şirket müdürü olarak davalı C.’a devrettiğini, temlik tarihinde Y.’un hukuki ehliyetinin olmadığını, bu durumun saptanması halinde Y.’un şirkette hissedar olması sebebiyle kendilerinin de şirkette hak sahibi olacaklarını ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil
ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Somut olaya gelince; diğer iddiaların yanında 05.06.2007 tarihinde ve yargılama sırasında ölen Y.un ehliyetsiz olduğu ileri sürüldüğü halde mahkemece bu konuda deliller toplanmamış ve tanık ifadeleri ile yetinilmek suretiyle sonuca gidilmiştir.
O halde, iddia ve savunma doğrultusunda taraf delillerinin toplanarak 2659 sayılı yasanın 7 ve 16 maddeleri hükmü gereğince Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesinden Y.’un temlik tarihinde ehliyetli olup olmadığının saptanması Y. terekesinden hak talep ettiklerine ve terekenin el birliği mülkiyetine tabi olduğuna göre Y.’un davacıların dışında başkaca mirasçıları olup olmadığının belirlenmesi, başkaca dava dışı mirasçının olduğunun saptanması halinde dava tereke adına açılmadığından davanın dinlenip dinlenemeyeceğinin değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru olmadığı gibi, Kabule göre de; davalı vekili yararına, dava dilekçesinde belirtilen ve itiraza uğramayan dava değeri üzerinden Avukatlık parasına hükmedilmesi gerekirken keşfen saptanan ancak yargılama aşamasında harcı tamamlanmayan değer gözetilerek fazla vekalet ücreti takdiri de doğru değildir.
Davacıların, bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 14.6.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.