YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/10020
KARAR NO : 2012/14307
KARAR TARİHİ : 03.12.2012
MAHKEMESİ : HATAY 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 12/04/2012
NUMARASI : 2006/249-2012/194
Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil, alacak davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar taraflarca yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
Davacı A…, babası olan diğer davacı S…’ye verdiği geniş yetkili vekaletname kullanılarak, vekilin yaşlı, saf ve kandırılabilir bir insan olmasından yararlanılarak maliki olduğu 2633 ve 2632 parsel sayılı taşınmazların satış suretiyle davalı F…’ye, ondan da davalı S…’a devrinin sağlandığını ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuş, diğer davacı S…de 100.000,00.-TL para ve 500 gr. altının durumundan yararlanan F… ve eşi M… tarafından alınması nedeniyle fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak iade ve alacak isteminde bulunmuştur.
Mahkemece, davacı S…’nin işlem tarihi itibariyle fiili ehliyetine sahip olup olmadığının rapor ile tespit edilemediği, bunun tespiti için Adli Tıp Kurumu Başkanlığına sevkinden davacılar vekilinin talebi üzerine vazgeçildiği, dinlenen davacı tanıklarının da davacı S…’nin yaşlılığı, saflığı ve dalgınlığından bahsetmedikleri, bu halinden bahsetseler bile bu beyanların davanın kabulü için yeterli olmadığı, bu konuda yazılı belge de olması gerektiği ve açılan davanın ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Oysa, yargılama sırasında temin edilen 13.01.2009 tarihli raporda davacı S…’nin hukuki işlem yapma ehliyetinin olmadığı belirtilmiştir.
Bu durumda, öncelikle Suphi tarafından açılan davanın görülebilirliği ve yürütülebilirliğinin, davacıya 1086 sayılı HUMK’nun 42 ve 6100 sayılı HMK’nun 56/1 maddesi gereğince vasi atanmak suretiyle sağlanması gerekmektedir.
Hal böyle olunca, davacı S… yönünden HMK’ nun 56/1 . maddesi uyarınca vasi atanmak üzere sulh hukuk mahkemesine ihbarda bulunulması ve sonucunun beklenerek vasi atanması halinde onun huzuru ile davanın görülmesi gerekirken, bu husus gözardı edilerek hüküm tesis edilmiş olması doğru değildir.
Ayrıca; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı
olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmü getirilmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Öte yandan; Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar HUMK’nun 286. maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mütaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Ayrıca; 2659 sayılı Yasanın 7 ve 16. maddeleri hükmü uyarınca bir kişinin ehliyetsizliğinin Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesinden alınacak raporla saptanması gerekeceği ve ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olması nedeniyle öncelikle inceleneceği açıktır. Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik iddiası yönünden hükme yeterli bir araştırma ve inceleme yapıldığının söylenebilme imkanı yoktur.
O halde, hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek ve önemine binaen her iki dava bakımından da öncelikle hukuki ehliyetsizliğin incelenmesi, davacı S…’nin Adli Tıp 4. İhtisas Kuruluna sevki ile gerek vekaletnamenin düzenlendiği, gerekse temliklerin yapıldığı gün ve yine paranın bankadan çekildiği tarih itibariyle hukuksal ehliyete sahip olup olmadığının tespiti, sevkinin mümkün olmaması halinde ise tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin varsa sağlık raporları, hasta müşahade kağıtları, reçeteler vs. istenmesi ve dosyanın tümüyle Adli Tıp Kurumu’na gönderilerek yukarıdaki ilkeler doğrultusunda paranın bankadan çekildiği, vekaletnamenin düzenlendiği ve satış işleminin yapıldığı tarihlerde hukuki ehliyet durumunun belirlenmesi ve ondan sonra işin esasının incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ile yetinilerek hüküm kurulması doğru değildir.
Davacıların temyiz itirazı yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, sair hususların şimdilik incelenmesine yer olmadığına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 03.12.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.