YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/2226
KARAR NO : 2012/6540
KARAR TARİHİ : 04.06.2012
MAHKEMESİ : LÜLEBURGAZ 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 20/10/2011
NUMARASI : 2011/257-2011/370
Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 240 ada 58 parsel sayılı taşınmazdaki 11 nolu bağımsız bölümün ½ payının davacının Lüleburgaz 4. Noterliğinin 02.08.2010 tarihli vekaletnamesiyle vekil tayin edilen A.E. tarafından 01.11.2010 tarihli akitle davalı G.’e satış yoluyla devredildiği anlaşılmaktadır.
Davacı, bir ay sonra ödenmek kaydıyla dava dışı E.’dan borç para aldığını ancak süresinde borcu ödeyemediğini, yeniden süre istediğinde E.’un kendisine bir ay süre verebileceğini, 1750 TL ek faiz ile davaya konu taşınmazın ½ payının satış yetkisi için gereken noterlik masrafı olarak 1000 TL alacağını söylemesi üzerine, E.ile birlikte notere gittiklerini ve E. adına vekaletname düzenleneceği yerde, E.’un kendisi adına değilde kardeşi A. ait nüfus cüzdanını ibraz ederek vekaletnamenin A. adına düzenlenmesini sağladığını, ondan sonra da kendisine ait çekişme konusu taşınmazdaki ½ payı rızası hilafına davalıya satış şeklinde temlik edildiğini, öte yandan E.a borcunu ödediğini, kendisinin borca karşılık olmak üzere verdiği senetlerin gözünün önünde E.tarafından yırtıldığını, vekaletnameyi istemesi üzerine yanında bulunmadığını ve bir gün sonra da yırttığını ifade ettiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
O halde, dava dilekçesinin içeriğine iddianın ileri sürülüş biçimine göre davada dayanılan hukuki sebebin inançlı işlem olmayıp, vekaletin hile ile alındığı ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olduğu tartışmasızdır.
Hemen belirtilmelidir ki, 16.11.1976 tarih 10088/11214 sayılı Yargıtay Daire kararında da belirtildiği üzere, noterce düzenlenen vekaletnamenin muhteva itibarıyla hilafının kanıtlanması mümkün olmadığı gibi, Alaatin’in vekil kılınmasına ilişkin düzenlenen vekalet akdinin, davacının aksi kanıtlanamayan serbest iradesine dayalı olarak düzenlendiği sabittir.
Öte yandan, vekaletin hile ile alındığı iddiasının aynı zamanda vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasını da kapsayacağı gerek Yargıtay uygulamalarında ve gerekse doktrinde benimsenmiştir.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Nevarki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Somut olaya gelince, mahkemece her ne kadar taraflar arasındaki hukuki işlemin teminat mukabili temlik (inançlı işlem) olarak değerlendirilmek suretiyle iddianın 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmişse de, davalı Gülten’in inançlı işlem olarak belirtilen hususlarda herhangi bir ilişkisi bulunmadığı gibi, yukarıda değinildiği üzere, iddianın vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olduğu açıktır.
Hal böyle olunca, yukarıda belirlenen ilkeler çerçevesinde araştırma ve inceleme yapılarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 4.6.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.