Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2012/2875 E. 2012/3577 K. 29.03.2012 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/2875
KARAR NO : 2012/3577
KARAR TARİHİ : 29.03.2012

MAHKEMESİ : KARTAL 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 25/05/2011
NUMARASI : 2009/140-2011/240
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, miras bırakanları H..’nin babasından intikal .. ada bir parsel sayılı taşınmazdaki payının intikali işlemleri için mirasçılardan dava dışı M.. D..’e vekaletname verildiğini, M.’ın yetkilerini kötüye kullanarak, iradelerine aykırı olarak taşınmazdaki paylarını davalı M..’a danışıklı olarak satış suretiyle muvazaalı temlik ettiğini, davalı M..’ında bir kısım payları diğer davalıya danışıklı devrettiğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuşlardır.
Davalılar, iddiaların yersiz olduğunu bildirip davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, iddiaların kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 17.1.2012 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat S… A.. geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilenler vekilleri Avukatlar gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava, vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, davacıların miras bırakanı H. Y.’a babası H..İ..D..’den intikal eden .. ada .. parsel sayılı taşınmazın vekil olarak atanan mirasçı M.. D.. tarafından 19.08.2008 tarihinde satış suretiyle davalı M.. E..’e devrettiği, daha sonra M.. E..’in taşınmazın 53/241 hissesini 24.02.2009 tarihinde diğer davalı H.. Z..’e satış suretiyle devir ettiğini, davacıların dava dışı M.. D.’e taşınmazın mirasçılar adına intikal ve tescilinin yapılması için vekâletname verildiğini, bu mirasçının vekâlet görevini kötüye kullanarak taşınmazı bedel almadan muvazaalı olarak ve miras haklarından mahrum etmek amacıyla davalılara danışıklı devrettiğini ileri sürerek eldeki davayı açtıkları anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekâlet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekâleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekâlet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekâlet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hâkim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkûm edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince, çekişmeli taşınmazın davacıların miras bırakanı H.. D..’in babasına ait iken ölümü ile mirasçılarına intikal ettiği, tüm mirasçılar tarafından dava dışı mirasçı M.. D..’e verilen vekaletname ile taşınmazın tamamının 19/08/2008 tarihinde davalı M.. E.’e toplam 177,900.-TL bedel karşılığı satış suretiyle devredildiği, bu devre ilişkin olarak satışı yapan vekil ile alıcı arasında düzenlendiği ileri sürülen ve dosyayı ibraz edilen 12/08/2008 tarihli harici sözleşmede taşınmazın 480000.-TL bedelle satıldığı, 300,000.-TL’nin peşin olarak kalan 180,000.-TL’nin ise bankadan kredi çekmek suretiyle verildiği ve taşınmazın 19/08/2008 tarihinde satışının yapıldığının belirtildiği, (belgenin düzenlenme tarihi 12/08/2008 olup içeriğinden belgenin satıştan sonra düzenlendiği halde tarihinin daha önce atıldığı anlaşılmaktadır) diğer taraftan vekil M..’ın davalı M..’ın iş yerinde, şoför olarak çalıştığı, taşınmazın satıldığı halde kiralarının bir müddet vekil tarafından toplanıldığı, vekil ve diğer mirasçıların bir kısmının halen taşınmazda oturdukları, davalı M..’ın şirketinin kredi ihtiyacı için taşınmazın satış işlemine karıştığı yönündeki iddialar gözetildiğinde, vekil M.. ile alıcı M..’’ın el ve iş birliği içinde hareket ettikleri, böylece davacıları zararlandırmak amacıyla bilirkişice değeri 645,000.-TL olarak belirlenen (tanık olarak dinlenen emlak bilirkişisine göre 750000.-TL değerinde olan) taşınmazı kayden 177,900.-TL bedelle ve ibraz edilen harici belgeye göre de (vekil ve alıcı tarafından kabul edildiği üzere) 480,000.-TL bedelle satıldığı, tüm bu olgular yukarıdaki ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde, vekil M..’ın vekalet görevini kötüye kullandığı yönündeki iddiaların sabit olduğu, davalı M..’ında el ve iş birliği içinde hareket ettiği sonucuna varılmaktadır.
O halde, davalı M.. üzerindeki paylar yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
Davalı H..’ın durumuna gelince mahkemece bu davalı hakkında da kötü niyetin kanıtlanamadığı gerekçe gösterilmiş ise de, bu yönde hükme yeterli bir araştırma yapıldığını söyleme imkanı bulunmamaktadır.
Bilindiği üzere, tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplam düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nitekim bu görüşten hareketle “kötü niyet iddiasının def’i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.ll.l99l tarih l990/4 esas l99l/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Hal böyle olunca, davalı H.. yönünden yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemenin yapılması sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik tahkikat ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması da doğru değildir.
Davacılar vekilinin, bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü, (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.12.2011 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 900.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 29.03.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.