Yargıtay Kararı 10. Hukuk Dairesi 2012/11869 E. 2013/19884 K. 04.11.2013 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 10. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/11869
KARAR NO : 2013/19884
KARAR TARİHİ : 04.11.2013

Mahkemesi :İş Mahkemesi

Davacı, imam-hatip olarak geçen çalışmalarının tespitini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun Geçici 7. maddesi uyarınca davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesidir. Anılan Kanunun 6. maddesinde ifade edildiği üzere, “sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez.” Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur.Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde re’sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. “Prim Belgeleri” başlığını taşıyan 79. maddenin 10. fıkrasına göre; yönetmelikle belirlenen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları, Kurumca saptanamayan sigortalıların, çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilâm ile kanıtlayabildikleri takdirde, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarının dikkate alınacağı açıklanmıştır. Anlaşılacağı üzere, çalışmanın tespiti istemiyle hak arama yönünden kanun ile getirilen süre, doğrudan doğruya hakkın özünü etkileyen hak düşürücü niteliktedir ve dolması ile hakkın özü bir daha canlanmamak üzere ortadan kalkmaktadır. Söz konusu Kanunun kabul edilip yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla beş yıl olarak öngörülen süre, 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 sayılı Kanunun 5. maddesiyle on yıla çıkarılmış, daha sonra 07.06.1994 tarihinde yürürlüğe giren 3995 sayılı Kanunun 3. maddesiyle yeniden beş yıl olarak düzenlenmiş olup, halen geçerliliğini korumaktadır. Buna göre; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu
gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi yada çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez.Ne var ki; sigortalının Kuruma bildiriminin işe giriş tarihinden sonra yapılması, bir başka ifade ile sigortalının hizmet süresinin başlangıçtaki bir bölümünün Kuruma bildirilmeyerek sonrasının bildirilmesi ve Kuruma bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmaların, bildirgelerin verildiği tarihide kapsar biçimde kesintisiz devam etmiş olması halinde, Kuruma bildirilmeyen çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin hesaplanmasında; bildirim dışı tutulan sürenin sonu değil, kesintisiz olarak geçen çalışmaların sona erdiği yılın sonu başlangıç alınmalıdır.
506 sayılı Kanunun 2. maddesine göre “ bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanlar, bu kanuna göre sigortalı sayılır.” Aynı Kanunun 6. maddesi gereğince de çalıştırılanlar işe alınmalarıyla kendiliğinden “ sigortalı” olurlar. Bir işin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesi için işçinin “ zaman “ ve “ bağımlılık” unsurlarını gerçekleştirecek biçimde işverenin işyerinde çalışması koşuldur. Hizmet akdinin yazılı olarak yapılması koşul değildir. Diğer bir anlatımla,bir kimsenin sigortalı sayılması için hizmet akdine göre çalışması yeterli olup, ücretin ödenme biçimi sonuca etkili değildir.
Diğer yandan, 506 sayılı Kanunun 4. maddesinde, “sigortalıları çalıştıran gerçek ve tüzel kişiler” işveren olarak tanımlanmıştır. ”Çalıştıran” olgusu, tespiti istenen sürelere ilişkin hizmet akdinin tarafı konumunda olan ve hizmet akdini düzenleyen “işvereni” ifade etmektedir. hizmet tespitine yönelik davalarda, çalışma ilişkisinin nitelik ve süresinin belirlenmesinde, bu yöndeki işyeri bilgi ve belgelerine ulaşılmada, kısacası, davanın sübutu ve verilen kararın infazı açısından, işverenin kim olduğunun bilinmesinde yasal zorunluluk vardır. Bu nedenle, sigortalının taraf olduğu hizmet akdinin hangi işverenler tarafından düzenlenmiş olduğu tespit edilip, hizmet tespitine yönelik davanın, anılan Yasanın 79/10. maddesine göre, sigortalıyı fiilen çalıştıran işverenlere yöneltmesi gerekir.
Önemle değinilmesi gereken başka bir konuda; kamu tüzel kişiliklerinin başında Devlet bulunur ve Anayasamıza göre kamu tüzel kişiliği ancak Kanunla veya Kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanarak kurulur. Bakanlıklar ise, Devlet kamu tüzel kişiliğinin bir organı olarak davalarda taraf ehliyetine sahip olurlar. Bunun dışında, bazı genel müdürlüklerin, il özel idarelerinin, köylerin ve belediyelerin ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunlara bağlı müesseselerin tüzel kişilikleri vardır. Bu çerçevede, …’nın tüzel kişiliği olmayıp, Başbakanlığa bağlıdır.
Husumet konusu kamu düzeni ile ilgili olup, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 116. (mülga HUMK 187.) maddesinde yer alan ilk itirazdan olmadığından davanın her aşamasında ileri sürülebilir. Taraflarca ileri sürülmese dahi gerek mahkemece, gerekse Yargıtay’ca tarafların bu yönde bir savunmasının olup olmadığına bakılmaksızın kendiliğinden göz önünde tutulur.
Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davaya konu 01.10.2001 – 01.10.2006 dönemine ilişkin hizmet tespiti istemini içeren davada 01.12.2010 dava tarihi itibariyle hakdüşürücü sürenin sözkonusu olmadığı gözetilerek, mahkemece öncelikle yapılması gereken iş; talep edilen çalışma döneminde caminin kime ait olduğu ve davaya konu çalışmanın müftülük nezdinde mi, yoksa, köy tüzel kişiliği işverenliğinde mi geçtiği belirlenmeli, buna göre husumetin …’ namı, yoksa ilgili Köy tüzel kişiliğine mi yöneltilmesi gerektiğinin saptanmasıdır. Yapılacak saptama sonrasında ise, Hukuk Muhakemeleri Kanununun, “Tarafta iradi değişiklik” başlıklı 124. maddesinin 4. fıkrasında, “Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hakim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir…” şeklinde açıklandığı üzere, ilgili taraf aleyhine davanın teşmil edilmesi sağlanarak, davalı olarak katılımı sağlanıp göstereceği deliller toplanmalıdır. Sonra, davacı ücret aldıysa kimden aldığı, görevlendirme yapıldıysa, kim tarafından yapıldığı araştırılmalı, tarafların gösterdiği delillerle bağlı kalmadan, resen araştırma ilkesi çerçevesinde, varsa kurumlardaki (müftülük ve köy tüzel kişiliğindeki) kayıt ve belgeler temin edilmeli, davacının çalışması ile alakalı bütün yazılı belge ve her türlü kararlar celb edilmeli, gerektiğinde davacının çalışmalarını bilmesi muhtemel davaya konu çalışmaların geçtiği iddia edilen köy/köylerde yaşamış kişilerin tanık sıfatıyla beyanlarına başvurulmalı, bu çerçevede uyuşmazlık konusu husus, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip; deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir.
Mahkemenin, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki esaslar doğrultusunda yargılama yaparak, elde edilecek sonuca göre karar vermesi gerekirken, eksik inceleme ve hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır
S O N U Ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istem halinde davacıya iadesine, 04.11.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.