YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/3097
KARAR NO : 2012/6471
KARAR TARİHİ : 31.05.2012
MAHKEMESİ : KESKİN ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 28/11/2011
NUMARASI : 2009/15-2011/160
Yanlar arasında görülen tapu iptal ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil ve tazminat isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davaya konu 22 parça taşınmazdan 670, 1317, 1613 ve 1342 parsel sayılı taşınmazların ½ payı, diğerlerinin ise 25/168 payı davacı adına kayıtlı iken, yeğeni olan davalı H.’i Bakırköy 14. Noterliği’nin 02.04.2007 tarihli düzenleme şeklinde genel vekaletnamesi ile vekil tayin ettiği ve vekilin anılan bu vekaleti kullanarak davacının paylarını 06.04.2007 tarihinde babası olan diğer davalıya satış suretiyle temlik ettiği, davacının vekili 12.04.2007 tarihinde vekillikten azlettiği anlaşılmaktadır.
2007 ve 2008 yılı içerisinde tarımsal desteklemeden kaynaklanan bedellerin davacının hesabına yatırıldığı Ziraat Bankası Keskin şubesinin yazı içeriğinden anlaşılmakla, davacının tazminat isteği yönünden davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.
Davacının öteki temyiz itirazlarına gelince; bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalndiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir.
Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; mahkemece yapılan uygulama sonucu alınan bilirkişi raporu ile çekişmeli payların gerçek değeri ile satış bedeli arasında fark bulunduğunun belirlendiği, davacının aynı anda 20 parça taşınmazdaki payını elden çıkartmasını gerektirecek makul bir sebebin varlığı ortaya konulamadığı gibi böyle bir davranışın hayatın olağan akışına da uygun olmadığı, öte yandan hükme esas alınan ve beyanına itibar edilen davacının oğlu Ö.ile davacı arasında husumet bulunduğunun ileri sürüldüğü, kaldı ki anılan bu tanığın imzasının yeraldığı dosya arasına sunulan ” Belgedir ” başlıklı, tarihsiz adi yazılı belge de davacının imzasının yeralmadığı, böyle bir belge düzenlenmesine gerek duyulmasına karşılık davacının imzasının alınması yerine, davacı aleyhine tanıklık eden oğlunun imzasının alınmasının da olaya uygun düşmediği, öte yandan avukatlık yaptığını ve tarafların akrabası olduğunu beyan eden tanık İsmail E.Ç.’ın Dünya Bankasından kredi alınması amacıyla vekalet verildiğini, ancak vekaletin kötüye kullanıldığını beyan etmiş olduğu anlaşılmaktadır .
O halde, anılan bu olgular yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde; yapılan temlikin, vekalet görevinin kötüye kullanılması suretiyle ve davacıyı zararlandırma kastıyla gerçekleştirildiği kabul edilmelidir.
Hal böyle olunca, tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
Kabule göre de; keşiften sonra belirlenen değer üzerinden tamamlama harcı alınmadığı halde, dava dilekçesinde gösterilen değer yerine keşfen belirlenen değer üzerinden hesaplama yapılarak davalı taraf yararına fazla vekalet ücreti takdir edilmiş olması da isabetsizdir.
Davacı vekilinin temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle, hükmün 12.01.2011 tarihinde kabul edilen ve 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 31.5.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.