YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2011/11970
KARAR NO : 2012/2919
KARAR TARİHİ : 15.03.2012
MAHKEMESİ : DİKİLİ ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 23/06/2011
NUMARASI : 2009/322-2011/189
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, miras bırakanı babası A..E.’un maliki olduğu .. ada .,. . ada . ve .. parsel sayılı taşınmazları davalı kızı N..’e satış suretiyle temlik ettiğini, onun da taşınmazları bir kısım davalıların murisi kardeşi H.. ve diğer davalılara temlik ettiğini, temliklerin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu iptal tescil, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir.
Bir kısım davalılar, iddiaların doğru olmadığını, mal kaçırma amacının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.
Davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar, Dairece; miras bırakının tüm temliklere ilişkin kayıtların getirtilerek paylaştırma kastının bulunup bulunmadığının açıklığa kavuşturulması ve sonucuna göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı ve bir kısım davalılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.
Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan araştırma ve inceleme sonucunda davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan A.. 20.01.2000 tarihinde ölümüyle geriye mirasçı olarak, davacı oğlu H., davalı kızları N., N., torunları M., A., S. ve dava dışı eşi H.’nin kaldığı, miras bırakanın maliki olduğu 909 ada 5 ve 1771 parsel sayılı taşınmazları 30.09.1998 tarihinde, . ada .parsel sayılı taşınmazı 05.10.1998 tarihinde davalı kızı N.’e satış suretiyle temlik ettiği, davalı N. tarafından ilk iki taşınmazın bir kısım davalıların murisi davalı H..’ye, .. ada .. parsel sayılı taşınmazın ise davalılar N. ve N..’a temlik edildiği, öte yandan miras bırakan A..’nin maliki olduğu …parsel sayılı taşınmazını da 05.04.1977 tarihinde davacı H.’e satış suretiyle temlik ettiği, miras bırakan tarafından mirasçılarından olan dava dışı eşi H.’ye herhangi bir kazandırma yapılmadığı anlaşılmaktadır.
Davanın kabulüne ilişkin önceki karar, yalnız davalılar N.. ve N.. tarafından temyiz edildiğine göre, diğer davalılar yönünden kesinleşmiş olup, öte yandan toplanan delillerden, miras bırakan A..’nin sağlığında ekonomik durumunun iyi olduğu, davaya konu taşınmazların satışına ihtiyacı olmadığı gibi miras bırakan tarafından mirasçılar arasında usulüne uygun bir paylaştırma yapıldığından da sözetme olanağı bulunmamaktadır.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde reddine karar verilmiş olması doğru değildir.
Bozma nedenine göre, bir kısım davalılar vekilinin temyiz itirazının reddine, davacının temyiz itirazının kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 15.03.2012 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
– K A R Ş I O Y Y A Z I S I –
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.
Bilindiği üzere; muris muvazaası davalarında adil ve doğru çözüm ulaşılması ancak davalılara yapılan temliklerde murisin gerçek irade ve amacının saptanmasına bağlıdır.
Murisin sağlığında mal varlığının tamamını veya bir kısmını mirasçılar arasında makul ölçüler içerisinde paylaştırmışsa, bu durumda mal kaçırma iradesinin varlığından söz edilemez.
Buradaki paylaştırmada mutlaka her bir mirasçıya düşen payların eşit olması aranmayacaktır. Murisin az-çok bir dengeyi gözeten, makul sınırlar içerisinde olduğu kabul edilen temliklerde bulunması durumunda, bir paylaştırma iradesinin varlığı benimsenebilir. Bu durumda da olayda 1.4.1974 tarih ve ½ sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulamayacağı kuşkusuzdur.
Bu ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde muris A..’nin 2010 yılında öldüğü, mirasçı olarak geriye oğlu davacı H. ile davalı kızları N.., N., ve torunları M.., A.., S.. ve dava dışı eşi H..’nin kaldığı, H.’nin davada yer almaması nedeniyle onun yönünden muris tarafından nakit, gizli bağış ya da ayni olarak ne tür kazandırmalarda bulunduğu yeterli şekilde araştırılmadığı anlaşılmaktadır. Çoğunluk ile azınlık arasındaki uyuşmazlık ise böyle bir araştırmanın yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Miras hukukunun temel prensiplerinden biri ve belki de en önemlisi mümkün olduğunca, yasaya aykırı olmadığı sürece murisin iradesine saygı gösterilmesi ilkesidir. Olayda muris kabul edilebilir ölçüde dört çocuğuna da temlikler yapmıştır. Bir an mirasçılar arasında annenin bulunmadığının kabul edilmesi durumunda, bir paylaştırma iradesinin varlığını konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Ne var ki, sayın çoğunluk murisçe dava dışı eşi H..’ye de bir kazandırma yapıldığının kanıtlanmasını, paylaştırmanın varlığı için zorunlu görmektedir.
Bilindiği gibi, davada hüküm taraflar yararına veya zararına olarak kurulur. Davada yer almayan bu nedenle kendisini savunamayacak durumda olan bir kişi yönünden hüküm kurulması doğru olmayacaktır. Çünkü davada yer almayan kişinin payı yönünden de araştırma yapılıp paylaştırmanın varlığı kabul edildiğinde, o kişi yönünden bu dosyada verilen hüküm taraf olmadığından kesin hüküm oluşturmasa da güçlü bir delil oluşturacağı yadsınamaz.
Türk Medeni Kanununun 2.maddesi hukuk sistemimiz bakımından çok önemli iki prensibi açıklar. Bunlardan birincisi, her somut olayda hakların kullanılmasının kapsam ve içeriğini sınırlayan “objektif iyi niyet” ikincisi ise, hakların kötü kullanılmasının sonucunu gösteren ve bunun hukuk tarafından korunmayacağını bildiren “hakkın kötüye kullanımı yasağı”dır.
Hakkın kötüye kullanılması yasağı (Abus de Droit, Recht Smiss Bravch) Kurumu, hukukun şekilcilikten doğan sertliğinin sakıncalarını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır. Zira teknik gerekler nedeniyle belli kalıplara sokulmuş olan hukuk kuralları tarafından bireylere tanınan yetkilerin olduğu gibi kullanılması, diğer bireyler ve toplum için, çoğu kez katlanması güç sonuçlar doğurabilir. İşte TMK.m.2/II, hukukta ortaya çıkabilecek olan bunun gibi adalete uygun olmayan yasa boşluklarının giderilmesi amacıyla konulmuş bir hükümdür.
Türk Medeni Kanunun 2.maddesinde öngörülen kuraldan bir hakkın objektif iyiniyete açıkça aykırı kullanılmasının hakkın kötüye kullanılması halini oluşturduğu anlaşılmaktadır. Öğretide baskın olan görüş bu olduğu gibi (Prof. Dr. Schwarz A.B. age s.196, Prof. Dr. H.A. Göktürk, Şahsın Hukuku Ankara 1954 s.98, Prof. Dr. H.V. Velidedeoğlu , Türk Medeni Hukuku C.I. Cz.1. İstanbul 1959 342, Prof. Dr. J.G. Akipek , Prof. Dr. T. Akıntürk Türk Medeni Hukuku Başlangıç Hükümleri İstanbul 1998 s.184) Yargıtay uygulamalarında da bu şekilde anlaşılmaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.01.1958 tarih ve 1958/1-7 sayılı kararı, Tatbikatta Yargıtay Kararları 1958, s.9.).
Bir hakkın, objektif iyi niyet kurallarına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar vermesi, hakkın kötüye kullanımını oluşturur. MK.m.2/1 hükmü herkesin haklarını toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kötüye kullanımının ölçütünü, Medeni Kanunumuza göre objektif iyi niyet kuralları verir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasını izrar kasdıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan, başkasına zarar verme kastı değil, fakat hakkın objektif iyi niyet kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.
Bu, genel bir ölçüttür. Şöyle ki, hakkın başkalarına zarar vermek maksadıyla kullanılması, doğruluk ve dürüstlük kurallarına aykırı olması itibariyle bu ölçütün kapsamına girdiği gibi, hakkın hak sahibine gerçek hiçbir menfaat veya çok küçük bir menfaat sağlamasına karşılık, başkalarının hukuken korunan önemli menfaatlarını zedelemesi de yine objektif iyi niyete aykırı olduğundan, hakkın kötüye kullanımını oluşturur. Zira haklar, şahıslara belli yasal (meşru) menfaatların gerçekleşmesini sağlamak amacıyla tanınmaktadır. Bir kimsenin, hukuken korunan bir menfaati olmaksızın hakkını kullanması ve bu kullanım sonucunda bir diğerinin yasal menfaatlarını çiğnemesi (zedelemesi) hukuken korunamaz (himaye edilemez). Aynı gerekçe iledir ki, bir hakkın, amacına aykırı olarak kullanılması da onun kötüye kullanımı mahiyetindedir. Objektif iyi niyet kuralları, hakkın karşı tarafta uyandırılan güvene aykırı surette kullanılmasının da hakkın kötüye kullanımı olarak kabulünü gerektirir.
Hakkın kötüye kullanımının genel yaptırımı, hukuk düzeninin her hangi bir hakkın objektif iyi niyet kurallarına aykırı olarak kullanılmasını korumamasıdır (himaye etmemesidir). Bu, bir kimsenin hakkını objektif iyi niyet kurallarına aykırı olarak kullanmakla gerçekleşmesini arzuladığı amacın ya da hukuki sonucun elde edilmesini sağlayacak imkanlardan yoksun bırakılması demektir.
Genel mahiyetteki bu yaptırım, hakkını kötüye kullanan kimsenin davacı veya davalı durumunda bulunduğu hallerde önemli sonuçlar doğurur. Çünkü hakkını kötüye kullanan kimseden ilke olarak ileri sürdüğü hak esirgenecektir.
Hal ve şartlardan bir hakkın doğruluk, dürüstlük, ahlak ve karşılıklı güven kurallarına uygun olarak kullanılmış olduğunu veya amacından saptırılmış bulunduğunu anlayan hakim, taraflarca bu yolda bir iddiada bulunulmamış olan dahi, bunu kendiliğinden dikkate almalıdır (YHGK., 17.01.1951 tarih ve 1951/1-274-151;28.01.2004 gün ve 2004/6-50-38 sayılı ilamı)
Tüm bu nedenlerle, paylaştırma olgusu davanın tarafları yönünden değerlendirilmeli, muris tarafından davanın taraflarına kabuledilebilir ölçüde kazandırmada bulunulmuşsa, davacının dürüstlük kurallarına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı haksız mal talebine imkan verilmemelidir.
Somut olayda, muris tarafından gerek davacıya gerekse davalılara mal varlığından aktarımlar yapılmak suretiyle kazandırmalar yapıldığı anlaşılmaktadır. Davacı taraf kendisine diğer mirasçılardan daha fazla kazandırma yapıldığı halde eldeki dava ile daha da fazlasını istemektedir. Bu talep açıkça hakkın kötüye kullanılması olup, hiçbir hak iddia etmeyen dava dışı mirasçıya muris tarafından her hangi bir temlik yapılıp yapılmadığının araştırılmasına gerek bulunmamaktadır; çünkü dava dışındaki kişiye temlik yapılmadığının anlaşılması halinde bu hususun da davacıya daha fazla kazanım sağlaması bakımından gerekçe olarak sayılması da doğru değildir. Bu davada sadece davanın tarafları yönünden araştırma yapılarak verilecek bir kararın dava dışı kişiler yönünden olumlu ya da olumsuz bir etki oluşturmayacağı da anlaşılmakla usul ve yasaya uygun mahkeme kararının onanmasına karar verilmesi gerekirken, araştırmaya yönelik olarak verilen bozma kararına katılmamaktayız.