YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/4573
KARAR NO : 2014/6896
KARAR TARİHİ : 01.04.2014
MAHKEMESİ : KARS 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 28/03/2013
NUMARASI : 2012/112-2013/135
Taraflar arasında görülen elatmanın önlenmesi, yıkım davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
Dava, çaplı taşınmaza el atmanın önlenmesi ve yıkım isteklerine ilişkin olup, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğü zamanında açılmıştır.
Mahkemece, elatmanın önlenmesi ve yıkım isteğinin kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 476 ada 329 parsel sayılı taşınmazın davacı, 476 ada 328 parsel sayılı taşınmazın ise davalı adına kayıtlı olduğu, davacının, davalının taşınmazına taşkın bina inşaa etmek suretiyle haksız müdahale ettiğini ileri sürerek 19.03.2012 tarihinde eldeki davayı açtığı, davalının ise iyi niyetli olduğunu belirterek, savunma yoluyla temliken tescil isteğinde bulunduğu görülmektedir.
Öte yandan, davacı tarafından, aynı taşkınlıkla ilgili aynı davalıya 03.03.2011 tarihinde Kars 1.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/99 E. sayılı dosyasında açılan elatmanın önlenmesi istekli davanın 17.11.2011 tarihinde 2011/501 K. sayılı kararla kabul edildiği, kararın 06.12.2012 tarihinde onandığı anlaşılmaktadır.
Hemen belirtmek gerekir ki, aynı konuda, aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanarak daha önce bir dava açılmış ve bu dava görülmekte (derdest) ise, aynı konunun (uyuşmazlığın) yeni bir dava konusu yapılması mümkün değildir (olumsuz dava şartı) . Çünkü aynı konuda iki dava açılmasında davacının hukuken korunmaya değer bir menfaati olmadığı gibi çelişik kararlar çıkması olasılığı karşısında da benimsenemeyeceği kuşkusuzdur. Açıklanan nedenden ötürü 1086 sayılı HUMK’nun 187/4. maddesinde ilk itiraz olarak nitelenen ve bu nedenle de eleştirilen bu müessese, 6100 sayılı HMK’nun 114/1-ı maddesi hükmü ile dava şartı olarak düzenlenmiştir. Bu durumda davanın açılması ile derdestlik durumunun doğacağı, derdest olan davanın yeniden açılamayacağı, derdestlik durumunun dava şartı olduğu açıktır. Bu durumda “elatmanın önlenmesi” isteği bakımından HMK 115/1 maddesi hükmü gereğince davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.
Yıkıma ilişkin verilen kararın incelenmesine gelince;
Bilindiği üzere; başkasının taşınmazına, temelli ve kalıcı nitelikte yapı yapılması durumunda, 4721 s. Türk Medeni Kanunun (TMK) 684. ve 718.maddelerinin hükümleri gereğince yapı üzerinde veya altında bulunduğu taşınmazın tamamlayıcı parçası (mütemmim cüzü) haline geleceğinden ana taşınmazın mülkiyetine tabi olur. Yasa koyucu bu konumdaki taşınmaz maliki ile yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi genel hükümlere bırakmamış Medeni Kanunun 722, 723, 724 maddelerinin özel hükümleri ile düzenlemeyi uygun bulmuştur.
Bir kimse kendi malzemesi ile başkasının taşınmazına sürekli esaslı ve tamamlayıcı (mütemmim cüz) nitelikte yapı yapmışsa ve TMK’nin 724 maddesine göre;”yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa iyiniyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini isteyebilir.”Söz konusu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere taşınmazın mülkiyetinin yapı malikine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi inançtır.
Öngörülen iyi inancın TMK’nin 3.maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyi inanç olduğunda kuşku yoktur. Bu kural, elattığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşın bilecek durumda olmamasını; ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebin bulunmasını ifade eder. Böyle bir davada iyi inançlı olduğunu iddia eden kişinin 14.2.1951 tarih 17/1 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi bu iddiasını ispat etmesi gerekir.
İkinci koşul ise, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul, dava gününe ve objektif esaslara göre saptanmalı fazlalık ilk bakışta kolayca anlaşılmalıdır.
Üçüncü koşul olarak ta yapıyı yapan, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemelidir. Uygun bedel genellikle yapı için lazım olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde meydana gelecek noksanlıklar varsa taşınmaza bağlı öteki zararlar göz önünde bulundurularak bu bedelin aşılması hak ve nesafet kuralı gereğidir.
Hemen belirtmek gerekir ki, temliken tescil isteme hakkı ancak,yapı yapıldığı sıradaki taşınmazın maliki olan kişiye karşı açılacak davada ileri sürülebilecek bir kişisel hak olup,yenilik doğurucu bu dava sonunda,verilen kararın kesinleşmesinden sonra ayni hakka dönüşebilir.
Öte yandan, TMK’nin 722. maddesi taşınmaz malikine rızası olmaksızın yapılmış ve yıkımı aşırı zarar doğurmayan yapının yıkımını isteme hakkı tanımış, yıkım masrafının yapı malikine ait olacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki, yasada aşırı zarar kavramı tanımlanmadığından yasa koyucunun bu yöndeki asıl amacının göz önünde tutulmasında yarar vardır. Değinilen maddenin düzenlemesine yol açan asıl neden, meydana getirilen yapının korunmasındaki mevcut olan genel iktisadi yarardır. Diğer bir söyleyişle yapının yıkımı halinde dava tarihine göre objektif ölçüler içerisinde tespit edilecek zararın çok fazla olması aşırı zararın varlığını gösterir. Bununla birlikte gerektiğinde özel ve teknik hususlarda uzman bilirkişilerin bilgisine başvurulmak suretiyle taşınmaz sahibinin o yapıdan yararlanma derecesi arsanın bütünlüğünün bozulup bozulmaması taşınmazın değerinde doğacak noksanlık gibi sübjektif olgularda dikkate alınmalıdır.
Aşırı zarar doğması sebebiyle yapı yıkılamadığı takdirde taşınmaz malikinin malvarlığında sebepsiz bir zenginleşme meydana geleceğinden, taşınmaz malikinin malzeme malikine (muhik) bir tazminat vermesi gerektiği, malzeme maliki iyi niyetli değilse tazminat miktarının,levazımın en az kıymetini geçemeyeceği, aynı yasanın 723.maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda, 4.3.1953 tarih 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararının gerekçesinde benimsenen ve uygulamada kararlılık kazanmış ilke uyarınca aşırı zarar nedeniyle yapı yıkılamıyorsa, iyi veya kötü niyete göre, haklı (muhik) tazminat veya en az levazım bedelini ödeyip ödemeyeceği, arsa malikinden sorulmalı, kabul ettiği takdirde bu bedel karşılığı yapının taşınmaz malikine aidiyetine karar verilmeli,aksi halde yıkım isteği reddedilmelidir. Maddedeki (muhik tazminat) sözcüğünden salt inşaat bedeli değil olayın özelliğine göre, TMK’nin 4.maddesinden aldığı yetkiye dayanarak hakimin takdir edeceği en uygun bedel (asgari levazım bedeli) ise taşınmaz maliki yönünden yapının sübjektif (öznel)olarak taşıdığı değer anlaşılmalıdır.
Somut olaya gelince; davalının temliken tescil isteği olduğu halde, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda araştırma yapılmamış ve temliken tescil isteği hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiştir.
Kabule göre de; Kars 1.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/99 E. ve 2011/501 K. sayılı dosyasında taşkınlık, 4,12 m² olarak; eldeki davada ise 4,30 m² olarak saptanmış olmasına rağmen her iki dosyada hükme esas alınan raporlar arasındaki çelişkinin giderilmemiş olması da isabetsizdir.
Davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 01.04.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.